Acı Duymak Ruhun Fiyakasıdır!

Benim kriptik tonsilin isimli bir hastalığım var. Bilenler bilir. Bir tür bademcik iltihabıdır, boğazınızın içini kalaylanmamış gümüş rengi metalik bir boruya çevirir. Alt tarafı bir bademcik iltihabı diyenler yanılır, çünkü insanı yatağa çiviler, ateşler, ağrılar, sızılarla yoğrulmuş azap içinde acı dolu bir haftasını alır.

Hastalıklarda vücudumuzun ürettiği tüm bu sıkıntı veren semptomlar, yani ağrılar, acılar aslında hastalığın iyileştirilmesi yolunda vücudu yatar pozisyona kilitlemek için sinir sistemimizin bir fonksiyonu olarak tasarlanmış, hani şu bildiğimiz şeyler, çeşitli organlar çeşitli sinir yolları aracılığıyla beynin çeşitli bölgelerine çeşitli mesajlar iletir, beynimiz de başka işi yokmuş gibi acı üretir.

Şu anda hastalığın en acılı devresinden bu satırları kaleme alıyorum ve bu tür bir acıya gark olan bir hasta olarak, acı çekmenin salt bir sinir sistemi fonksiyonu olarak açıklanmasının daha zor olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Sonra İsmet Özel’in Esenlik Bildirisi’ndeki o dize geliyor aklıma.

“Yargı kesin: Acı duymak ruhun fiyakasıdır.”

Size bu ay acı çekmenin bir ruh fiyakası olduğuna hiç inanmayan Alan Turing’ten bahsedeceğim. Geçen yıl vizyona giren The Imitation Game (Taklit Oyunu) adlı filmde mesleki biyografisinin belirli bir dönemi işlendi. Filmde Turing ve arkadaşlarının II. Dünya Savaşı İngiltere’sinde Almanların ünlü şifre makinası Enigma’yı kırmak için geliştirdikleri şifre kırıcı makinanın hikâyesi anlatılıyor. Savaş sonrası Turing’in intiharla sonlanan hayatının son dönemleri de filmde var. Filmin adında yer alan Taklit Oyunu, bugün Turing testi olarak adlandırdığımız ve güçlü yapay zeka teorisinin en önemli deneysel savlarından birisi. Film elbette bir yapay zeka filmi değil, hatta bir tür savaş politiği filmi, ama filmin adından ve başrol karakteri Turing’ten ilerlemek istediğim için bu filmi seçtim.

Yapay zeka deyince Kubrick’in aynı isimli filmini de hatırlayalım. Bu acı meselesi orada da güzel işlenmişti. Robotları linç eden kalabalık karşısında başroldeki çocuk robot, “Lütfen yapamayın, acıyor” diye yalvarınca, insanlar bu acı çeken robot karşısında ne yapacaklarını şaşırmışlardı: “Durun, daha önce hayatı için yalvaran bir robot görmemiştik.”

Acının biyolojik vücut içindeki mekanizmasını aşağı yukarı biliyoruz, ama psikologların duvarın arkası olarak isimlendirdiği tecrübenin biricik (unique experience) olduğu o özel yer de var. Orada vücudun harmanladığı acı sinyalleri yaratıcı bir tecrübeye dönüşüyor. Kağıt üstündeki notalarla dinlediğimiz müzik ne kadar farklıysa sinir sisteminin ağrı mekanizmasıyla yaşadığımız acı o kadar farklı. Bu duvarın arkası bizin tecrübemizin paylaşımsızlığı açısından yapayalnız olduğumuz yer. İsa’nın “Tanrım, beni neden yalnız bıraktın” diye sitem ettiği yalnız bırakılma da insanın dünyayı ve kendini algılarken yaşadığı tecrübede yalnız olması zaten.

Turing, “Taklit Oyunu” deneyinde bize şunu öneriyor. Bir bilgisayarı ve bir insanı bir odaya koyalım. Sonra onlara sorular soralım. Her ikisi de kendisinin gerçek insan olduğunu iddia etsin. Eğer bilgisayar sorularımıza verdiği cevapla bizi gerçek insan zihni olduğuna ikna ederse testi geçmiştir ve artık o bizim için bir insan zihnidir.

Turing “Makineler düşünebilir mi?” sorusunu, “makineler taklit oyununu geçebilir mi” sorusuna indirgiyor. Çünkü Turing’e göre bizi insan yapan şeyler özümüzde saklı özelliklerden ziyade karşı tarafın bizi insan olarak varsaymasını sağlayan fonksiyonlarımız. Herhangi bir makine bu fonksiyonları yeterince sağlarsa ona insan dememiz için hiç bir engel yoktur.

Turing’e karşı en güçlü argüman bilinç argümanı. İşte yukarıda bahsettiğimiz duvarın arkası. Tek bir fert olarak yalnız kaldığımız o yer. Turing bu argümanı kişisel olmasından yola çıkarak eleştiriyor. Yani bir insanın bilinci olduğuna yönelik kesin bilgi yine sadece o insanın bilincinde vardır, kendi bilgisini kendisi dışına çıkaramayan döngüsel bir öz-bilgi bilimin konusu olamaz.

Geçtiğimiz senelerde Tübitak Yayınları tarafından Kralın Yeni Usu adıyla yayınlanan Penrose’un ünlü eserini Koç Üniversitesi Yayınevi tekrar tek cilt hâlinde Kralın Yeni Aklı adıyla bastı. Bu eserde Penrose, yapay zeka meselesini Turing ve ona karşı tezler bağlamında ele alıyor. Öncelikle Penrose’un Platoncu dünya görüşünü benimsediğini hatırlayalım, dünyayı sadece fiziksel kanunlarla örülü değil çok katmanlı bir yapı olarak ele alıyor. Matematiği Hilbert ve Russell gibi tamamlanmış ve insanın kuşattığı bir mantık kümesi olarak değil, genişleyen, sınırsız, mucizevi ve kendi ontolojisi olan bir dünya olarak görüyor. Penrose eserinde Turing’in yanıldığı noktaları, zekanın salt mekanik bir süreç değil, yaratıcı ve biricik bir öz olduğunu göstermeye çalışıyor.

Kralın Yeni Aklı

Yine Penrose’un kitabında değinilen güçlü yapay zeka karşıtı argümanlardan birisi John Searle’ün Çin Odası deneyi. Searle, Turing testine karşı bir cevap olarak içinde İngilizce bilen bir adamın ve Çince sorulara cevap verebilmesini sağlayan bir algoritma kitabının olduğu bir oda hayal ediyor. Biz odaya Çince soruları iletip Çince cevaplar alıyoruz. Cevaplar hiç Çince bilmeyen adamın gönderilen soruları algoritma kitabında adım adım yürütüp kitabın yönergelerinin oluşturduğu sonuçlardan oluşuyor.

Searle soruyor: Bu adamın Çince anladığını iddia edebilir miyiz? Eğer Turing’in dediği gibi sadece fonksiyona bakacaksak bu adamı Çince biliyor kabul etmeliyiz. Searle sadece bir felsefeci; Turing kadar olmasa da biraz matematik bilseydi belki bu mantık hatasını yapmazdı ama deneyde bariz bir şekilde gördüğümüz aldatmaca dikkatimizin odadan adama kaydırılması. Evet adam Çince anlamıyor, ama bir sistem olarak oda Çince anlayan bir odadır.

Searle’e göre zeka ancak biyolojik bir süreçte mümkün, evet bu tartışılabilir, canlıcılık dediğimiz (evrimcliğin ayrı bir kolu, Elsaser, Bergson örnek verilebilir) bu felsefi ekole göre canlı organizmalar salt fiziksel kanunlara tabi değiller, onları ortaya çıkaran imkanlar da salt fiziksel imkanlar değiller. Bizim henüz yapılarını tam belirleyemediğimiz ayrı bir biyolojik katman var ve bu katmanda ayrı kanunlar var. Organizmalar bir yandan fizik kanunlarına tabi iken, bir yandan da biyoloji kanunlarına tabiler.

Turing’e göre ise her şey fizikte gerçekleşiyor ve onun güçlü yapay zeka ile ilgili ortaya sürdüğü tez henüz yanlışlanamadı. Elimizde ona karşı tek argüman bilinç argümanı. Eğer ortak akıl noktasından yaklaşacaksak bu bilinç argümanı gerçekten işlenme kabiliyetine sahip değil. Duvarın arkası olduğunu biliyoruz ama bunu sadece aklımıza hiç bir ortağın katılmadığı o yalnızlıkta biliyoruz.

Öte taraftan acı çektiğimde şunu biliyorum, hayatta tek gerçeklik yalnız bırakıldığımız bu duvarın arkası, tek gerçeğimiz bu biricik tecrübemiz, burası Tanrı’nın bizi yalnız bıraktığı yer, belki de bu yüzden Tanrı ortak aklın değil inancın konusu.

Kralın Yeni Aklı
Roger Penrose
Çev.: Tekin Dereli
Koç Üniversitesi Yayınları

M. Ali Çalışkan, ArkaKapak Dergisi 5. sayı

İZDİHAM

 

 

 

 

 

İzdiham 39. sayı çıktı. “Benim içimde biri var. Ne ölüyor, ne sağ bırakıyor.” diyorsanız İzdiham’ı mutlaka okuyun.

İzdiham bu sayısıyla birlikte sinemadan müziğe, edebiyattan psikolojiye kadar birçok alanda farklı bir bakış açısıyla usta ve genç yazarları bir araya getiriyor.

İzdiham, sayıların peşinden değil iyi metinlerin peşinde koşmaya devam ediyor.
Dergimizin 39. Sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın