Can Eseler, Hâmûşândır Akıbet, Uyan
İyilik ve kötülük ile sınandığımız bir yere geldik. Neden geldin, niçin geldin bunu burada bilmekte nâmümkün. Kötülükte iyilikte rengârenk paketlere sarılmış durumda nedendir bilinmez, ancak geldik bu dünyaya gitsek gidemeyiz, geldiğimize dair seçme hakkı elimizde miydi bunu bile tam idrak edemeyeniz. Kötülük denen şeyden kaçınmak iyilik denilen olguya sımsıkı sarılmak gerek ey aziz. Oyunun bizi soktuğu zorlu parkur burası esasen.
Çok neşeli olmak, kahkahalar ile höykürmek iyi karşılanmazdı. Yıllar geçti üzerinden unutuldu mu acaba bu alışkanlıklar? Naif ve kibar olmak övülür, kaba ve softa olmak yerilirdi. Bu da tarihin tozlu sayfaları arasına mı karıştı? Nostalji, elliler Türkiye’si ve bir parça huzur nerede? Ah o eski bayramlar klişesine saplanıp kalanlar bile artık taşlanıp yok ediliyor. Nereye peki bu yol neden bunca psikolojik sorun ve huzursuz milyonlarca genç insan, bu yolda nasıl yürüyecek? Her geçen gün bir sapkınlık, bir başka rezaleti normal görerek daha ne kadar devam edeceğiz?
Bir yerde hata yapılıyor
Bir şeyler tersine gidiyor. Bunu fark edenlerin çoğunlukta olması bir umut mu? Yoksa bizler yavaşça kaynayan suya konmuş olan kurbağalar mıyız? 21. YY ilk çeyreğini deviren insana dair bir yüzyıl sonra ne yazacaklar, bu çok merak ettiğim bir şey doğrusu. Bir sosyal sapmanın bugünü nasıl yok ettiğini izleyen bizler, bundan rahatsız olsak dahi kendimizde bu batakhaneden sıyrılmakta zorlanıyoruz. Belki de hiçbir zaman çıkmayacağımız karanlık bir yola girdik. Bunu da bilmez bir halde yola devam ederken, biz galiba bir yerde hata ediyoruz diyenler var.
Binlerce yıldır dünya sürgününe devam eden insan için tarihi ileri yönlü bir hareket olarak okuduk. Yıllarca insanın bilim ve teknik alanındaki sarsıcı gelişmeleri ayakta alkışlandı. Avuçlarımız patlarcasına çığlık atarak alkışlarken, bu gelişmelerin ve gelinen bu noktanın, bizi nasıl yalnız nasıl kimsesizleştirdiğini görüyoruz.
Bu bir sindirme sorunumu acaba?
Belki bu kadar hızlı gelişim göstermek ve onu anlık olarak toplumun tüm kesimleri ile paylaşmak büyük bir hataydı. Bunu henüz bilmiyoruz, ancak şu bir gerçek ki, bu kadar iletişimde olmak, bize iyi gelmiyor. Sesler: adeta gölgeler gibi beynimizin bütün nöronlarını işgal ederken, biz nasıl düşünmeye fırsat bulacağız? Gelen bilgileri, haberleri ve sesleri durup hazmedip fark etmeye bile zaman bulunamayan bir devirdeyiz. Boca ediliyor üstümüze her şey. Gerekli olanı almak bile mümkün değil bu kalabalığın arasından. Telgrafın telleri nasıl yâre bizi ulaştırmıyorsa, wifidan gelen internet bizi daha beter örseledi. Çağımız insanı için iletişim bir ihtiyaç olarak başlamış iken, bugün boğucu bir işgal gibi üstümüze tebelleş oluyor. Neden bu kadar iletişimde olalım sorusunu kendimize bolca sormak gerekiyor. Neden bizler her şeyden en çabuk en fazla ve ayrıntılı haberdar olmakla karşı karşıyayız? Bu durum bize iyi mi geliyor yoksa asıl sorunun merkezinde bu boğucu yaşam biçimi mi var? Küreselleşme bir kavram olarak bize ne kadar renkli ve şekerli vaatler vermişti oysa. Bu vaatlerin her birinin nimetlerini yaşamakta gayet konforlu. Evet, buraya kadar hiçbir sorun görülmüyor. Ancak her şeyden bu kadar haberdar olmak, sorun da belki budur. Zihnimizin sürekli bir yerlere koşturulması, hiç susmayan bir koca megafonun sürekli çığlığı, bizi korkunç bir uçuruma sürüklüyor. Her bir bildirim artık bizi kendimizden koparan ve tekrar o iletişim bataklığına çeken bir kandıran. Cilveli ve işveli halleri ile biz ondan ayrılmak istesek dahi bizi bir ses ya da titreşimle kendine çekmeyi başarıyor. Bu modern çağdaki kölelik olsa gerek. Ancak bu sefer insanın insana köleliğine ilave olarak insanın makineye, iletiye ve o sürekli devam edegelen döngüye olan köleliğini izliyoruz.
Bir yerler de yanlış giden bir şeyler var. Bunu yüksek sesle haykırırken yukarıda bahsettiğim şeyi kastediyorum. Bugün orta sınıf toplum, hatta görece gelişmiş ülkelerin geçmişe göre çok iyi seviyede sağlık ve güvenlik dolu bir hayatı varken, bu kadar huzursuzluğun kaynaklarından biri de bu her şeyden haberimizin olması diyebiliriz. Her şeyi bilmek ve her şeyden haberdar olmak bize iyi gelmiyor. Hatta bu durumda bir sanrı aslında, her şeyden haberdar olmakta mümkün değil. Ona rağmen kötülük namına duyduğumuz ve gördüğümüz hadiseler bizim kalbimizde hasar bırakıyor. Peki, iyilik hoşluk ve güzellik adına sürekli maruz kaldığımız şeyler bize ne getirdi. Kocaman bir hissizlik, hatta çoğu hasarlı kalp için haset ve kıskançlık belki. Dünyanın öbür ucundan bir katliam haberi bir bildirim ile bize geldiğinde ne oluyor? Gidip o kıyıma engel olabiliyor muyuz? Hayır! O zaman bu kadar bilgiye maruz kalmak ya bizi köreltiyor ya da hassas kalpler için tam bir keder ve umutsuzluk hali yaratıyor. Güzel ve iyi şeyler içinde tablo farklı değil. Bilgiyi ve haberi bir bildirim yolu ile almak kendi güvenli alanımızda bizim tepkimizi köreltiyor. Artık ne duyarsak duyalım neyden haberimiz olursa olsun, diyecek bir sözümüz yok. Eyleme geçmek zaten çok geride kaldı artık. Bir şeyi düzetmek, kendimizden başlayarak çevremize şifa olmak bugün için lükstür. Çünkü çok fazla bilgiye boğulduk.
Her şeyi bilmenin suskunluğu diye bir şey var. Bununla birlikte her şeyden haberdar olmak ve bunu anlık olarak yapmak olaylar karşısında bizi oldukça savunmasız bir yere çekiyor. Tam bir suskunluk tam bir tepkisizlik durumu yaşanıyor. Yüzlerde mimikler donarken, gönüllerde yeşermesi icap eden güzelliklerin de bir manası kalmıyor. Bu gün gelinen nokta da herkesin her şeyi bildiği ve herkesin bildiği şeyin görece bir kavram olarak hiçbir şey ifade etmediğini müşahede ediyoruz. Doktora, psikoloğa ya da tamirciye ihtiyaç kalmaması zamanla nereye evirilecek?
Boğulmanın sağırlığı
Toplum yapay zekâya soruyor. Binlerce içerik, yüzbinlerce satır, okunmayı bekleyen kitaplar, sevilmeyi bekleyen çocuklar, özlenmeyi isteyen dostluklar ve daha niceleri. Boğulmuş bir toplumdan bahsediyoruz aslında. Bilgiye ve iletişime boğulmuş bir toplum. Bu kadar bilmek bu kadar konuşmak, dengeyi sağlamak adına en az bu kadar susmayı gerektirirken sıra susmaya gelmiyor bile. Susmak ise artık çarpık bireyselleşen insana bulaşan bir hastalık. Sessizlik değerli bir şey iken, günümüz toplumu gürültüdeki anlaşamamayı satın aldı. Nihayet bu gürültü bizi öyle boğdu ki, sustuk. Ancak bu susmak hikmete binaen olmadı. Tam aksine boğulmanın bir sonucu olarak susuyoruz.
Her alanda aşırılık, toplumu korkunç bir yere sürüklüyor. Her alanda bunu izlemek mümkün. Sosyal hesapların çoğalması ve insanın dijital iletişim üzerinden aşırılık bataklığına sürüklenmesini izliyoruz. İletişim öyle bir şey ki aşırı ve konforlu hale gelince yok hükmünde oluyor. Bugün zincir birçok insan için boşa dönüyor. Konfor dolu hayatlarımız aslında bizi çürüten durgun bir su gibi. Hatta gerçek olmayan dijital ilişkiler hakikate dönmediği zaman, bunu bir sanrı olarak bize hakikat gibi sunuyor. Böyle devam ettiği sürece, yeni normal olarak bu boğulma ve aşırılık kabul edilirse ne yapacağız? Bu bir tehlike olarak bizim fark ettiğimiz bir şey olsa da yarın biz bu dünyadan göçtüğümüz gün bu normale doğanlara bu hakikati nasıl miras bırakacağız.
Bir teknoloji düşmanlığından bahsetmiyorum. Teknolojinin iletişim ve görsel medyasının çarpık tarafının bizi nereye sürüklediğinden bahsediyorum. Bu öyle bir şey ki, gürültü ve dolayısı ile bir sağırlık meydana getiriyor. Bu sağırlık en çok da geleneksel insan için bir ölüm. Çünkü insan iletişimi dijital platforma taşıdıkça bu bir boğulma oluşturuyor. Sürekli ve manipülatör bir hal ile üzerimize gelindiğini düşünmekteyim. Çok olan şeyin değerini yitirmesi bu tür ilişkilerde karşımıza çıkıyor. Güncel iletişim seviyemiz hoyrat ve aşırı bir şekilde seyrettiği için insanda bir kusma hissi yaratıyor. Ondan dolayı okuldan işten eve dönen bizler belli bir süre sadece duvara bakma ihtiyacı duyuyoruz belki de.
Dingin mezar bereketli toprak
Hâmûşân: Mevlevilikte mezarlığa verilen isimdir. Hatta Mevleviler: ölen insan için göçtü göçüldü Hâmûş oldu derler. Kelimenin tam anlamı suskunlar demek. Ölen kişinin hem inanç hem duygu dünyamıza göre yok olmadığı kanaatinde olan bizler. Onları sadece suskunlar diye isimlendirmemiz tesadüf değil. Bir anlayışın ve niyetin remzi olarak onlara hâmûşân demişiz. Belki bir hedef ya da varacağımız en olgun doruk olarak hâmûşân ismi bize susmanın olgunlukla bir ilgisi olduğunu hatırlatıyor. Eğer yeterinde sükûneti kuşanabilirsek, modern çağda sürekli arzuladığımız o dinginliğe erişmek mümkün olacak.
Mezarlıklar suskunluğun ve dinginliğin en güçlü hissedildiği yerler. Bugün oraya hali hayatta yapacağınız bir ziyarette o dinginliği ve o topraktaki bereketi izlemenizi isterim. Adeta hiçbir derdi olmayan suskunların mekânı olan o toprak parçası, günümüz dünyasına çok şeyler hatırlatıyor. Ölüm gerçeği bizleri ürküten bir olgu olsa da aslında günümüz aşırılıklar dünyasında sıkışan insan için bir tefekkür alanı açıyor. Çok mu istiyoruz yaşamayı? Ayrılacağımız ve bir gün gideceğimiz gerçeği ile alakalı olduğunu unutmayalım. Dijital iletişimdeki bu aşırılık ve konforda benzer bir güdüden mi geliyor acaba? Sohbet edebilmek ile mesajlaşmak arasındaki farkı anlamak adına hâmûşân o sessiz ve dingin halleri ile bize çok şey anlatıyor.
İZDİHAM
Hepimiz Ölecek Yaştayız!
