İbrahim Varelci, Oliver Laxe’ın Sirât Filmi Hakkında Yazdı
Çölün Eşiğinde Bir Köprü: Oliver Laxe’in Sirât’ı
Filmi izledikten sonra “Ne oldu?” sorusundan ziyade, “Ben ne oldum?” sorusu kaldı aklımda. Filmdeki olay örgüsü sanki insanı dönüştüren bir ritimle ilerliyordu. Çetin bir yolculuğa çıkmış gibi hissettim kendimi. İşte Oliver Laxe’in Sirât’ı tam da böyle bir filmdi.
Bir baba ve oğul, Fas’ın güneyinde bir rave kalabalığının içine girip kayıp kızlarının izini sürerken, film bir arayış öyküsünden çok insanın yaşamında bir eşiğe dönüşüyor. Yolun, sesin, gürültünün, bedenin ve suskunluğun içinden geçen bir eşiğe. Filmin adıyla bu eşiği açık ediyor adeta. Sirât, “yol” anlamına geliyor. İslam geleneğinde hepimizin ahirette üzerinden geçeceği kıldan ince kılıçtan keskin köprü.

Laxe’in kamerası, film boyunca bir köprü kuruyor adeta. Fakat bunu anlamlı görünmeye çalışarak yapmıyor. Aksine, filmi deneyimleyen herkesi o köprünün üstüne çıkarıyor; ayağımızın altına korkuyu ve belirsizliği koyuyor. Çünkü sırat, sadece “öte dünya”nın bir imgesi değildir; bu dünyada da her gün kurulur. Tüm hayatımız bir sınanmalar geçişi geçidi gibidir. İnsan, bazen bir cümlenin, bir kararın, bir susuşun üzerinde yürür. Hayatımız hep seçimlerle doludur. Ve hepimiz o ince çizgide yürümeye çalışırız, düşmeden.
Filmdeki baba-oğulun arayışı da hikâye ilerledikçe “kayıp bir kız” arayışından çıkar; bir istikamet arayışına evrilir. Bu manada film, bize kader dediğimiz şeyin aslında sadece başımıza gelenler değil, başımıza gelenler karşısında kim olduğumuz ihtimali olduğu gerçeğini göstermeye çalışır.
Bu yüzden Sirât’ın bana göre en sarsıcı tarafı, “cehennem”i görsel bir şölene dönüştürmesi değil; cehennemin sıradanlığını göstermesi. Cehennem, bazen bir alev değildir; bir ritimdir. Kalabalığın içinde “ben”i unutan bir trans hâlidir. Ölümü de estetize etmez. Fimdeki tüm ölüm sahneleri birden biredir, acı doludur. Ama kimsenin elinden bir şey gelmez. Ölümle yaşam arasındaki mesafeyi görürüz orada.

Filmin rave sahneleri, bir özgürleşme vaadi gibi başlar; sonra yavaş yavaş bir sınava dönüşür. Rave sahnelerinde insanların dans ediş biçimleri bile tıpkı ormanda rüzgârda sallanan ağaçların davranışlarına benzer. Hem iç içe geçiş vardır hem de herkes kendi dünyasının ritmindedir. Bedenin coşkusu ile ruhun yorgunluğu arasındaki gerilimi hissederiz. Bu gerilim, Laxe’in sinemayı bir “ritüel/ceremoni” gibi düşünmesiyle de örtüşür; yönetmen, filmin izleyicide bedensel bir deneyim yaratması gerektiğini, sinemanın sadece zihinle değil “bedenle” de yaşandığını söyleyerek bunu açıkça savunur.
Film bittikten sonra zihnimde tasavvufla ilgili bazı kavramlar belirdi. Tasavvuf dilinde, insanın iç yolculuğu “seyri sülûk”tur. Nefsin katmanlarından, arzunun oyunlarından, benliğin iktidarından geçerek bir arınma ve uyanış yolu. Sirât bu hattı doğrudan anlatmıyor; fakat izleyenleri öyle bir yolculuğa çıkarır âdeta. Çöl, burada sadece bir mekân değildir. Çöl, kalabalığın bile insanı kurtaramadığı bir genişliktir. Uçsuz bucaksızlıktır. Kimsesizliktir. Çaresizliktir. Hiçliktir. İnsanın kendi iç sesinden kaçamadığı, maskelerin düştüğü bir alandır. Laxe’in çölü seçmesi bu yüzden anlamlı. Yönetmen, Kuzey Afrika’nın “büyüklüğünün” insanı ruhen küçülttüğünü, insana sınırını hatırlattığını söyleyerek bu mekânın manevi etkisini de işaret eder.

Peki ölüm hakkında neler söyledi film? Film, ölümü dramatik bir “zirve” olarak kullanıp sonra hayatın olağan akışına dönmüyor; tam tersine, ölümün bıraktığı iz üzerine düşünüyor. Ölüm, tasavvufi dilde bir son değil; bir perde değişimidir. Ama bu fikir, ucuz bir teselliye dönüştüğünde değersizleşir. Sirât’ın yaptığı şey, teselli etmek değil; ölümün ağırlığını hissettirmek. Çünkü modern insanın en büyük açlığı, “umut”tan ziyade gerçeklerle yüzleşmemektir, bu ölüm hakikatidir. Filmin kimi eleştirmenlerce “metafizik muğlaklık”la suçlanması da aslında bu yüzden. Bazıları, filmin açtığı yaraya hemen bir dikiş atmak istiyor; film ise yarayı açık bırakmayı tercih ediyor.
Film bana kaderle ilgili de çok şey söyledi. Kader, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Sanki her şey yazılmış ve insan sadece figüranmış gibi. Oysa kader, irfan geleneğinde aynı zamanda bir imtihan dilidir. İnsan, başına geleni seçmez; ama başına gelen karşısında nasıl bir kalp taşıdığına karar verebilir. Sirât’in en sert olduğu yer burasıdır. Çölün ortasında insanları bir seçime zorlar. Çölde seçimlerin “ahlakî” bir ağırlığı vardır. Film, karakterlerini sürekli bir eşiğe iter. Birini geride bırakmak mı, yük olmak mı, yük almak mı?

Bu noktada filmin adının “Sırat Köprüsü” çağrışımı, sadece İslami bir göndermeden ibaret değildir; aynı zamanda çok dünyevi bir şeyi de hatırlatır. Aslında hepimiz bir köprüdeyiz; ama çoğu zaman yürüdüğümüzün farkında bile değiliz. İşte Laxe’in yaptığı belki de bizi “seyirci” konforundan çıkarıp, köprünün üstüne koymaktır.
Sinema filminin insanı dönüştürücü gücü daha çok dikkatimi çekiyor. Ve zihnimde, ruhumda bıraktığı sorular…Bu filmde de çok soru sordum kendime. Gerçekte kaybolan kim? Kayıp kız mı, yoksa kayıp olan biz miyiz? Ve insan kaybolduğunda geride kalanların içinde nasıl bir iz bırakır? Ölümün izi, yokluğun izi, “keşke”nin izi neye benzer? Bu şekilde yaşama nasıl devam edilir?
Sirât bu soruları cevaplamıyor. Daha güzelini yapıyor. Film bittikten sonra da zihnimizin ve ruhumuzun sorular sormasını sağlıyor. Çünkü bazı filmler, yol göstermeyi değil; yolun ağırlığını hissettirmeyi seçer.
İZDİHAM
Hepimiz Ölecek Yaştayız.
