Kasım Ocak, Kadillaklı Müteahhitler

Modern mimarinin önemli isimlerinden Le Corbusier kendisiyle mülakat yapan gazeteci John Ardagh’a bir sorusundan sonra şu cevabı verir: “Ben çok çalışan biriyim, bu büroyu nadiren terk ederim. Daima yeni projeler üzerinde çalışırım, dolayısıyla dünyada olan-bitenle pek alakam olmaz. Mimari zor ama heyecan verici bir uğraştır: Kadillaklı mimarlar vardır, Kadillaksız mimarlar vardır ve ben ikinci gruptanım.

Mustafa Armağan’ın Şehir Asla Unutmaz isimli kitabında bu alıntıya rastlayınca şaşırdım. Bir mimarın Kadillaksız olmakla övünmesi heyecan vericiydi. İstanbul’da yaşayan ve bu şehrin derdini çeken normal bir insan gibi aklım mimar, müteahhit, yapılaşma, rant ve İstanbul kelimeleri arasında hızlı bir gergef işledi.

Türkçenin güzel bir cilvesidir; mimar sözlükte “binâların projesini hazırlayan, planını çizen ve plana göre güzel bir biçimde yapılması için gerekli her türlü işi yapan kimse” demek iken müteahhit ise “bir işi üzerine alan, taahhüt eden, bir kimse için bina yapımını üzerine alan kimse” anlamına karşılık geliyor. Dikkat edilirse mimar için yapacağı işin “güzel bir biçimde” yapılması mevzubahis iken müteahhit için böyle bir biçim şartı olmaksızın sadece yapması esastır. Şehirlerimizin ne derece güzellikten yoksun “barınak”lardan ibaret olduğunu görmek için etrafınıza çok da dikkatli bakmanıza gerek yok. Zira artık gözlerimizi bu zevksizlikten kaçırabileceğimiz bir alan bırakmıyorlar. Kadillaklı müteahhitlerin şehrimizi yağmaladığı bu zamanlarda, zevk sahibi herkesin üzerinde birleştiği nokta yeni yapılarımızın güzellikten yoksun oluşu olsa gerek. Müteahhitlerin bile ne kadar kolay müteahhit olunduğundan yakındığı bu devirde, yapı ve inşa sürecinden güzelliği çıkardığımızda sözlükte müteahhite rastlamamız sadece tesadüften ibaret olabilir mi?

Avrupa’nın tamamında yaklaşık otuz bin, Türkiye’de ise üçyüz binin üzerinde müteahhit olması şüphesiz müteahhit olmanın kolaylığı ve bu alandaki devasal kazançla ilgili. Tek bir imza ile bir arsanın değeri yirmi katına rahatlıkla çıkabiliyorken Ahmet Haşim gibi söylersek sefil iştiha ve kirli nazarların bu kazançtan imtina etmesi kolay değil. Her kullanışta içimizde bir ekşime meydana getiren rant kelimesi, emek harcanmamış ve risk üstlenilmemiş bir üretim faktörünün sağladığı gelir anlamına geliyor. Her gün bir başka yerin imara açıldığı haberi ile sarsılan biz şehir sakinleri, çok büyük bir ekonomik kazanç üzerine kurulmuş ve dişlileri düzene mani olmaya çalışanları ezip geçen bu çarkı durdurmak kudretinden ne yazık ki yoksunuz. Devlet ile müteahhitler arasında kurulmuş ve bizim iç işleyişi hakkında spekülasyonlardan ötesine vakıf olamadığımız çetrefilli ilişki her gün yaşam alanlarımızı tek tek elimizden alırken bize ancak ağıt vazifesi münasip görülüyor.

Devlet doğrudan olmasa bile dolaylı yoldan yapacağı müdahalelerle kimin daha çok kazanacağını belirleyecek bir güç. Devlet veya idareciler yolu ile bu kârın süreklilik kazanması ise politik yozlaşmaya sebep olur. Politik yozlaşma, ahlaki bir sorun olmanın ötesinde rüşvet, iltimas, irtikap, zimmet, dolandırıcılık, resmi ihalelere fesat karıştırma gibi suçları da menhus bünyesinde barındıran bir kavramdır. Kadillaklı müteahhitlerin devlet marifetiyle oluşan bu ekonomik gelirden pay kapma gayretlerine ise rant kollama adı veriliyor. Aslında biz şehir sakinleri olaya İstanbul’un talan edildiği veçhesinden bakarken ortada ülke ekonomisini ilgilendiren büyük bir çark var. Ne kadar büyük bir çark ile karşı karşıya olduğumuzu şehrin silüeti haline gelmiş gökdelenlerden ve kule vinçlerden rahatlıkla anlayabiliriz. Altı ay kadar önce Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın inşaat sektöründe kolay para kazanıldığı, kalem oynatmalarla ölçüsüz rant sağlandığı için sermayenin oraya kaydığı ve sanayinin gelişemediğini ifade etmesi üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan “İnşaat sektörüne ‘dur’, sanayiye ‘ilerle’ derseniz, orada çöküntü başlar. Türkiye’nin kentsel dönüşümlerle birlikte bu sektörü ayakta tutması gerekir.” karşılığını verdi. Görülüyor ki Kadillaklı müteahhitlerin ülke ekonomisindeki yeri bizim isyana varan çığlıklarımızı bastırmaya devam edecek.

Toki zihniyeti, yapıları ve Kadillaklı müteahhitleri eleştirdiğimizde politikacıların en çok kullandığı itiraz şu soruda gizlidir: Siz düşük ve orta gelirli ailelerin daha güzel ve modern evlerde oturmasını istemiyor musunuz? Yahut “Bunlar bencilce kendilerini düşünüp, fakir ailelerin iyi evlerde oturmalarını istemiyorlar.” George Orwell 1946 yılında Horizon dergisinde yayınlanan “Politika ve İngiliz Dili’’ adlı makalesinde, politik dilin, yalanlar gerçek gibi algılansın diye tasarlandığını söylüyor. Orwell’e göre liderler, içi boşalmış, gerçekte bir karşılığı olmayan, genelleştirici kalıplarla konuşarak gerçekleri örterler. Orwell’in düşünceleri bağlamında Kadillaklı müteahhitlere yöneltilen eleştirilere ve politikacıların verdiği cevaplara bakarsak; eleştirinin mahiyeti inşaat yoğunluğunun vatandaşa iyi konut endişesini aştığı, buradan rant sağlandığı ve estetik kaygılar iken buna verilen cevaplar sizin eleştirinize bir karşılık vermeden fakirler üzerinden sizi düşüncesizlikle suçlamak oluyor. Politikacılarımız Orwell’i haklı çıkarmak zorunda mı acaba diye düşünmeden edemiyorum.

İstanbul’da yaşayan biri şehri bir gün dolaşır ve bir kelime ile tarife kalkışırsa ne yazık ki bugünlerde o kelime şantiye olacaktır. İstanbul’a 19. yüzyılın sonlarında gelen seyyahların bile şehrin değişmesinden yakındıklarını unutmazsak yüzyılı aşkın süredir biteviye devam eden inşa/yağma durumunu tüm çıplaklığı ile görebiliriz. Heidegger, oturma yerinin düşünme ve inşa etmek fillerinden oluşan bir bütün olduğunu söyler. Düşünmeyi sürecin dışına itersek herhangi bir estetik kaygıyı yani inşa edilen şeylerin ‘değer’ini değil sadece ve sadece ‘eder’ini konuşmak durumunda kalırız. Biz bu kadar çirkin şehirleri düşünerek inşa etmiş olamayız. Biraz olsun düşünmeye başladığımızda elimizde bir şehir kalacak mı?

Başa dönersek, bir zamanlar Le Corbusier gibi Kadillaksız bazı mimarlar vardı. Ne yazık ki bugün Kadillak sahibi olmamakla övünecek müteahhitler yok ve İstanbul’u yağmalayanlar hiç kuşkunuz olmasın Kadillaklı müteahhitlerdir. 

Kasım Ocak

İZDİHAM

 

 

 

“İzdiham, 31. Sayısında kapağı okuyucuları istediği şekilde tamamlasınlar diye manşeti siz atın dedi.” İzdiham Dergisi’nin 31 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye.
İzdiham dergisinin 31. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın