Abdullah Harmancı Sorularımızı Yanıtladı

 

Abdullah Harmancı, 1974 Konya doğumlu. Eğitimine 1980’de Kıbrıs’ta başladı. 1996’da Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Aynı üniversitede yüksek lisans (2006) ve doktorasını (2010) tamamladı. 2011’de Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi’ne, 2013’te Necmettin Erbakan Üniversitesi’ne öğretim üyesi olarak atandı. Halen aynı üniversitede çalışmaktadır.

İlk öyküsü 1995’te Dergâh’ta çıktı. 2007 yılında neşredilen Yerlere Göklere adlı eseriyle Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın öykücüsü seçildi. Eserleri:

Muhteris (öykü, 2002)

Ertesi Dünya (öykü, 2003)

Yerlere Göklere (öykü, 2007)

Seni Ne İhtiyarlattı? (öykü, 2011)

Kurmacanın Büyülü Sureti (eleştiri, 2013)

Yazının Yükü (inceleme,2015)

Melek Kayıtları (öykü, 2016)

Yirmi Sekiz  (Mehmet Kahraman’la birlikte, öykü antolojisi, 2017)

 

Bize dışarıdan nasıl göründüğünüzü anlatır mısınız, insanlar sizi nasıl biri olarak tanıyor?
Bence insanlar insanları tanıyamazlar. Önce bunu söyleyeyim. Mesela ben kendimi tanımak için çok mücadele verdim. Veriyorum da. Bazı şeylerde neden bu kadar ısrarcı olduğumu anlamakta zorlanıyorum.  Yani ben beni anlamaktan acizim. Birkaç genel görünüme bakıp bana “sakin” diyen ve kırk senedir bunu yineleyen kişiler sizce ne kadar haklı olabilir? Bakın ilginç bir şey söyleyeyim.  Belki on senedir beni başkalarına “çocuk öyküleri” yazarı diye tanıtan bir arkadaş var. Henüz bir adet bile çocuk öyküm yayınlanmadı.  O arkadaş beni öyle kodlamış. Bu konuda zaman kaybetmeye de niyeti yok. Neyse. Bana “sakin” derler. Hazzetmem ama öyle derler.

Hayatınızda ne oldu da yazar olmalıyım dediniz?
Bir gün yazar olmaya karar vermiş değilim. Herkese bir marifet verilmiş. Bize de kalem. Böyle olunca zaman içinde kendi yeteneğinizi keşfediyorsunuz. Yani bir karar değil bu. Tercih de değil.

Eserlerinizden birinin yazılış hikâyesini dinlemek isteriz?
İçimde bir görüntü doğuyor. Bir his ya da bir fikir gözlerimin önüne geliyor. O an kendimi iyi hissediyorsam bilgisayarın başına geçiyorum. Sanki kontrolümün dışında bir şeyler oluyor, sanki benden uzakta birilerinin denetiminde. Aklıma gelen düşüncenin olağanüstü ilginç bir şey olduğunu düşünüyorum. Bunu düşünmesem zaten kalkıp Word dosyası açmam.

Bir metni yazmaya başlarken olmazsa olmazlarınız nelerdir?
“Bu defa çok farklı bir şey” dedirtecek bir fikir veya his veya buluş lazım yazmaya başlamam için.

Edebiyatla yolunuz kesişmeseydi şu anda ne ile meşgul olurdunuz?
İşte bu çok iyi bir soru. Zira ben eğer resme meraklı olsaydım, bambaşka insanlarla dost olacaktım. Bambaşka bir hayatım olacaktı. Telefonumdaki isimlerin çoğu farklı olacaktı. Yazı dünya yolculuğumda beni teskin etti. Teselli etti. Edebiyat olmasaydı şunu yapardım diyebileceğim bir başka yeteneğim yok. Ama kendimi bir şeye adardım mutlaka. Adanmadan olmaz.

Yazarken size kılavuzluk eden şey hayat mı, okuduklarınız mı?
Aslında bunu ayırmak zor. Elbette hayatın içinden kopup gelen bir fikir oluyor ama bu fikre vücut verirken okuduklarımız formu belirliyor. Bu yaz bazı öyküler yazdım. Örneğin Üzeyir peygamberi yazdım. Bunda galiba okuduklarımın etkisi var. Ama sokak köpeğine su vermeyen zalim bir adamın öyküsünü de yazmaya çalıştım. Bu da doğrudan üzücü bir tanıklığımla ilgili. Yani mahallemizde gördüğüm bir acı olayla ilgili.

Sizi okumaya hangi metninizden başlamalıyız?
Kronolojik olmamalı. Başlamak için Ertesi Dünya iyidir.

Öykü nereden geldi, nereye gidiyor?
Öyküsü olmayan hiçbir şey yok. Öyküsüz bir şey bulamazsınız. Ama asırlar içinde elbette ki çeşitli şekiller almış. Değişmiş. İncelmiş. Sanatsal yanı ağır basmış. Daha da sanatsal bir noktaya doğru gidiyor. Burada kalmayacak.

Sizi hayal kırıklığına uğratan yazar kim?
Çok sevdiğim Roald Dahl’ın bazı metinleri tiksindirici sahnelerle dolu. Solucan yiyen adamlar falan… Bunu örnek verebilirim.

En son yarım bıraktığınız kitap?
Japon efsanelerini anlatan bir kitap var. Çok sevdim. Çok önemsedim. O sebeple yarım bıraktım.  Salim kafayla okumak için. Mesela bir kuyu var. Durmadan düşüyorsunuz. O zaman şöyle düşündüm. Belki de sonsuzluğun sırrı budur.

Gece insanı mısınız, gündüz insanı mı?
Sabah 4’ten önce uyumam. Öğleyin uyanırım. Gece büyülü bir şey. Ama ben sabahları da yaşamak istiyorum. Sabahları yaşayanları kıskanmaya başladım.

Kalem mi, klavye mi?
Klavye!

Geçmiş mi, gelecek mi?
Gelecek sandığımız kadar büyülü değil. Üzeyir peygamber tam 100 sene uyudu. Uyandı ve evine gitti. 128 yaşındaki oğlu hala hayattaydı.  Ölümümüzden sonra mesela 100 sene sonra uyansak, neler görür, neler yaşarız? Ashab-ı Kehf ve Üzeyir peygamber bu sorunun cevabı.

Yazarlık mı, okurluk mu?
Okumak daha garanti iş. Yazmak riskli. Bu yaz 250 sayfa yazdım.

Pop mu, rock mı?
Türk pop müziğinden çok sevdiğim isim vardır.

Fantastik mi, romantik mi?
1993’ten beri 200’den fazla öykü yazdım. Bu sorunun cevabını sanırım 25 senede verdim.

Netflix mi, YouTube mu?

Youtube’da binlerce saat video izlemişimdir. “Youtube Üniversitesi’nde okuyorum.” esprisini çok yaptım. Ama artık espri olmaktan çıktı sanırım.

İZDİHAM / Zeynep Kahraman Füzün

 

izdiham dergi 42. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın