Yunus Meşe, Devrime Yemek Molası

                                                                                  Bağışla. Geç günahından

Hastaneden çıktım. İçim dışım titriyordu. Öfke ve ağrı nöbeti geçiriyordum. Doktor beni odasına çağırmış büyük bir ciddiyet ve soğukkanlılıkla “ciğerlerin bitmiş, ölüyorsun” demişti. Bunu yüzüme bir şey çarpar gibi doğrudan söylemiş ve eklemişti “koca adamsın senden saklayacak değilim”. Ciğerlerimin durumuna kızmadım. Doktorun birden bire söylemesine de. Benim daha mühim bir meselem vardı ve doktor cevapsız bırakmıştı. Rüya görüyordum. Gün ortasında,yürürken,kahvede okey oynarken…  Doktor “sen hayal kurup rüya sanıyorsun, alkol alma film izlemeyi de bırak “dedi. Alaycı bir gülümsemeyle. Ciddiyetsizlik rahatsız eder beni. Sahile doğru inerken kaldırımın kenarında bir teneke gördüm. Hırsımı almak için bundan daha iyi bir fırsat olamazdı. Tekmemi olanca gücümle savurdum. Teneke kutu yerinden kıpırdamadı bile. Meğer beton doldurmuşlar içini. Ayak parmaklarım koptu sandım. İki büklüm yürümeye devam edip sahilde gölge ve sakin bir yer buldum. Sıcak dayanılır gibi değildi. Parmaklarım kırılmış olabilirlerdi. Ciğerlerim tükenmişti ve yalnızdım. Etrafımda herkes tuhaf bir biçimde çiftti ve bir yere geç kalmış gibi koşturarak yürüyorlardı. Dergiden beklediğim telefon gelmiyordu. Aleyhimde işliyordu her şey. Yeleğimin cebinden tekel 2000 sigaramı çıkarıp malazlar kibritle yaktım. İlkokulda sınıf öğretmenimi görmüştüm bir gün sigarasını yakarken. Ceketinin iç cebinden işaret ve orta parmakları ile çekip almıştı paketi. Elinin kenarı ile iki kere hafif hafif vurarak tek dal sigaranın paketten dışarıya uzanmasını sağlamış, kibriti yakıp iki elini siper ederek sigarasını yaktıktan sonra kibrit çöpünü sallayarak söndürmüştü. O gün karar verdim sigara içmeye. Tekel 2000 den başkasına da bakmadım. Yanan kibrit çöpünü sallayarak söndürdükten sonra sol tarafımda kalan kutuya doğru savurmak için dönünce kara ile göz göze geldim.

Kara bizim köpeğimiz. Mahallemizin köpeği yani. İsmini tüylerinin renginden almamış. Tüyleri bembeyaz. Burnunun üstünde kara bir leke var. Bu leke dikkat çelmiş olacak ki adına kara demişler. Kara, mahallede unumu eledim eleğimi astım havasında dolaşır. Kimse ona karışmaz o da kimseye. Sokak kedilerine bile. Acıkınca kasabın önüne gelir. Önüne kırmızı et ya da kemik atıldığında dönüp bakmaz bile. Beyaz et bekler.

Sigara ister misin kara? Diyerek paketi uzattım. Senin sigaranı içmem dedi. Devam etti. Olur olmaz şeyler yazıyorsun gıcık oluyorum sana. Az önce mahallenin köpeği olduğumu anlattın. Yalan. Ben senin hikâyelerinden geldim buraya. Mahalleyi tanımam. Bana kara ismini sen verdin. Burnumdaki lekeden değil “kara kelimesini sevdiğinden.

Biraz daha konuşsa üstüme saldıracaktı. Susturdum. Ölüyordum ve bunu anlatacak kimsem yoktu. Bir umut diye hikâyemi gönderdiğim dergiden haber gelmiyordu. Gelse ne olacaktı sanki. Bir ağaç gölgesinde hikâyemden geldiğini söyleyen bir köpekle konuşuyordum. O da öfkeliydi bana. Gitme imkânı olsa giderdi heralde.  “kara” dedim. “ ciğerlerim bitmiş, ölüyorum”

“Zaten fazlalık yaşıyorsun biraz erken gidersen bunun kimseye zararı olmaz. Üzülmezler” dedi.

“Gel seni yaşatalım” dedi sonra. Ne demek istediğini anlayamadım. Devam etti: “hikâyen var oldukça sen de var olursun. Ben senin hikâyeni dinledim. Beni dinleyecek birilerini buldukça anlatacağım. Ben anlattıkça sen yaşamaya devam edeceksin”

Sustu. Dönüp baktım susunca. İki gözünden akan hüzün gözlerinin altındaki tüyleri ıslatmıştı.

Ona baktığımı görünce kafasını çimenlerin üzerine uzatıp konuşmaya devam etti. “sen beni daha önce bir yerlerde var olduğum için yazdın. Bir yaşam çizdin bana. Çizdiğin yaşam unutulduğunda kurduğun atmosfer çökecek. Ben o zaman öleceğim. Bu hikâyeyi seni dinleyen herkese anlat sende. Böylelikle ömrüm biraz daha uzamış olur. Sen anlatıcısın. Beni hikâyende anlattığın kadarıyla biliyorsun. Şimdi ben sana hikâyemin senin bilmediğin kısmını anlatacağım. İyi dinle. Unutma ve anlat.

“Beni çöpleri karıştırırken buldular. Acıkmıştım. Yemek arıyordum. Gözlerimi açtığımda ismine barınak dedikleri bir yerdeydim. Tahta kulübeler vardı.Kulübelerin önünde büyükçe bir meydan. Etrafımız çevriliydi. Biraz yiyecek bırakıp gitmişlerdi. Kırk kadar köpek vardı benden başka. Yaşlı bir köpekle arkadaş olduk. Ona bilge diyorlardı. İlk zamanlar barınak keyifliydi. Sonra yiyecekler azalmaya başlayınca huzursuzluk da arttı. Kavgalar arttı. Güçlü olanlar zayıf olanların yiyeceklerini çalıyorlardı. Sonunda tamamen bitti yiyeceğimiz. Tekrar gelecekler diye bekliyorduk. Bilge “ gelmeyecekler “ dedi. Haklı çıktı. Gelmedi kimse. Hayatta kalabilmek için defalarca kemirilmiş, artık toprak tadı veren kemikleri kemiriyorduk. Hayatta kalma içgüdüsü köpekleri vahşileştirmişti. Güçlü olanlar zayıf olanları alt etmenin yolunu arıyorlardı. Bilge durumu çabuk fark etti. Bir gece yuvaların önündeki meydana topladı hepimizi. Konuşmaya başladı. Şunları söyledi:

“Gözlerinizi kapatın ve umut edin. Hayal kurun. Umut edip hayal kurdukça başarmamız mümkün. Buradan çıkıp zaten bize ait olanı insandan geri alacağız.”

Çok yorgundu ama konuşmaya devam etti:

“Evet bu mümkün. Özgür doğamıza tekrar kavuşmak mümkün.Buradan kurtulup hakkımız olanı almak şu iki şeyle mümkün: Bilgi ve eylem. Önce düşmanımızı tanıyacağız. Sonrasında da harekete geçeceğiz. Ben düşmanımızı tanıyorum. Size de anlatacağım. Düşmanımız insan. Annem onlarla birlikte kalıyordu. Ben de aralarına doğdum. Uzun süre onlarla kaldım. Özel odam, özel yatağım, bakıcım vardı. Yemeklerim düzenli geliyordu. El üstünde tutuluyordum. Bir gün eve bir kedi getirildi. Sinir bozucuydu. Sahiplerimizin olmadığı bir gün onu kovalamaya başladım. Çok hızlıydı. Bu kovalamaca esnasında evde değerli pek çok şey kırılmıştı. Beni sokağa attılar. Alışmam zor oldu sokağa. Sokakta insana daha yakındım. Çok şey gördüm çok şey öğrendim.

İnsanın en büyük eksikliği kendisidir. Her şeyi kendisinden bilir. Hükmettiğini ve diğer her şeyden akıllı olduğunu düşünür. Doğanın ona verdiklerini birleştirip yeni bir şey yapar ve bununla doğaya saldırır.

Doğada herkes kendi üzerine düşeni yaparken ilk oyun bozanlığı da insan yapmıştır. Doğanın sadece kendisine ait olduğunu düşünerek diğer türlerin yaşam alanlarını işgal etmeye başlamıştır. Bu işgallerin hızlanarak ve katlanarak artması insanın hırsındandır. Hırs insanın hem gücü hem aptallığıdır. Gücüdür: Bir şeye ulaşmak istediğinde mutlaka ulaşır. Aptallığıdır: Bir şeye ulaşmak için hırslandığında kendisine kurulan tuzakları göremez.

Bilge konuştukça onu dinleyen köpekler açlığı zayıflığı unutup inançla tutuşuyorlardı. Bakışı değişmişti hepsinin. Ön sırada duran çelimsiz, diken, cefa, fırça ve diğerleri başlarını dikleştirmiş bir an önce harekete geçmek için bekliyorlardı. Karanlık iyice çökünce bilge konuşmasını sonlandırıp yarın devam edeceğini söyledi.Emindim yuvalarına çekilen köpeklerden uyuyabilenler o gece aynı düşü görmüşlerdi: Özgür doğalarına kavuştuklarını…

Gün ışıdığında köpekler meydanda toplandılar. Bilge insanın merhamet zaafından bahsetti. Bu devrimde insanın hırsını ve merhametini kullanmayı düşünüyordu. Plan hazırdı. Görev dağılımı yapılmıştı. Cefa sivri dişleri ile kilitleri aşındıracak diğer köpeklerden bir grup ona yardım edecekti. Kapılar açıldıktan sonra çelimsiz,diken ve fırça önden gidip güvenli bir bölge bulacaklardı.

Bilge konuşmaya devam ederken barınak birden motor seslerine, egsoz dumanlarına boğuldu. İnsanlar gelmişti. Ellerinde hazır yiyecekler, kırmızı yağlı etler, kemikler… Az önce intikam dolu olan köpekler kuyruklarını neşe ile sallayarak onlara doğru koştular. Kapılar açıldığında insanların bacaklarına sürtünüp ellerini yüzlerini yalayarak minnetlerini gösterdiler. Bilge ile meydanda tek kalmıştık. Bilge en son Cefa’nın kaptığı bir kemiği diğer köpeklere kaptırmadan yemek için yuvaların arasından kaybolduğunu görünce başını toprağa eğip yuvasına girdi. Acı acı ulumalarını duyuyordum. Sesi kesildi sonra. Benden başka onu duyan dinleyen yoktu. Bilge o gün öldü. Köpekler devrime yemek molası vermişlerdi. Bilge’nin ölümünden sonra kırmızı ete ve kemiğe dokunamadım.

Kara’nın sesi kesilmişti. Kendi dertlerimi unutmuş can kulağı ile onu dinliyordum. Onu yaşatacağıma söz vermiştim. Devam etmesi için uzandığı yere baktım. Kara yoktu. Geldiği gibi gitmişti. Parmaklarımın acısını unuttum. Ciğerlerimin durumunu da.Bir an önce Kara’nın hikâyesini yazmak istiyordum unutmadan. Eve dönüp masanın üzerine sarı bir kağıt aldım ve başlığı attım:

Devrime yemek molası.

Yunus Meşe

İZDİHAM

 

 

izdiham-26-sayi

İzdiham 26. Sayı

İzdiham dergisi 26. Sayısında hiçbir yerde bulamayacağınız çok özel çalışmalar yer alıyor. Edebiyatla gençleri ve hayatı birbirine dost yapan İzdiham’ın bu sayısında Gökhan Özcan, Ercan Kesal, Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Baki Ayhan T., Murat Kapkıner, Güray Süngü, Zeliha Yurdaer, Onur Bayrak, Dilek Kartal, Yağız Gönüler, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, İbrahim Varelci Süleyman Unutmaz, Ferhat Toka, Selman Urluca, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Özer Turan, Çağatay Hakan Gürkan, Seda Bilici, Feyza Özcan, Beyazıt Bestami, Halil Kurbetoğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Mustafa Toprak, Öner Buçukcu, Fahrettin Dede, Dinçer Ateş, Turgay Bakırtaş ve Bülent Parlak gibi nitelikli eserler veren edebiyatçılar ile genç ve umut vaad eden isimler yer alıyor. İzdiham Maarif Takvimi, Lügatlere Güncelleme, Bulgarlar Ne Okuyor? Adlı çalışmanın yanı sıra bir de taziye ilanı yer alıyor. Dengenizi Kaybettiniz, başınız sağolsun. İzdiham’ı bir solukta okunacak bir sayıyla karşınızda. İzdiham dergisinin 26. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: