Mustafa Akar
Mustafa Akar, canı sıkılanlara sesleniyor: Gel kuş vuralım!
Şairlerin nasıl yazdıkları kadar, şiir yazarken kullandıkları malzemeler de merak edilir genelde. Her şairin kendine ait sırları vardır elbette. Diğer şairlerin bilmesini istemez kimisi, kimisi sırlarını söylemekte bir sakınca görmez. Şiirin yazılış anı ve yazılış anına sebep olan durumları merak etmek belki de eskide kalmış bir anlayış.
Özellikle adı, şiirini de geçmiş şairleri kastediyorum. Yahya Kemal’in şiirlerine çalıştığı kahvenin camından bakan hayranları, Attilâ İlhan’la buluşmak, şairi yakından görmek, tanımak için yurttan kaçan öğrenciler şairinin özel anlarına tanık olmak istiyorlardı. Bugün Nâzım Hikmet’in imzalı kitaplarını görünce değerli bir hazine bulduğuna inanan okur az değildir.
Bu ilgi, alaka ve merak giderek azaldı şimdilerde. Hatta bizzat şairler şiir yazma araçlarını tekdüzeleştirdiler. Sokağa çıkmadan şiir yazan nice şair var. Şiir artık ne yazık ki bir masa başı eylemine, kuru bir klavye tıkırtısına dönüştü. Bazı deyimleri de yerinden oynattık, eskiden ‘dilin kemiği yok’ derdik, şimdi ‘klavyenin kemiği yok’ bile deniliyor.
Tanıdığım şairlerin şiir yazma anlarını öteden beri büyük bir ilgiyle izlemişimdir. Kendi kendime geliştirdiğim teknikleri, şiir yazarken kullandığım malzemeleri sıkça dostlarımla paylaştığım da olmuştur.
Çünkü şiirin bir meta kültürünün malı olmamasını istedim hep. Şiir yazarken, yazdıklarımın çağın getirdiği anlayışlardan beride durmasına da dikkat ettim. Her şair çağından beslenir, bunda hiçbir sakınca da görmüyorum tabii. Çağından beslenirken şairin dikkati ve enerjisini neyin/nelerin şekillendirdiği de önemlidir ama… Yıllarca kareli defterlere yazdım mısralarımı. Bu alışkanlığımda, şiirin cebire çok yakın bir tür olduğunu düşünmemin etkisi büyük. Yazmaya ilk başladığım yıllarda şiirlerimi görmek istediğim kâğıtları özenle seçerdim. Düzyazı yazarken ise daktilo kullanırdım.
Daktilodan bilgisayara geçilen o kör noktanın tam da ortasındaydım. Ben de tabii ki zamanla bilgisayara geçtim; ama niyeyse şiirde kâğıtta durmayı da bırakamadım. Önce kareli kâğıtlara yazıp, ardından bilgisayara geçerdim genelde. Sadece bilgisayarda yazdığım şiirlerim de oldu. Alışkanlıklardan kolay vazgeçilemiyor. Bilgisayarda yazdıktan sonra bir eksikliğin olduğuna inanırdım, ardından hemen bir kâğıt yardımıma yetişirdi.
Hâlâ da böyle yazıyorum.
Yaşıtlarım ise giderek kâğıttan uzaklaşıyorlar. Hem zamanları yok, hem de sanırım gereksiz görüyorlar kâğıdı. Öyle ya, yanında mutlaka bir defter taşımak zorundasın, o defteri bir çantaya koymak zorundasın. Yanında mutlaka bir kitap da bekçilik etmeli bu nesnelere. Oysa vaktin değerinin arttıkça insanı kemirdiği bir yüzyıla erdik. Nicedir devam ediyor bu yüzyıl! Bir aksilik olmazsa (kıyamet gibi!) devam da edecek.
Bazı şairlerle paslaşıyoruz ama. İbrahim Tenekeci’nin çeşitli defterlere yazdığını biliyorum. Keyfi yerindeyse eğer, eline geçen bir kâğıda yazıp veriverir şiirini. Altına da imzasını aşketmekten çekinmez. Ceplerimde mutlaka bir Tenekeci şiiri durur. Üstelik bu şiirlerin bir kısmı daha bitmemiş, yarım şiirlerdir; kiminin sağında solunda düzeltmeler yapılmış, fazlalıklarından arındırılmıştır. Bu halleriyle daha bir güzeldir bu şiirler. Moleskine defteri tercih eder Tenekeci. Benim de son yıllardaki gözdem bu defterlerdir. Hamingway, Picasso gibi ünlülerin de tercihi… İçinden kendi tarihinin yazılı olduğu bir kâğıt çıkan nadir defterlerdendir moleskine.
Furkan Çalışkan ve İsmail Kılıçarslan şiirlerini bilgisayarda yazıyorlar. Şiirlerini bitirince de ya telefondan okuyorlar ya da mail çekiyorlar bendenize. Ben de onlara aynı yoldan ulaştırıyorum şiirlerimi. Eskizlerimi göstermek konusunda cimriyim mesela. Furkan da cimri ama… Efe Murad’ın da şiirlerini bilgisayarda yazdığını biliyorum. O uzun şiirler için kâğıt kullanmayacağını da tahmin etmek zor değil. İngilizce yazdığı şiirlerin kâğıt çıktısı duruyor kitaplığımda. Yine de küçük kâğıtlara notlar alıyorlardır muhakkak.
Şairlere not: Tez elden kâğıda ve deftere dönmenin zamanı geçmedi, belki de inadına yeniden bu zamanı gerisin geri döndürmeliyiz. Ya kebikeç…
Günümüz şiirinde akrabalık denemeleri
Günümüz şiiri. Bu tanımın düşmanıyım aslında. Günümüz şiiri dediğimde şiiri içinde yaşadığımız zamana da tıkamış oluyoruz. Türkçenin marifetlerinden biri işte…
Kendi kuşağımla ilgili çok yazı yazmadım. Yazamadım. Bunun sebeplerini araştırmaya kalktıkça yolumu tıkayan türlü sebeplerle uğraşmak zorunda kalıyorum. Hiçbir kuşak yok ki ikibin kuşağı kadar dağınık, karmaşık ve birbirine düşman olsun.
Kurmaya çalıştığım her yakınlık denemesi yine kişisel çıkarların payandası altında ezildi. Ya ben kaçtım ya da karşımdaki bunda garip tehlikeler sezinledi. Yazılan şiir üzerine düşünmek istemenin çabası da boşa çıkıyor. Yaşıtlarım şiir kitapları üzerine yazarken epey kıyıcı oluyorlar. Hatta giderek niyeyse yazılan metinlerde bir nasihat havası hâkim oluyor. Öğüt verir gibi yazıyorlar. Nasihat primlerini bile bu anlamda bonkör kullanmıyorlar. Hepsi aynı zamanda birer eleştirmen, birer kara kamu yazmanı.
Bu yakınmadan nasibini alanlar, yakınmamın karşısında durmayanlardan fazlalar ne yazık ki. Ben de eleştiri yazıları denilen o cins yazılardan yazdım. Yazarken hep acemiliğimi gözettim ama. Yazdıklarımın büyükçe bir kısmı (aslında küçükçe bir kısmı) bir zorunluluktan yazıldılar. Şiir üzerine ilk yazım Kırklar dergisinde yayımlandı. İbrahim Tenekeci’yle konuşmalarımız sonrasında çıktı ortaya. Bir şeyler yazmamı istiyordu. Şiir alanında gelişmem için düzyazı tarafımın güçlenmesi gerekliliğini hatırlatıyordu. Acemiliğim patlayayazdı. Tam kıvamına gelmeyen görüşlerim Ali K. Metin’in karşı yazısıyla pençeleşti. Daha sonra kitabına da aldığı yazı Atlılar dergisinde yayımlanmıştı.
Derginin editörü Arslanbenzer yazıya bir karşılık verebileceğimi söylüyordu. Yanaşmadım. Kendimi yetersiz gördüğümden değildi bu kararım. Sadece yazdıklarım üzerinden geliştirilen fikrin ne kadar hodbince kullanıldığını hissetmiştim. Susmak konusunda gösterdiğim titizliği başka yazılarda da gösterdim.
Furkan Çalışkan’ın ‘Kabahatler Kanunu’ çıktığında Dergâh’ta en sevdiğim yer olan Derkenar sütununda yazdım kitap hakkında. Karşılığı ise yine garip bir tutumla geldi: ‘Birbirlerini görüyorlar!’ Edebiyata karşı gösterilen bu cahilce yargıların neresine baksak zarar ziyan… Hakkında yazmadığım ama yazmak istediğim yaşıtım şairlerle ya hiç görüşmedim ya da ilk görüşmeden sonra uzağında kalsam evladır dedim kendi kendime.
Furkan’la arkadaşlığımız ise tamamen şiir üzerinden gelişmiş bir arkadaşlık. Kılıçarslan’la da öyle. Yazdıklarıyla kurduğum ilişki dolayısıyla yakınız, zaten arkadaş olduğumuz için ‘hadi kitabı çıktı yazayım’ fikri egemen değil bu olan bitene. Bizi yakınlaştıran şiir anlayışlarımız elbette diğer konularda gösterdiğimiz hassasiyetlerle de örtüşüyor. Ve iyi, sıkı şiirin karşısında değil hemen yanında yerimizi alıyoruz. Kitapları hakkında yazmak isteyip de yazamadığım yaşıtlarımın da karşısında değilim. Bir şeyler bizi karşı karşıya düşürüyor. Nelerdir onlar, hangi sebeplerle bağlantılıdır biliyorum; onlar da biliyorlar, ama söylemek işlerine gelmiyor!..
Ey şiir okuru, ey esrik kişi…
Denizlerden
Esen bu ince hava saçlarınla eğlensin.
Bilsen
Melal-i hasret ü gurbetle ufk-ı şama bakan
Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!
Ne sen,
Ne ben,
Ne de hüsnünde toplanan bu mesa,
Ne de alam-ı fikre bir mersa
Olan bu mai deniz,
Melali anlamayan nesle aşina değiliz.
Demiş Ahmet Haşim. İyi bir şiir okuru neler okumalı, hangi kitapları okumalıdan çok, bence, bazı büyük şiirlerin üzerine daha çok düşmeli. Burada roman ve hikâye kitapları listeleri verilirken aklıma geldi de düşüneyazdım. Bir kere büyük şiiri düşünmeye öncelikle Hüsnü Aşk’tan başlanmalı. Lisedeyken okumuştum Galip Dede’yi. Hüsnü Aşk’ın Dergâh baskısını evire çevire kat etmiştim. Beyit ezberlemeyi de yine Galip Dede sayesinde öğrendim diyebilirim. Sonrasında Cenap Şahabettin’den Namık Kemal’e kadar ince bir çizgi çizilebilir. Tevfik Fikret’in Sis şiiri ve Mehmet Akif’in Süleymaniye Kürsüsü’nden şiirleri ayrı bir özenle okunmalı. Sis’teki şehir algılamasıyla Süleymaniye Kürsüsü şiirindeki halkın ayarında konuşma tonu dikkatle incelenmeli bu açıdan.
Bu şairlerin diğer şiirlerinin yanı sıra bu şiirlerinin yanına eklenecek başka şiirleri de var tabii; fakat çığır açan, kendi sesini getiren, politik ve siyasal yönsemeleri de belirleyen yanları elbette diğer faktörlerinden çok daha fazla. Sözgelimi Ahmet Haşim’in siyasi bir şiir olarak görmediğimiz O Belde şiiri bile derinlemesine politik- siyasal bir şiirdir. Mukaddime gibi küçük-minör şiirlerinde bile başka bir lisan tekellüm etmenin endişesini; aslında bitmekte, kapanmakta olan bir çağın dertlerini, sorunlarını, hadiselerini ergimiş maden yolları gibi içerisinde taşımaktadır Haşim şiiri.
Yahya Kemal’e gelindikte, iş başka bir temele oturuyor. Arabesk unsurları içinde taşıdığı için eleştirilen Endülüs’te Raks şiirinin başındaki “zil, şal ve gül” kelimelerinin yan yana (yana yana) gelişi gerçekten de bir tesadüf müdür acaba? Ya da “Günler kısaldı. Kanlıca’nın ihtiyarları/Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları” mısralarındaki geçen giden sonbaharlar yaşlanmanın verdiği kederle mi açıklanmalı? Yahya Kemal Akdeniz kültür havzasından bahsederken öncelikle kendi şiirini bir zemine oturtmanın endişesini taşıyordu. Tıpkı bugün Yahya Kemal’i her fırsatta eleştiren İsmet Özel’in yaptığı gibi. Yahya Kemal’in Paris’teki düş kırıklıkları, Paris entelijansiyasının içinde kendine yer bulamamasıyla yakından ilgili midir? Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiiri bunu anlatıyor bize. Çünkü Yahya Kemal kendi vatanında da kendini yalnız hissediyordur.
Bütün bir Tanzimat münevverinin kederi Yahya Kemal’de en azından bir çıkış yolu bulabilirdi. Bunlar olmadı tabii. Ne oldu? Yahya Kemal’deki derin hissiyat bir romanımızın olabileceğini gösterdi bize. Tanpınar’ın neşvünema bulduğu satıh aynı zamanda Hece şiirine de yaradı. Şiirde elitlerin yeri ne kadardır? Peki Haşim’in bir “gurme” olması ve pilava olan düşkünlüğü bizi ne kadar ilgilendirir. Bizi ilgilendiren burada aslında Yahya Kemal’in Park Otel’in ücra odasında fethi gören Üsküdar’ı düşünmesidir. Üsküdar hem fethi gördü hem de yeni Türkçenin ses bayrağını renklendirmeye çabalayan Hececileri.
Özellikle Faruk Nafiz’in Han Duvarları şiiri teknik bakımından faydalandığı Yahya Kemal şiirini eşsiz ufuklara uçurdu. Başka Hececi şairler de var; Kutsi Tecer’in “Nerdesin” şiirinden tutun da Zeki Ömer Defne’nin Ziller Çalacak şiirine kadar Yahya Kemal işler Türkçede. Ah Asaf Halet şiiri. Türkçenin yetimi desek yeri. Ne zamanında gerçek yerini buldu ne de zamanımızda… ‘He’ şiiriyle şiirimize giren gizemci yöntem, mesela daha rock müziğiyle Hindu mistisizmi öğrenilmeden bu ülkede işlenmişti. Asaf Halet’e bir ah da benden. Arada Nâzım var.
Koca Nâzım. Açların Gözbebekleri, Salkım Söğüt, Bahri Hazer şiirlerini düşünün, hatta düşünmeyin tekrar okuyun. Saman Sarısı şiirinin imkânıyla Sezai Karakoç’un Köpük şiirininki aynıdır. Nâzım saçları saman sarısı kirpikleri mavi dediği kadını ararken lokomotif yataklarında, Sezai Karakoç bu imkândan koca bir destan yaratmıştır. N. İlhan Berk’in Manisa Halkevi yayınlarından yayımlanmış Güneşi Yakanların Selamı, ki kendisi hep inkâr etse de, hem Fazıl Hüsnü’nün ve hem de Necip Fazıl’ın selamıyla yazılmıştır.
Sonra İstanbul şiiri var Berk’in, Whitman’a tutunmaya çalıştığı Köroğlu şiiri falan. Niyeyse değersiz artık bu metinler. Behçet Necatigil tam o sırada Barbaros Meydanı şiirini yazıyordur. ‘Evler’ de gelişmektedir bu orta sınıftan şairimizde. Hece şiiri kanalize olduğu yerde tıkanmışken yetişir Necatigil kalın gözlükleriyle. ‘Mumdan kayıklarla ateş denizlerinden geçmek zor’ dizesiyle Galip’e çakılan selam gider gelir Cemal Süreya’ya varır dayanır. Attilâ İlhan’ın Duvar’ı yazmasına ramak kalmıştır. Oysa Ziya Osman Beyaz Ev’i yazmıştır. Cahit Sıtkı ve böyle biteviye demektedir. Baudelaire keşfedilmiştir bile. Sıra Rimbaud’da, Verlaine’dedir, ama vakit vardır daha.
Garip bir gariplik yapar ve huruç eder bir anda. Eskiye tepki göstermek, Nâzım şiirine bir başka açıdan bakmak… Sabri Esat Siyavuşgil * Vasfi Mahir Kocatürk * Yaşar Nabi Nayır * Cevdet Kudret * Kenan Hulusi * Muammer Lütfi * Ziya Osman Saba. Ohoo iş zorlaşıyor galiba. Napalım baştan kabul ettim. Süleyman efendinin nasırı, Niko’nun meyhanesi, Anı şiirleri bir yere koyulmalı ama. Özellikle Perçemli Sokak şiiri… 40 toplumcuları sonra. O kadar yani. Bir belki Haziranda Ölmek Zor. Geceyi ezen tompsonlar hatırına Hasan Hüseyin. Ahmet Arif hatırına Diyarbekir kalesi, yediveren gül kardeşi bir arzu. Yattığın ranza aşkına diye başlatılan koyu dumanlı ve koyu kızıl üniversite evleri. Bu şiirin yaşamasındaki maharet, halk şiirini böylesine ilginç düzenleyebilmesindedir sanırım, sanırsam ve yanılmıyorsam. Yanılmak hakkını elde bulundurarak Ping Pong masası ve Balkon şiirini okumak lazım Sezai Karakoç’tan. Dalga şiirini Süreya’dan; Ece Ayhan’dan Kınar Hanımın Denizleri’ni, Bir Fotoğrafın Arabı’nı. Belki Ülkü Tamer’den Ben Sana Teşekkür Ederim’i ama daha sonra. Soğuk Otların Altında…
Önce Geyikli Gece var. Masa da Masaymış Ha. Bu şiirlerle başlayan yeni insan var. Yakup’un çağrılmamışı, Yekta’nın utanmazlığı, caddelerinden ölümler aşkı Pera’nın geçen bir kadın var faytonla, adı Fikriye ve gibi u. Ama Taha Taha’dır, Hızır’la Kırk Saat geçirilmektedir. Ey yeşil sarıklı ulu hocalar… Halk aşksızsa sokaklar banka dükkânlarıyla doludur denen bir işaret çocuğu ve Berdücesi ile Yedi Güzel Adam. Cahit Zarifoğlu. Bir Gün Mutlaka ve Partizan’la gelen Kan Kalesi’yle devam eden o ses, ben merdi meydan, yani ekmeğin ve kanın gürzü; güllerin bin yıllık mezarını kazıyan adam: İsmet Özel. “ekmeğimizi sirkeye banarız biz/kapı önü nalı gibidir gülümseyişimiz” diyen Hüseyin Atlansoy’a ne demeli; “melanie içeri gel/okyanuslarca tehdit edilmiş bir adamın yanına/makosenleri ve oksijen tüplerini reddedelim/yardım et de şu şarkıyı dinleyelim” diyen Osman Konuk.
”40 şair birden olsam/yazamam bir hevesi” diyen Haydar Ergülen. Kuşkusuz her şiir ve şair bir ses ediniyor bir ses bağışlıyor bize. ”bana düşüyor, her yağmur tanesini/suya götürmek, o serin ırmaklara” Üzülmedim Diyemem, diyor şair. İbrahim Tenekeci. “bir el bir avuçta, geriye doğru yazılmış mektupları anarak/yani ölsek de yaşıyoruz, bir bu üstesinden gelemediğimiz” Hüseyin Akın’dan Buradan Bakınca Gökyüzü şiirini okuyoruz sonra.
”Türkçe bir trene bindirmiş beni bir nöbet/ki kanla incelir doğuda şiir ve neft” Ahmet Murat, Doğu Ekspres. Şiir devam ediyor. Dinmiyor, sönmüyor ateş. Her dize, her şiir bir telaş. İyi şiir okuru, ey esrik kimse, oralarda bir yerlerde misin?
Çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen…
Mustafa Akar
İzdiham
Mustafa Akar
Editor: izdiham » 2023 yazısı bulunmaktadır..
Kategorideki yeniler: |
Yorumlar
Yorumlar onaylandıktan sonra yayınlanır.



