Lokman Baybars, Maryam Afshari ile Konuştu
Bir Kadın, Bir Ödül, Bir Direniş: Maryam Afshari’nin Altın Palmiye Yolculuğu
Maryam Afshari

Lokman Baybars: Maryam Hanım, öncelikle sizinle röportaj yapma fırsatı bulduğum için çok mutluyum. Sizin de rol aldığınız, Cafer Panahi’nin “Sadece Bir Kazaydı” (It Was Just an Accident) filmini ve etkilerini yakından takip ettim. Hatta geçtiğimiz günlerde İzdiham Dergi’de film üzerine bir analiz kaleme aldım.
Panahi’nin bu filmi, ilk bakışta bir intikam gerilimi gibi görünse de aslında İran’daki otoriter rejimin yarattığı travmayı, adalet arayışının karmaşıklığını ve Hollywood’un dayattığı “temiz intikam” anlatısını kökünden sorgulayan dev bir politik duruş. Özellikle filmin gizlice çekilmiş olması, post-prodüksiyonunun Fransa’da tamamlanması ve Panahi’nin, filmi tanıtmak için yurt dışındayken İran’da gıyabında tekrar mahkûm edilmesi, filmin kendisini bir direniş eylemine dönüştürüyor.
Sizin bu filmdeki performansınız, özellikle gizli çekimlerdeki doğal duruşunuz, filme ayrı bir gerçeklik katmıştı. Bu doğallık, aslında filmin politik duruşuyla da örtüşüyor: Kamera unutulduğunda, hayatın kendisi akıyor ve rejimin dayattığı yapaylık çöküyor. Sizinle röportaj yapmak istediğimde kaygılarım vardı; ama bu kaygı, röportajı kabul edip etmeyeceğinizle ilgili değildi. Siyasi bir baskı altında olduğunuzu ve bazı sorunlar yaşadığınızı hissediyordum. Bunca riski göze alıp röportajı kabul ettiğiniz için size ayrıca teşekkür ederim.
Yaşam öykünüze baktığımda, kariyerli bir sporcusunuz… İran’da karate camiasındaki konumunuz neydi? Ve özellikle merak ediyorum: Bu filmdeki deneyiminiz hem oyunculuk kariyeriniz hem de kişisel olarak size neler hissettirdi? Filmin sansüre karşı verdiği mücadele ve gizli çekim süreci hakkında neler söylemek istersiniz?
Maryam Afshari: Lokman Bey, bu güzel sözleriniz ve hassasiyetiniz için asıl ben teşekkür ederim. Öncelikle Türk sinema severlere ve kıymetli İzdiham okurlarına selam ve saygılarımı sunarım.
“Basit Bir Kaza” filmindeki performansıma dair yorumlarınız beni çok duygulandırdı. Gizli çekimlerin doğallığı, aslında o anları gerçekten yaşadığımız içindi; kamera bazen unutuluyor ve hayatın kendisi akıyor. O yüzden bu samimiyetin filme yansıması benim için de çok kıymetli. Kaygılarınızı anlamakla birlikte, söyleyecek sözü olan herkes gibi ben de sesimi duyurabilmek için buradayım. Evet, bazı riskler var ama doğru bildiklerimi anlatmak, susmaktan daha önemli…
Tahran doğumluyum. Beden Eğitimi, yani Hareket Bilimi alanında yüksek lisans mezunuyum. Spor hayatımın merkezinde her zaman karate oldu. Şitoryu stilinde yedinci dan sahibiyim, aynı zamanda seçkin antrenör ve ulusal seçkin hakemim. Federasyon bünyesinde, Hakemler Kurulu sekreteri ve müsabakalar düzenleyicisi olarak görev yapıyordum. Spor, hatırlayabildiğim kadarıyla hayatımın en önemli parçasıydı ve her zaman bu alanda çalıştım.
L.B: Kariyerinizde bir dönüm noktası yaşadığınızı ve federasyondan ihraç edilme nedeninizi uluslararası basından takip ettiğim kadarını biliyorum. Bu süreci bizimle paylaşır mısınız? “Basit Bir Kaza” filmi ve Cannes Film Festivali sürecinde neler yaşandı?
M.A: Maalesef, evet. Sinema da spor gibi çocukluğumdan beri hayatımda olan bir tutkuydu. “Basit Bir Kaza” filminde yer aldım ve ardından Cannes Film Festivali’ne katıldım. Orada, İranlı kadınlara zorunlu kılınan başörtüsü olmadan bulundum. İran’a döndüğümde, işte bu nedenle federasyondan ihraç edildim ve mesleğimi icra etmem yasaklandı. Böylece hem spor kariyerim hem de sinemaya olan ilgim nedeniyle cezalandırılmış oldum.
L.B: Çok zor bir süreç geçirdiğinizi anlıyorum. Bu zorluklar içinde Türkiye’ye ve Türk sanatına olan ilginizden söz ediyorsunuz. Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerini sevdiğinizi söylediğinizi biliyorum. Özellikle Beren Saat hayranısınız. Bunları sizin tarafınızda bu kadar özel kılan nedir?
M.A: Çocukluğumdan beri Türkiye ve Türk sanatçılarına aşinaydım ama Beren Saat gerçekten çok farklı. Onun oyunculuğunu, seçtiği rolleri ve karakterlere kattığı derinliği çok seviyorum. Özellikle “Fatmagül’ün Suçu Ne?” ve “Atiye” dizilerindeki performansları bence birer oyunculuk şaheseri. Onun bu kadar güçlü ve etkileyici olması, benim için sadece bir oyuncu olmanın ötesinde bir anlam ifade ediyor. Umarım bir gün kendisiyle tanışma fırsatım olur.
L.B: Nuri Bilge Ceylan… İranlı birçok yazar şair ve sinemacı dostum var, hepsi de Nuri Bilge Ceylan’ı severler. N.B.C hep takdir edilen bir yönetmendi. Ancak İran’daki bir festivale katılması… sanırım biraz, sanatçı çevresinde tepkilere neden oldu. Bu konuda sizin canınızı sıkan şeydir?
M.A: Nuri Bilge Ceylan’ın sinemasına, özellikle “Ahlat Ağacı” filmine hayranım. Çağdaş sinemada onun çok özel ve ayrıcalıklı bir yeri olduğunu düşünüyorum. Ancak devlet kontrolündeki Fecr Film Festivali’ne katılması, bu festivalin İran halkına ve sanatçılarına karşı tutumunu bilen bizler için büyük bir hayal kırıklığı oldu. Keşke orada yer almasaydı. Bu kararı, İranlılar arasındaki popülaritesini ne yazık ki oldukça etkiledi.

L.B: Sorularım politik olacak. Sayın Maryam Afshari, İran sinemasında kadın başörtüsü kullanımı konusunda son yıllarda bir değişim gözlemliyoruz; artık pek çok filmde kadın oyuncular başörtüsüz görünebiliyor. Bu değişimin ardında ne var? İran sinemasında kadın oyuncular artık daha mı özgür, yoksa …
M.A: İran’ın ana akım sinemasında, yani yaygın sinemada ve filmlerin Kültür Bakanlığı ile devlet izinlerine tabi olarak yapıldığı yapımda, kadınların başörtüsüz çalışmasına izin verilmiyor. Kadınları zorunlu başörtüsüz gösteren filmler, gizlice ve Kültür Bakanlığı ile devlet izinleri olmadan yapılan İran bağımsız sinemasına ait. Bunlar aslında İslam Cumhuriyeti yönetimine göre yasaldışı sayılıyor ve genellikle filmin yapımında yer alanların meslekten men edilmesiyle sonuçlanıyor. Bu durum, sansüre karşı olanlar için pek önemli değil ve onlar yeraltında işlerini yapmaya devam ediyorlar. İran’da bu bağımsız ve izinsiz sinema anlayışının kurucusu ise bizzat Bay Cafer Penahi’dir. İran sinemasının uluslararası alandaki başarılarının çoğu da işte bu bağımsız sinemaya aittir ki bu da sansüre karşı olan sanatçılarla İslam Cumhuriyeti hükümeti arasındaki büyük uçurumun göstergesidir. Başörtüsü, rejimin kırmızı çizgisi ve kimliği olmuştur ve İran bağımsız sineması bu kırmızı çizgiyi aşarak rejime karşı muhalefetini göstermiştir.
L.B: İran’da film setlerinde kadın çalışan oranının çok düşük… Bu erkek egemen yapı içinde, bir kadın olarak kendi sanatsal vizyonunuzu kabul ettirmek nasıl bir deneyim?
M.A: Genel olarak İranvari ideolojisiyle yönetilen ülkelerde kadınların tüm mesleklerde varlığı zorlu ve meşakkatlidir. Ancak günümüzde, özellikle Kadın, Yaşam, Özgürlük protestoları ve İranlı erkeklerin kadınlarla dayanışmasından sonra koşullar büyük ölçüde değişti ve erkeklerin yardımıyla kadınlar daha güçlü bir varlık gösteriyor. Yine de ideallere ulaşmak ve kadınların erkeklerle eşit koşullarda var olması için daha çok yol var. Ancak aydın kadın ve erkeklerin mücadelesiyle, bu ideolojiden uzak bir şekilde… Bu imkânsız değil.
L.B: Tüm bu engellere rağmen uluslararası başarı, sizin için kişisel bir zafer mi, yoksa Afshari’nin de temsil ettiği İranlı kadınların sessiz mücadelesini dünyaya duyurmanın bir yolu mu?
M.A: İranlı kadınların başörtüsüz olarak uluslararası sahnelerde yer alması, İran’ın yönetim ideolojisine atılmış güçlü ve kararlı bir yumruktur ve İranlı kadın ve erkeklerin sansüre karşı mücadelesinin göstergesidir.
Kişisel başarı benim için çok keyifli ve rüya gibiydi ancak bundan daha önemlisi, İranlı kadının gerçek yüzünü uluslararası düzeyde zorlama ve sansür olmadan gösterebilmekti. İslam Cumhuriyeti temsilcilerinin bu 47 yıldır sergilediği, İranlı kadınların gerçekliğinden uzak bir tablodur. İranlı kadınların gerçek yüzünü Hadis Pakbatman (Gülruh rolünün oyuncusu) ile birlikte gösterebildiğim için mutluyum ve gurur duyuyorum.

L.B: Batılı izleyicilerin size bazen sadece “baskıcı rejimin kurbanı” olarak baktığını düşünüyor musunuz? Sanatınızın bir “siyasi sembol”e indirgenmesiyle nasıl mücadele ediyorsunuz?
M.A: Maalesef İslam Cumhuriyeti’nin varlığı nedeniyle İran sanat ve kültürünün gerçek yüzü 47 yıldır dünyaya gerçek dışı bir şekilde gösteriliyor. Ancak bugün, özellikle sanat alanında bu sansürle mücadele eden cesur bireyler var.
Bugünün İranlı kadını, baskıcı rejimin kurbanı değil, aksine kadın düşmanı İran rejiminin kâbusu haline geldi. Bu mücadelenin bir parçası olabildiğim için mutluyum.
Bugün ben ya da herhangi bir diğer savaşçı bir sembol değiliz; biz İran kültürünün bir nişanesiyiz.
Kendimle ilgili olarak şunu söyleyebilirim: Belki filmin gösteriminden önce, Cannes kırmızı halısında başörtüsüz göründüğümde siyasi bir semboldüm. Ancak filmin gösterimi ve filmin mesajından sonra sergilenen, İran’ın şiddet karşıtı kültürüydü. Baskı, zulüm ve cinayetten bahseden ama mesajı İran kültürü ve İran halkı olan bir film: Biz rejim gibi baskıcı ve şiddet yanlısı olmamalıyız, şiddet döngüsü kırılmalı.
İşte bu noktada sanatımız siyasi bir sembole indirgenmiyor, dünyaya bir mesaj iletiyor ve dünyayı barışa teşvik ediyor. Tıpkı birkaç hafta önce tüm dünyada gördüğümüz İran diasporasının Şir ü Hurşid (Aslan ve Güneş) Devrimi’ndeki yürüyüşü gibi. İran milletinin kültürü, İslam Cumhuriyeti’nin bu 47 yıldır dünyaya dayattığı şeyden çok çok farklı. Dünya, bizim kültürümüzü İran bağımsız filmlerinde ve Şir ü Hurşid Devrimi’nde gördü.

L.B: Baskı altındasınız… Ülkem bu süreçlerden geçti. Sizi anlamakta zorlanmıyorum. Film üzerine konuşmak istiyorum Sayın Afshari. “Sadece Bir Kazaydı” filminde bir düğün fotoğrafçısını canlandırıyorsunuz. Elinizdeki iki fotoğraf makinesiyle hem mutluluğu hem de acıyı kayıt altına alan bir karakter bu. Sizce bir fotoğrafçının objektifinden bakmak, bir oyuncu olarak hayata bakışınızla nasıl bir paralellik taşıyor? İran’da bir kadın sanatçı olarak, tanıklık ettiğiniz mutlulukları ve acıları kaydetmek, onları görünür kılmak size nasıl bir sorumluluk yüklüyor?
M.A: Günümüz dünyasında savaşın araçları geçmiş yıllara göre çok farklılaştı. Eskiden silaha karşı sadece kalem vardı; ama bugün modern dünyada kamera, kalemden daha etkili bir rol oynayabilir. Özellikle bugünlerde İran’da, İslam Cumhuriyeti’nin baskı ve cinayetleri karşısında, tarafsızlığını ilan eden ancak tüm haberleri İslam Cumhuriyeti lehine sansürleyip yönlendiren büyük kanalların çarpıtma ve sansürü karşısında, biz kendi kameralarımızla haberlere ve silahlara karşı savaşmakla yükümlüyüz. Tıpkı 18-19 Ocak’taki İran protestolarında olduğu gibi, doğru haberler internet kesintisinin ardından İran halkının kamerasından dünyaya iletildi. Bugün biz aynı kameralarla baştan aşağı silahlı bir yönetime karşı savaşıyoruz ve işte bu kameralar bizim gücümüz…
L.B: Filmdeki en çarpıcı sahnelerden biri, karakterinizin Eghbal’ı sorguladığı an. Vahid’in başaramadığı itirafı, bir İranlı kadın olarak siz alıyorsunuz. Bu sahne, İran’ın aydınlık geleceğinin, sizin canlandırdığınız gibi güçlü kadın temsillerinde kendini açığa çıkaracağına dair bir umut olarak okunabilir mi? Sayın Afshari, bir kadın oyuncu olarak bu tür sahnelerin toplumsal dönüşüme katkısı var mı? Ya da olacak mı?
M.A: Kadınlar, İran’daki 47 yıllık yönetim boyunca sürekli baskı gördü ve aşağılandı, ancak tüm bu süre boyunca her zaman kadın düşmanlığına karşı mücadele ettiler. Kadınların yanında bu baskılara karşı savaşan ve kadınları destekleyen erkekler de oldu. Bu umut, Kadın, Yaşam, Özgürlük Devrimi’nden bu yana daha da belirginleşti ve bugün küresel bir çığlığa dönüştü. Bugün kadınlar baskıdan korkmuyor ve haklarını haykırıyor. Kadınlar artık yalnız değil, erkekler omuz omuza kadınlarla baskıya karşı duruyor. Kadınlar toplumun anneleri ve ilk eğiticileridir; özgür ve cesur bir nesil yetişmesi için özgür ve cesur kadınlara sahip olmalıyız. Yönetmenin, son itirafı sorgucudan alacak kişinin bir kadın olmasını istemesinin önemi de bu olsa gerek. Etkili olan ve beğeni toplayan bir sahne yaratabildiğimiz için mutluyum.
L.B: Sayın Afshari, son olarak merak ediyoruz, yeni bir film projeniz var mı? Ve Türk sinema severlerine söylemek istediğiniz bir mesaj var mı?
M.A: Evet, size bahsettiğim bir sinema projesi var ve projedeki yerim kesinleşti. Mart ayı başlarında başlamamız planlanıyordu. Ancak protestolar ve Şir ü Hurşid Devrimi nedeniyle şu an için işe başlama koşulları oluşmadı. Ancak proje kesin, koşullar oluştuğunda başlayacak.
L.B: Maryam Hanım, farklı dilleri konuşuyor olsak da sanatın ortak dilinde buluşabildiğimizi bir kez daha anlıyorum. Uzun süredir devam eden yazışmalarımız boyunca maillerime ve mesajlarıma gösterdiğiniz samimi ve içten yaklaşım, sanki yıllardır aynı sette, aynı zorlukları paylaşmışız gibi hissettirdi. Bu dayanışma duygusu ve samimiyetiniz için size ayrıca müteşekkirim. İranlı arkadaşlarımızın her türlü baskıya rağmen sanatla, sporla üretmeye devam etmesi, elde ettiği başarılar beni gerçekten gururlandırıyor.
Bu uzun ve keyifli söyleşinin sonuna gelirken, size son bir soru yöneltmek istiyorum: Tüm bu yaşadıklarınız, mücadeleniz, bugüne dair umutlarınız ve gelecek planlarınız ışığında, bizlerle ve kıymetli izleyicilerimizle paylaşmak istediğiniz son bir sözünüz, bir mesajınız var mı?
M.A: Size ve bana verdiğiniz bu fırsat için çok teşekkür ederim, minnettarım. Son iki ayda vatandaşlarım, haklı talepleri nedeniyle İslam Cumhuriyeti rejimi tarafından savaş baltalarıyla katledildi. Tutuklamalar ve infazlar devam ediyor. İran üniversitelerinde baskı ve katliam en üst seviyeye ulaştı ve biz çıplak ellerimizle ülkemiz ve hayatımız için savaşıyoruz. İran, bizden yaşama hakkını alan kocaman bir hapishaneye döndü. İran milletinin sesi olun ve biz zafer kazanıp, İran’a huzur ve ihtişam geri dönene kadar yanımızda olun. İran halkı, Türkiye halkını ve Türk kültürünü sever, birbirimize çok yakınız. Şir ü Hurşid Devrimi’nin zaferine, ülkemin özgürlüğüne ve tüm dünyada barışa dair umutla…
İZDİHAM
