“Sınırlarını Kıran, Sınırlarını Aşan Herkes Daha Mutludur.”

Üsküdar Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Sinirbilim Uzmanı Prof. Dr. Sinan Canan; kendini bilmenin önemini, mutluluk ve beyin arasındaki ilişkiyi ve daha birçok konuyla alakalı düşüncelerini GZT okurlarıyla paylaştı.

Kendini tanımanın ilk yolu nedir? Neden sürekli kendinizi tanıyın diyorum. Bunu ben de çok bilmiyorum ama hepimizin içinde büyüdüğü o ortak kültürde önemli bir söz vardır; ‘Kendini bilen Rabbini bilir.’ Bilgeliğin temeli kendini bilmektir. Sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır. Sürekli insanın kendini bilmesine dayalı bir referans var. Biyoloji öğrencisi oldum. Daha sonra tıp fakültelerinde öğretim üyeliği yaptım. Hep insanı inceledim. Aslında biyoloji bütün canlıları inceler. Ama biyoloji en azından insanın kendisini biyolojik donanımla anlaması için bir çabadır. Başlangıç noktası burasıdır. İçinde yaşadığım dönemin nimeti ile biyolojinin çok hızlı ilerlediği bir zaman diliminde bu işlerle ilgilenmeye başladım. Şu anda öyle bir dönemde akademisyenlik yapıyorum. Bir de bana yolda insanı insan yapan, insanı diğer canlılardan ayıran beyin denen muhteşem bir donanımla uğraşma fırsatı bahşedildi. Bunların hepsine ve yolda öğrendiklerimle neler yaptığıma baktığım zaman hayatımda ne kadar avantaj varsa bu avantajların kendime dair biyolojik donanım bilgisinden geldiğini fark ettim. Mesela; bir cep telefonu alırsınız. Kullanım kılavuzunu ve özelliklerini ne kadar bilirseniz ondan o kadar istifade edebilirsiniz. Ama bugün çoğu insan bunlara hiç bakmadığı için ellerinde uzay teknolojisi varken sadece fotoğraf çekip, mesaj atıyorlar. Böyle bir kısıtlı kullanıma girmemek için insanın kendini iyi bilmesi lazım.

İnsanların bedeni iyi kullanmaktan veya sağlıklı yaşamaktan daha mühim bir sorunu var. O da şudur; ‘Benzersiz bireyler olarak biz bu dünyaya ne yapmaya geldik?’ Bunun da cevabı hiçbir kitapta yazmıyor. Hiçbir üniversite bunu öğretmiyor ya da hiçbir doktor size bunun çaresini söyleyemiyor. İnsanın bunu kendi kendine keşfetmesi gerekiyor. Bana sorarsanız hayat insanın ne için burada olduğunu keşfetmesini gerektiren bir yolculuk.

Din ve bilim çelişir mi? Dinden ne kastettiğinize ve bilimden ne anladığınıza bağlı olarak ‘din ile bilim çelişir mi’ sorusunun cevabı çeşitlilik gösterir. Benim anladığım şekilde ise aralarında çelişki olması mümkün değildir. Çünkü ikisi de insanın bilme faaliyetlerinin doğal araçlarıdır. Din, inanç ya da ezoterik literatür olarak düşünürsek insanın kesinlik ihtiyacını karşılar. Bu dünyada neden varız sorusunun cevabını ne bilimden bulabilirsiniz ne de dünyevi başka bir daldan bulabilirsiniz. Bunlar bize dünya hakkında bilgi verir. Ama o kesinlik ve amaç duygusu, bu tip alanlarda vardır. Mesela; inançlarınız, yaratıcınız ile olan içsel bağlantınız size bir camın nasıl davrandığını söylemez. Bunun için bilim yapmanız lazım. Dış dünya ile olan iletişiminizde bilgiye dayanmanız lazım. Bilgi, bilim ve bugünkü diğer dallar bunun aracıdır. Yine aklınızın işleyişi üzerine yapacağınız her türlü idman her türlü çalışma felsefe dediğimiz bir disiplin alanına girer. Bu felsefede inançlarınız yanıltıcı olabilecek taraflar içerebilir. Siz kendi yargılarınızla kendi dar görüşünüzle ya da yetiştiğimiz çevrenin size verdiği kodlarla bir şeylere yanlış inanabilirsiniz. Öyleymiş gibi zannedebilirsiniz ama felsefe ve yanında bilgi bunları düzeltici bir etki yapar. Böyle baktığınızda ve benim tarif ettiğim gibi tarif ettiğiniz de zaten hepsi aynı şeydir. İçinde yaşadığımız gerçekliği değişik yönlerle anlamlandırma çabasıdır. Ama tarihsel olarak bu ütopyayı yaşamadığımız çok aşikârdır.

sinancanan (@SinanCanan) | Twitter

Birkaç yıldır dini inançları nedeniyle bilgiye mesafeli olan insanlara bilimi anlatamaya çalışırken bilimsel bilginin başarısı nedeniyle ve dini inancın bundan uzak tutulması gibi tarihsel tecrübeyle dini tecrübeden uzak duran insanlara da dinin bir öcü olmadığını anlatmaya çalışmak gibi garip bir işle uğraşıyorum.

Çok kavga çıkıyor. Bu konular insanların yumuşak karnı olan bir meselelerdir. Bu konuda fikir beyan ettiğinizde insanlar çok hızlı bir şekilde bunu bir dayatma olarak algılayabiliyorlar. Hâlbuki ben sadece bir düşünme yönetimi teklif etmeye çalışıyorum. Çünkü ben öyle düşünüp rahat ediyorum. Siz de rahat etmek istiyorsanız böyle düşünün diyorum.

“İnandığım dinin ana kitabı Kuran-ı Kerim’e, bir Müslüman olarak çıplak gözle baktığınızda bize devamlı dünyayı işaret eden bir metin görürsünüz. Bize devamlı dışarıya bakmamızı söylüyor. Ama bugün başta ilahiyatçılar, müfessirler, Kuran bilgisi ile uğraşan insanlar sadece sayfalara bakıyorlar. Metinlere bakıp oradaki kelime köklerinden, tarihsel olaylardan anlamlar çıkarmaya çalışıyorlar. Bu birinin telefonunu istihbarat amacı ile dinleyip ne söylediğine hiç dikkat etmemeye benziyor. Hâlbuki Kuran’ın söylediği bir şey var. Çok açık net birtakım yönlendirmeleri, tavsiyeleri, emirleri, yasakları var. Biraz bunlara bakabilsek ve bu metinde ki anlaşamadığımız noktaların çözümünün dış dünyada, tabiatta, evrende gizlenmiş bizzat Kuran ifadesiyle yaratılmış ayetler olarak nitelenen bu yaratılmışlarda olduğunu göreceğiz. Bizzat gözümüzü çevirip bakarsak bir şeyler göreceğiz.”

Bilim bunu yapıyor. Şimdiye kadar bütün inananlar ve din mensupları bilimden ve bilgiden çok uzak düştükleri için dinden daha seküler daha la-dini bir görüşün elinde araca dönüşmüş. Tabii böyle olunca dindarlarda kendi kabuğuna çekilip dünyevi bilgi ile tamamen alakalarını kesmişler. Şu anda dünyada yaşanan sorunların bir kısmının bundan kaynaklandığını düşünüyorum. Sanıyorum ben ömrümün sonuna kadar bu işle uğraşamaya devam edeceğim. Benden sonra da bu iş ile uğraşacak arkadaşları yetiştirmek üzere de her türlü ortamı oluşturmaya da gayret ediyorum.

Mutluluk ve beyin arasında nasıl bir ilişki vardır? Mutluluk bu zamanın en tanımsız sloganlarından bir tanesidir. Mutluluğun ne olduğunu kimse doğru düzgün tarif edemiyor. Bunun için bir psikoloji dalı bile kuruldu. Pozitif psikoloji dediğimiz bir alan var. İnsanın kendinden hoşnut olma halinin nasıl sağlanabileceği ve sürdürebileceği üzerine bir meseledir. Bugünün dünyasında bu kadar mutluluk lafı geçiyorsa mutlulukla ilgili bir sorunumuz olduğu aşikârdır. Nasıl ki tutsak toplumlar sürekli özgürlükten bahsederse mutsuz toplumlarda sürekli mutluluktan bahsederler. Dediğin gibi çok stres altındayız. Eğer o gözle bakarsak bunun da çok temel çok anlaşılabilir bir sebebi var. Biz biyolojik canlı olarak 300.000 senedir dünyadayız ama şu 100 senedir hepimizin bir şekilde tahayyül edeceği teknolojik ve medeni değişim bizi tarihimizde hiç görmediğimiz bir ortama soktu. Bu bizim tercihimiz ile yapılmış bir şeydir. Bu teknoloji, bu binalar, bu şehirler, bu iletişim, haberleşme her şey bizim tercihlerimiz sonucunda oluştu. Ama biz bu teknolojik tercihleri 19. yüzyıldan itibaren yaparken insanı tanımıyorduk, insanın ne olduğunu bilmiyorduk. Bazı bilim insanları ve felsefeciler bizi insanın ne olduğuna dair defaatle binlerce yıldır uyarıyorlar. Koskoca tasarruf literatürünü bunun üzerine kuruludur. İnsana ne olduğunu hatırlatma üzerine bir gelişim alanıdır. Her dinde her kültürde böyle bir şey var.

Sinan Canan - 帖子 | Facebook

İnsan sanayileşmeden sonra ne olduğunu unuttu. Verime, hıza ve kâra odaklandı. Böyle bir sistem kurduk. Eğer biz biyolojik canlı ve manevi ihtiyaçları olan bir canlı olarak ne olduğumuzu keşfedebilirsek bu stresin sebebini de mutluluk denen şeyi neden çölde bir serap gibi kovaladığımızı da anlarız.

Böyle tuhaf bir şeydir. İstediklerini karşılamaya yetmiyor. Ben de formülü yok. Fakat nasıl bir canlıdır bu diye baktığınız zaman insanı mutlu eden şeylerin çok basit olduğunu görüyorsunuz. Bir kere biyolojisinin dayattığı kurallara göre yaşamak zorundadır. Biyolojisinin dışında yaşayamaz. Benim o yüzden bir sonraki kitabımın ismi “İnsanın Fabrika Ayarları” olacak. Adına fabrika ayarları dediğimiz tekâmül ayarlarımızı ne kadar iyi bilirsek kadar iyi yaşayacağımızı savunuyorum ve bu işin biyolojik kısmıdır. Bir de insanın manevi bir kısmı var. Bu kısmın da en önemli biyolojik kaynağı zayıf, çırılçıplak bir canlı olan insanoğlunun hayatta kalması için ortamı değiştirmesi gerekiyor. Böyle bir zorunluluğu var. Ortamı değiştirmesi için de bunun içerisine bir güdü olarak yerleştirilmiş olması lazım. İnsana bakıyorsunuz sınırlarını kıran, sınırlarını aşan herkes daha mutludur. Belki zorluk çekiyor, parasız kalıyor, aç kalıyor, hasta oluyor ama mutlu oluyor. Kendini gerçekleştirmiş hissediyor. İnsanın bu koşullarda bu standardize edilmiş eğitim, işler, maaşlar, tatiller gibi bir ortamda oku diplomanı al, işe gir çalış, emekli ol, ölümü bekle ve öl şeklindeki bir döngüye oturmayacağı aşikârdır. İnsan burada yaşayamıyor.

Bir insan esnaf olacaksa neden üniversite okumalı bunu anlamıyorum.

Emr-i hak vaki oluyor ve çoğu şeyi yetiştiremiyoruz. Herkes üniversite okumalıymış, herkes üniversite profesörü olmalıymış gibi bir kafamız var. Ben bir insan esnaf olacaksa neden üniversite okumalı bunu anlamıyorum. Otursun ticaret yapsın, ticaret alanda, gerçek hayat içinde öğrenilecek bir şeydir. Uluslararası ilişkiler okuyorsunuz. Akademik çalışma yapacaksınız. Ama uluslararası ilişkiler gidip ulusların arasında gezerek öğrenebileceğiniz bir şeydir. Çünkü bugün sizin öğrettiğiniz teori iki yıl içinde çöker, dünya bu kadar hızlı değişir. Maalesef eğitim de değişime adapte olamayan bir şeydir. Kurumlar için çok söylenen bir şey var; kurum içindeki değişim dışarıdaki değişimin hızından düşükse bu kurum batacaktır. Geçtiğimiz yüzyılın ortalarında şirketlerin ortalama ömrü 65 yılken bugün 15 yıla düşmüş durumdadır. Bu kadar hızlı bir değişime artık şirketlerde dayanamıyor. Şu anda dünyada bildiğimiz teknoloji devleri kendi ürünlerini yok etmeye çalışıyorlar ki bir sonraki dalgaya yeni inovasyon yapabilsinler. Çünkü başarılı ürünleri onları bağlıyor ve değişime adapte olmaktan onları alıkoyuyor. Böyle bir durumda eğitime bakalım; şu anda neredeyse aynı şekliyle benim babamın küçüklüğündeki eğitim benim çocuklarımın başına geliyor. Ben eğitimin zararını minimize edecek yöntemler üzerine çalışıyorum. Eğitimi daha iyi bir hale getirmek ayrı bir konu, ben eğitimin zararlarını en aza indirecek çalışmalara yapmaya çalışıyorum. Bunu özellikle üniversitede gençler üzerinde yapıyorum. Çünkü birçoğumuz kendimizi neden orada olduğumuzu bilmeden eğitimin içinde buluyoruz. Sormadığımız sorulara cevaplarla dolduruluyor kafamız. Bize merak etmediğimiz bir sürü şey boca ediliyor. Bir süre sonra bütün öğrencilerin sorduğu o mükedder soruyu daha küçük yaşlarda hepimiz sormaya başlıyoruz ve ben sormayan birini görmedim.

Ben Isaac Asimov’u çok severdim. Isaac Asimov 1930-1940’lı yıllarda yazdığı efsanevi romanlarla hala okunan bir insan. Isaac Asimov, Arthur Clarke gibi insanlar geleceği hayal edebildikleri için Batı medeniyeti geleceği inşa etme cesaretini bulmuştur. Stanley Kubrick, Arthur Clarke’ın 2001 uzay macerasını 1968-69’da çektiği zaman insanların zihinleri açıldı. Uzay yolculuğu, yapay zekâ, bilgisayarla-insan ilişkisi konusunda daha ortada doğru düzgün bilgisayarlar yokken insanların zihnini açan bir şeydi bu tarz bir edebiyat. Bu insanlara cesaret geldi. O yüzden şu anda Amerika’da bir çocuk uluslararası uzay istasyonunda 6 tane astronotun ve 1 tanesi de Amerikalı olan 6 kişinin yaşamasını garipsemiyor. Ama bizim bundan haberimiz bile yok. Bizim dünyamızda uluslararası uzay istasyonu map küresi yok. Küçüklüğümden beri bir takıntım var. Geleceği hayal etmeyen geleceği inşa edemez bunu biliyorum. Neden bu insanlar geçeği hayal etmiyorlar? Çünkü bu insanları çok fazla sorunlarla boğuşturuyoruz. Ben de dedim acaba birkaç tane çatlak arkadaş yok mudur bu işlerle uğraşan. İki sene evvel (n)beyin diye bir organizasyonum vardı. Bu da bilimi anlat organizasyonudu. Onunla beraber Türkiye çapında bir bilim kurgu yarışması başlattık. Birkaç hikâye gelir biz de bunları yayınlarız dedik. Sonucunda 160’ın üzerinde öykü geldi. Farklı ülkelerden de geldi. Türkçe konuşan ve Türk kökenli olan insanlardan da geldi. Aklımız durdu, öyle şeyler yazılmıştı ki hepsi çok güzeldi. Kitaba bakınca görecekler çok kaliteli öyküler geldi. Seçmekte anormal zorlandık. Murat Menteş, Barış Müstecaplıoğlu gibi birçok arkadaşın dâhil olduğu bir jürimiz vardı. Onlar aralarından zorlanarak bir seçki yaptılar. Bunların arasında birkaç kitabı olan arkadaşlar vardı. Sağ olsunlar o kitaplara rağmen bize hikayelerini gönderdiler. Benim de gurur duyduğum işlerden biri olarak kitaplaştırmak banan nasip oldu. Bu öyküleri bir araya getirdik. 21 tane öykü var. Neden 20 değil diye soruyorlar. Çünkü 8. öyküyü bölüştüremedik. Puanlama sonucu iki öykü 8. sırayı paylaştı. 20 öykü seçecektik ama 21 oldu. Gerçekten biz buradan müthiş bir mesaj aldık. Yapılabileceğini söyler, ortam açarsanız burası hiçte bir şeylerin yapılamadığı bir ülke değil. Yeterince kalabalığız. 25 milyon gencimiz var. Birçok Avrupa ülkesinin toplam nüfusundan daha fazlayız. Burada anormal bir potansiyel var. Ben bu işe inşallah devam edeceğim. Hatta yapabilsem senede 2 kere yaparım. Herkese de tavsiyem özellikle genç arkadaşlara yazarlık yeteneğinizden edebi yeterliliğinizden ya da hayal gücünüzden bağımsız olarak kendi geleceğinizi ya da dünyanın geleceğini hayal edip bir şeyler karalayın.

Geleceği hayal etmeyen geleceği inşa edemez.

Çünkü bunu insanlar bir dönem yaptılar ve biz şu anda onların hem medeniyette hem teknolojide hem bilimde hayallerini yaşıyoruz. Ama diyorum; ‘Farklı bir mayadan beslenen insanlar da bir hayal kursa ve onların hayalleri de yarını şekillendirse fena mı olur?’ Bence güzel olur. Biz artık geçmişle uğraşmayı ve şu hamaseti bırakıp gözümüzü ileriye çevirsek çok iyi şeyler olacak gibi geliyor. Bunda beni hızlandıran bir tecrübeyi de paylaşayım sizinle;

“Beni bir programa çağırdılar. Siyasetle ilgilenen gençleri bir araya toplayan ‘Yarının Liderleri’ diye bir program vardı. Yüzlerce genç vardı. Ben de gittim onlara kaos teorisi karmaşık bir gelecekte bilim ne olacak diye bir konu anlattım. Konuyu anlattıktan sonra bir kaç arkadaş yanıma geldi. Dediler ki; hocam sen bütün düzenimizi bozdun. Ayarlarımız gitti. Neden, o kadar kötü bir şey anlatmadım, dedim. Biz burada 10 gündür eğitim alıyoruz. Sen son gün geldin. Biz 10 gündür Osmanlı’yı dinledik, Cumhuriyetin ilk dönemini dinledik, Menderes’i dinledik, Türkiye’nin demokrasi tarihini dinledik. Sen geldin gelecekten bahsettin bizim program kaydı dediler. ‘Çocuğum bu programın ismi nedir?’ dedim. Yarının Liderleri dediler. ‘Neden dünle bu kadar vakit harcıyorsunuz?’ dediğimde çocuklar biz de bilmiyoruz dediler.”

Biz geçmişten deneyim alalım ama yarını düşünmedikten sonra yapamazsınız. Hep geçmişin gölgesinde kalmaya devam edersiniz. Bugün bu cesaret var. İnsanlar yarını düşünüyorlar. Ben bile ne kadar ömrüm kaldı bilmiyorum ama uzun erimli düşüncelerim var. Onları en azından ben burada olmasam da birileri yapar diye düşünüyorum. Lütfen geleceği şekillendirme cesaretimiz uyandıralım. Çünkü başka türlü ayakta duramayacağız. Tabi bunları biraz daha bilgi tabanlı yapmanın bir zararı yoktur. Önce kendimiz sonra dünyayı bilerek bu kurguları çok daha isabetli yapacağız. Çünkü 3,5 milyar yıllık Ar-Ge’nin sonucu olarak burada bulunuyoruz. 3,5 milyar yıllık biyolojik tarih demek büyük bir bilgelik demek bunu bilmeden giriştiğiniz her manada yenileceksiniz. Galip gelmeniz mümkün değil. Tabiat sizi siler yerinize yeni bir tür getirir. Bunu daha önce defaatle yapmıştır. O yüzden efendi olalım. Kendimizi ve ne olduğumuzu bilelim ondan sonra kaptırıp gidelim. İnsana her şey amadedir ama onların ve kendimizin ne olduğunu bilirsek.

Cihan Damla
“İZDİHAM

İzdiham'ın 47. Sayısı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Büyük bir heyecanla beklediğimiz yeni sayıda ”Yaşar Ercan, Gündüz Vassaf, Gökhan Özcan, Yankı Yazgan, Ali Ayçil, Elif Aşiran, Dilek Kartal, Bülent Parlak, Turan Karataş, Seda Nur Bilici, Ahmet Aslan, Sulhi Ceylan, Sümeyye Dursun, Rümeysa Kocaman, Abdullah Harmancı, Hüseyin Hakan, Cüneyt Gönen, Yasin Kara, Ahmet Enis Gürcan, Akın Akaoy, Onur Bayrak, Bekir Şamil Potur, Enes Aras, Mustafa Toprak, Faruk Sarıkavak, Tuğba Karademir, Halil Ecer, Vedat Milör” gibi isimlerin metinlerine yer veriliyor.

Bir Cevap Yazın