Yasin Kara ile Yeni Kitabını Konuştuk: “Ağırlaştırılmış Muhabbet”
Yasin Kara’yı tanıyabilir miyiz biraz? Nasıl gidiyor hayat, neler yapıyorsunuz?
Yasin Kara, evvela atlası yırtılmış biri. İçinde Kavimler Göçüne benzer bir yer değiştirmenin izlerini taşıyarak yaşadığına her geçen gün daha çok inanan biri… İnsanın kendini tanıtması ilkokul yıllarından bu yana süre gelen ve bir türlü yakamızı bırakmayan bir durum. Benim çok zorlandığım bir soru bu aslında. Kısaca rutubetinden kurtulmuş bir hayatın sahibiyim artık. 20 yıllık memuriyet hayatından emekliyim. Şu sıralar Urla’da yaşıyorum. Meksika Sınırı’mda radyo ve plak çalar tamir ediyorum. Eski kitaplar alıyorum. Ziyaretime gelen dostlarıma çay, çocuklara da oralet söylemeyi ihmal etmiyorum. Ecem’in eşi, iki kedinin de babasıyım.
Sizi İzdiham yazarı olarak tanıyorduk, yeni bir yolculuğa çıktığınızı söyleyebilir miyiz?
2008 yılından bu yana İzdiham dergisi Rahatsızları arasında yer almaktayım evet. Bülent Parlak rahmetli olduktan sonra derginin devamı ile ilgili işler pek istediğimiz gibi gitmedi. Birkaç istisna dışında İzdiham’dan başka bir mecrada bulunmadım diyebilirim. Hep Haksız Hep Hiç ve Flüt Çetesi Çocukları İzdiham yayınlarından çıkmıştı. Yayınevinin kapanması ve uzun süren hastalığımla vedalaşma dönemim beni yeni bir şeyler üretme konusunda yavaşlatmıştı. Şimdi çok şükür her şey güzel. Lando yayınlarından çıkan Ağırlaştırılmış Muhabbet ile yolculuğa devam ediyorum. Bundan sonra elbet okurlarıma sürprizlerim olacak. Onları bir cinayetin değil bir cinayetçinin romanı ile selamlayacağım. Sıkı durun!
Bülent Parlak yaşasaydı, ne söylerdi bu kitap için?
Bu kitabı aslında onunla birlikte hazırlamıştık. O biran evvel basalım istiyordu kitabı. Ben ise o kadar hevesli değildim açıkçası. Ne olacak ki abi diyordum. Onunla birlikte bugüne kadar yarım kalan çok işimiz olmuştu. Bu kitap onlardan biriydi. Yeni bir şey söylemekten ziyade yarım kalan son işi tamamlamak gibiydi Ağırlaştırılmış Muhabbet. Bülent Parlak vefat etmeden yaklaşık 2 hafta kadar önce bana attığı mesajında söyle demişti: “Seni sevdiğimi hep bil Yasin. Sen iyi olunca yorgunluğum geçiyor.” Kitap çıktıktan sonra Bülent Parlak’ı mezarında ziyaret ettiğimde yorulmamış ve çiçeklenmiş bir toprakla karşıladı beni. Çünkü ben iyiydim ve artık o yorulmuyordu. Yaşasaydı eğer, (bunu onun sesiyle okuyun lütfen) şöyle derdi; Muhteşem…

Yeni deneme kitabınız Ağırlaştırılmış Muhabbet, adıyla dikkat çeken hukuki bir terimi çağrıştırıyor. Bu ismi seçerken hayatta hangi anların ya da anlardan sızan konuşmaların gerçekten ‘ağırlaştırılmış’ olduğunu düşündünüz?
Necmettin Evci bir keresinde “Düşüme hep kış düştü. Her mevsim payıma üşümek düştü. Yüreğim buna yanar.” demişti. Benim mevsimlerime de böyle ağırlaştırılmış konuşmalar epeyce düştü. Kitabın ismini aldığı Ağırlaştırılmış Muhabbet yazısında annesiyle babasını öldüren psikiyatri hastası birinin aldığı müebbet cezasına aldırış etmeden adliye koridorunda annesi ile babasını çok özleyeceğini söylemesini anlatmaya çalıştım. Bu durum gerçekten ağırlaştırılmış bir andı. Durumu anlatan en doğru isim de bu diye düşündüm. Bu olaydan ziyade kitapta anlatmaya çalıştığım birçok duyguda, birçok anda buna benzer ağırlığı hep hissettim. Ve kitabın ismi bu olmalı dedim.
Bazı metinleriniz sanki “okunmak” için değil, “yük olmaktan kurtulmak” için yazılmış gibi. Bu kitap sizin için bir yükü hafifletiyor mu?
‘Ben neler yaşadım’, ‘neler çektim’ demenin pek bir havalı tarafı olduğuna inanmıyorum. Ama onca keyifsiz hatırayı bir yolunu bulup tamir edebiliyorsa insan ve bunu etrafındaki insanlarla paylaşabiliyorsa ancak o zaman bir hafiflemeden bahsedebiliriz. Ben konuşmayı beceremeyen biriyim. İçim, sineye çektiğim filmlerle dolu. Arşivden bazı hatırları ekrana değil de kağıtlara yansıtabilince yüküm hafifliyor evet. Yazmak bir bakıma iyi seyirler dilemek benim için. Ez cümle; ben yazdım. Siz önce göğsünüzde yumuşatın sonra da kalbinizde hafifletin lütfen.
Kitabınızdaki anlatıcı çoğu zaman kendini savunmuyor. Kendini savunmaktan vazgeçmek -bu kitap özelinde- zorunlu bir tercih mi?
Anlatıcının kendini savunmaya hiç ihtiyacı yok. Anlatıcı hala çocuk. Çocuk neyi savunabilir ki? Asıl bu kitaptaki gizli özneler kendini savunmalı. Okuyup anlayabilirlerse eğer.
Sık sık sessizliğe övgüyle karşılaşıyoruz mesela. Sessizlik, konuşmaktan daha açıklayıcı bir hâl midir, en azından sizin hayatınızda böyle midir bu?
Yutkunmak, konuşmaktan daha sesli bir eylemdir. Bunu ancak çok susanlar duyabilir. Bazen keşke konuşabilseydim diyorum. Şimdi burada konuşarak sessizliği anlatmak ne kadar zor ise, sessizliğin kulesine sığınmış birini konuşmaya ikna etmek de o kadar zordur. Eskisi kadar sessiz değilim. Sesime Ecem dokundu diyebilirim. Artık konuşuyorum diyemem ama daha az sessiz kalıyorum.
Daimi olarak baskın bir mahcubiyet duygusu görüyoruz. Mahcubiyet size ne öğretti?
Çocukluktan çok sonra öğrendim yaşadığım duygunun karşılığının mahcubiyet olduğunu. Sonra bu duygunun kazanımları arasında söylemesini en çok yakıştırdığım nezaketi koydum heybeme. Mahcubiyetten bir güneşten ışık yontar gibi nezaket topladım avuçlarımda. Kim için söylense o kadar güzelleştiriyor ki cümleyi. Ne kadar nezaketli bir anne? Nezaketli bir öğretmen, nezaketli bir usta, nezaketli bir patron… Bugüne kadar farkında olmadan mahcup ederek nezaket öğrettiğim biri varsa eğer kendisinden özür dilerim.
Bu kitaptaki çocukluk, geri dönme arzusuyla ‘’anılan’’ ve özlem duyulan bir yer değil gibi görünüyor. Çocukluğunuzda sizi en çok inciten şey neydi?
Bu soruya her seferinde farklı bir cevap verebilecek olmanın hüznüyle birlikte en çok kalbimde kalan şeylerden biri; yaşadıklarımızı öğrenen ya da şahit olan, komşuların, akrabaların, öğretmenlerin ve bakkalların bana ve kardeşlerime acıya baktıklarını görmek beni çok incitiyordu. Başka bir şey bu bakış çünkü. O zaman ki çocuk kalbim anlıyordu bunu. Üzülmekten başka bir şeydi. Hiç ilgisi olmayan yerlerde kahve içerken anlatıp, çözümü veya yardımı hiç olmayacak insanların hayatlarına yakışıksız birkaç cümle için bize bakılmış, üzülmüş gibi yapılmış sonra da unutulmuş gibi. Acımak, bu duygu bir gün gözlerime düşerse eğer dünyaya bakmaktan utanırım…
Mahcubiyetle birlikte yine en çok utanç duygusunun etrafında kalem oynatıyorsunuz ama utanç genel anlamda öğretici bir duygu sizde. İnsan en çok neden utanmalı, diye sorsak?
Bir önceki cevabın son cümlesinden devam edeyim o zaman. Hak edilmemiş bir acıma duygusu ile birine baktığımı fark edersem bundan çok utanırım. Utanmak insani bir duygu tabi ki. Neye veya kime karşı utandıysak onu unutmamalıyız da. Çok çabuk olan ve sonrasında hızla unutmak istediğimiz duygular oluyor genelde. Bir cümlenin içinden utanma duygusu geçiyorsa illa ki güzel bir şey de bırakıp gidiyor diye düşünüyorum. Yıllardan beri utandırılarak öğrendiğim ne çok şey var gözlerimde. Adımın geçtiği herhangi bir mecliste ‘ne utanmaz adam ya’ diyeceklerine ne de güzel utanmıştı demelerini tercih ederim. Güzel utandım, güzel umutlandım. Tavsiye ederim utanmazlara…

Kediler, kuşlar, kaktüsler… Merhameti anlatmak için neden bu kadar ‘sessiz’ varlıklar var metinlerinizde?
Aslında onlar konuşuyorlar. Bizim yaptığımız çoğu zaman laf kalabalığı. Sadelikten uzaklaştıkça sesimizin kısıldığının bile farkına varmıyoruz. Bir nevi ışıklı, ışıltılı hayat. Merhamet yüksek sesle değil alçak bir kalp ve makul seslerle anlatılabilecek bir şey. Bu yüzden Kedileri, kuşları ve çiçekleri önemsedim. En iyi yardımcı oyuncularım onlar benim.
Babamı Buldum adlı yazınız, kaybetmek ile bulmak arasında. Bir insan babasını ne zaman kaybeder ve ne zaman bulur?
O yazı biraz öyle oldu. Neyi kaybettiğim, neyi bulduğumun farkında değildim. Bayramlarda elini öptüğümü saymazsak gasilhanede babamın alnını öptüğüm an onu bulduğum andı diyebilirim. Bir insanın babasını ne zaman kaybedip ne zaman bulabileceği sorusuna gelecek olursak bunun için genel kabul görmüş bir cümlem olmayacak. Ama illa bir şey söylemem gerekirse de şöyle demek isterim.; ellerinden başlayıp alnında biten yolculuğun herhangi bir soğuk gününde onu bulabileceğinize inanın. Kaybetmek için biraz geç kaldım ben.
Telem izi, tereddüt kesiği, gibi adli suç terimlerini edebiyatınızın merkezine alıyorsunuz. Bu kadar soğuk bir dilin insan’ın hikâyesini anlatabileceğine ne zaman/nasıl inandınız?
Savcılık talimatıyla kimsesiz bir bebek cesedini kimsesizler mezarlığına gömdüğümde karar verdim. İsimsiz ve kimsesiz. Bazen geldiği gibi gider insan. Savcının talimat veremediği tüm gitmelere bir selam benim yapmaya çalıştığım. O kısacık ömründe en azından bana bir iz bıraktı. Ondan sonraki yazılarımda bahsi geçen tüm adli suç terimleri onun hatırına ve hatırasına bir saygı duruşudur benim için. Evet gerçekten soğuk bir dil. Bu soğukluğun etrafında bir nebze olsun sıcak bir yer, bir gölge aramak benimkisi.
Peki, suç, insanın başına gelen bir şey mi yoksa insanın seçimi midir sizce? Suç kimin?
Murat Menteş’in “Her polisin içinde tutuklanması gereken bir suçlu vardır.” cümlesini hatırlatarak başlamak istiyorum. Kanserli hücreler gibi hepimizin vücudunda bu suç tümörleri var bence. Kötü beslenme, kötü çevre gibi etkenler insanı kötü huylu suç tümörleri ile tanıştırır. Sanırım suç işlemek çok az sayıda kişinin başına gelen bir şey. Büyük oranda insan suçu seçiyor gibi geliyor bana. Suç kimin? Onu da en suçlu mu söylesin? Yoksa ilk suçu işleyen mi? Bilmiyorum.
Eğer bu kitap tek bir cümleyle hatırlanacak olsa, siz o cümlenin ne olmasını isterdiniz?
Hep bir utanmayla öğrendiğim o inceliklerin kirini silmeye çalışırken unutmayayım diye ırmaklara yazdığım cümle; senin suçun değil, onların mahcubiyeti, bu da senin nezaketin…
Son olarak şu; Ağırlaştırılmış Muhabbet’ten sonra, artık hangi konularda konuşmak size daha ağır, zor geliyor?
Bu yaşıma kadar başıma gelen her şeyi göğsümde yumuşattım, kalbimde hafiflettim. Nilgün Marmara’nın dediği gibi; “ben bu dünyanın arka bahçesini gördüm.” Daha ağırı, daha zoru gelecektir elbet ama konuşmaktan korktuğum bir şey yok. Çok iddialı konuşmayayım yine de. Şimdi yok ama bir gün olursa mutlaka söylerim…
İZDİHAM DERGİ
Hepimiz Ölecek Yaştayız
