7 Nisan 2026

Çiğdem Yazıcı, Fatih Kutlubay ile Konuştu

ile izdihamdergi

Tarih, yalnızca geçmişi anlatmaz; bugünün yaralarını başka bir dilde yeniden kurar.

Fatih merhaba. Günlerin Bin Yıllık Mezarı, Türkiye Yazarlar Birliği tarafından 2025 yılı roman ödülüne layık görüldü. Öncelikle tebrikler. Doğrudan kitabın ortasından bir soru ile başlamak istiyorum. Romanda Kudüs Haçlı Krallığı, Selahaddin Eyyubi ve Tapınak Şövalyeleri gibi tarihî gerçeklikleri, Bilemiler gibi mitolojik ve efsanevi unsurlarla harmanlıyorsun. Tarihî roman türünde hakikat ile efsane arasındaki ince çizginin esnetilmesi, okurun tarihsel algısını ve metnin inandırıcılığını nasıl etkiliyor?

-Merhaba. Çok teşekkür ediyorum. Tarihi kurmacayı geçmişi kullanan veya sadece ele aldığı dönemle ilintili metinler olarak görmüyorum. Bilakis geçmişe bugünün nazarıyla bakan, bugünün diliyle zamansız sorunlara ışık tutacak bir zemin tarihi kurmaca. Kitap özelinde söylersem metin bugüne ait bir sağlık problemi olan Demans veya Alzheimer gibi sorunları tarihin bir döneminde ve o dönemin atmosferiyle ele alıyor. Bunu da anakronizme düşmeden yapmaya çalıştım elimden geldiği kadar. Hal böyleyken konusu tarihte geçen ancak etkisi insanlığın uzun sürecine yayılan, adı zaman içinde değişse de niteliği aynı kalan bir sorunla karşı karşıya kalıyoruz. Mesela kitapta “binlerce kitapla dolu ama kapısı açılamayan bir kütüphane” metaforu var. Yoğun olarak anıları saklamaktan yorulan belleği tanımlamak için kullanılıyor. Aşırı birikimin yarattığı bellek kargaşasını simgeliyor bir yerde. Modern insanın veri bombardımanı altında kendi geçmişine ve özüne ulaşamaması durumuyla da bu metafor arasında bir bağ kurulabilir mesela. Eco’nun vurguladığı gibi tarihi roman yazmak, geçmişi bugünün gözüyle ama o dönemin araçlarıyla yeniden kurgulamaktır. 

Soruya dönecek olursam bugüne ait bir sorunu o günün insanı ile bugünün okurunun algısı arasında bir yere yerleştirmek gerektiğinden hem mitsel metaforları hem de tarihsel hakikate uygun gerçekleri metne dahil ettim. Neticede iki yüzyıl önceye kadar insan, sorunlarına gerçeküstü bir taraftan da yaklaşıyordu. Onların gündelik pratiklerinde gerçek ile gerçeküstünün keskin bir ayrımı yoktu. Tarihin sadece belgelerden değil o dönemdeki insanların inanç ve korkularından (kolektif imgelemden) da oluştuğu fikrini pekiştiriyor bu yaklaşım. Hepsini bir tarafa bırakalım, kurmaca  bir metinle karşı karşıyayız neticede. Dolayısıyla okurun kurmaca anlaşması ile dahil olduğu metinde sadece gerçeküstü ögelere değil tarihsel hakikatlere bile kuşkuyla yaklaşması gerek. Yazarın burada asıl dikkat etmesi gereken ise okurun asgari müşterek tarihi gerçeklik algısına ve kurmaca anlaşmasına hepten savaş açmamak. Bu yüzden türsel melezliği kasten seçtim bu kitapta. Modern edebiyat sınıflandırmasına göre tarihi romanla fantastik- büyülü gerçekçi roman arasında bir yerde. 

Seyyah, unuttuğu anıları ancak onları topladığı mekânlara giderek Aristo’nun sıralama yöntemi ile diriltebileceğine inanıyor. Bu yaklaşım ışığında eseri sadece bir macera romanı değil belki aynı zamanda mekânın ruhu üzerinden yapılan bir içsel yolculuk olarak okumak mümkün mü?

– Mekân vurgusu ile başlayayım: Evet, kitabın seyyah ya da Piyer kadar önde olan bir unsuru da mekân. Kurmaca anlayışımda atmosferden ruhsal aktarıma kadar mekânı araç olarak kullanmayı önemsiyorum. Romanın mekan ile bağına da hem bir seyyah romanı olması hem de zahiri ve batınî bir yolculuğu imlemesi sebebiyle ayrıca dikkat çekilebilir. İnsan için mekanın çok güçlü bir hatırlatma aracı olması beni oldum olası şaşırtmıştır. Daha önce oturduğumuz bir binaya girer girmez anılar canlanır, geçmiş günler karşımıza dikilir. Mekanın bu hatırlatma gücü sayesinde görmeye alışkın olmadığımız bir ruh haline gireriz. Şehirler de keza bize bir ruh hali vadediyor. Seyyahın da farklı zamanlarda aynı ruhu yakalamaya çalıştığını görebiliriz. Bir kokudan bir manzaradan bir esintiden kendisine şifa araması hep bu yüzden. Onun dış dünyada ve anıları arasındaki yolculuğunun mekânsal bağına aynı veçheden bakabiliriz. Seyyah, unuttuğu anıları canlandırmak için Aristo’nun yöntemiyle özlediği şehirlere geri döner. Çünkü anıların aslı o mekânların duvarlarında, kokularında ve rüzgârlarında saklıdır. Şam “yasemin ve aşk”, Kahire “ölüm ve suikast”, Ayzab ise “mahşeri kalabalık” ile özdeşleşerek belleğindeki boşlukları dolduran birer hatırlatıcı aygıta döner. Mekânların bu denli işlevselleştirilmesi, romanda onları durağan bir dekor olmaktan çıkarıp karakterin zihninin uzantısı haline getirir.

Romanda seyyahın tuttuğu binlerce sayfalık defteri yakması ve yazının belleğin ilacı olmadığı iddiası, edebi bir kurmaca içinde metnin kendi varlığını sorgulaması açısından nasıl değerlendirilebilir? Edebiyatın temeli yazmak nihayetinde. Romandaki bu “yazıya güvensizlik” teması kurmaca eserin kendi varoluşsal meşruiyetinin sorgulanmasına yol açmaz mı?

– Aslında çok önemli bir nokta bu. Metindeki iddia, hikayeyi, romanı, edebiyatı hatta bütün yazını karşısına alma potansiyeline sahip. Bir nevi yazıya karşı bir karşı koyuş. Postmodern edebiyatın da desteklediği metni kendi içinde güvenilmez kılan bir yola da işaret ediyor. Metni okurken ona olan güvensizliğin dile getirilmesi bir yerde kendini değilleyen bir anlatı kuruyor. Bu durum, romanın sadece hikâye anlatmadığını, aynı zamanda hikâye anlatmanın ve kaydetmenin ontolojik imkânsızlığını da tartıştığını gösteriyor. Tüm bunlara karşılık ise seyyah hala gittiği yerlere dair notlar alıyor defterine. Çelişki gibi duran bu durum için Piyer’in yaptığı sorgulama ile başka bir noktaya yöneliyoruz. Her şeye rağmen yazmaya muhtacız. Bugün çağın gelişen imkanlarına rağmen bizi yine yazma eylemi kurtarıyor. Veri kaydetmek için yaptığımız eyleme “kod yazma”  diyoruz. Yazı ile ilişkimizi kestirip atmak kolay değil demek ki. O halde metnin içinde yine metne güvenmekten başka çaremiz yok velev ki kendisini inkar etsin. Yine de onun gücünü sorgulayarak ilerliyoruz. Uzaklaşıp baktığımızda ise bize kalanla ya tatmin oluruz ya da olmayız. Mesele bu aslında. 

Seyyah ile Nizar arasındaki çatışmanın bir hikâye anlatma yarışına dönüşmesi, Binbir Gece Masalları’ndaki anlatı yoluyla hayatta kalma motifiyle edebi açıdan nasıl ilişkilendirilebilir?

– Romanın başından beri Binbir Gece için kasıtlı bir anıştırma var. Bunu özellikle yapmak istedim zira son bölüm tamamen hikaye anlatarak kurtulma üzerine kurulu. İlk aklımıza Binbir Gece gelse de anlatarak kurtulma motifi birçok kadim Doğu eserinde de mevcut esasen. Tutînâme veya Kırk Vezir Hikayeleri mesela. Eski metinlerin iskeletini oluşturan bu motifi modern bir tür içinde kullanarak metin boyunca süren ‘hikâyeni anlat, hikâyenle var ol’ vurgusunu güçlendirmeye çalıştım. Şehrazat’ın ya Tutînâme’deki papağanın veya Kırk Vezir’deki şehzadenin ölümden kurtulması için hikâye anlatmasına benzer şekilde anlatıyı bir pazarlık nesnesi ve yaşam mücadelesi haline getiriyor. Bu yüzden romanda hikâye anlatmak aynı zamanda geçmişi aktaran bir araç olmaktan öte karakterlerin kaderini belirleyen, güç dengelerini değiştiren ve hatta düşmanı mağlup eden aktif bir eylem olarak kurgulandı.

Romanın finalinde seçilen son ilginç. Ne tam bir mutlu son ne de trajik. Bu durumu modern roman özelinde karakterin varoluşunu tamamlaması açısından nasıl değerlendirebiliriz?

Roman dediğimiz tür insanın varoluşu ve buna dair kişisel sorgulamaları üzerine inşa edilip bireysel  nazardan insanlığın bir yanını anlama çabasına girişiyor. Karakterler iyi veya kötü anlamda bir seyr-i sülûk izleyip neticede kendilerince bir tekemmül durumuna ulaşıyor. Ya zirveye ya da çukura doğru. İkisinde de romanın içindeki gelişimsel durumu takip ediyoruz okur olarak. Kitapta da seyyahın gittiği son böyle aslında. Kendisi için doğru olarak gördüğü, varoluşunun onu götürdüğü ve kendini tamamladığı yer o son. Bunu yaparak seyyah varlığının zirvesine çıkıyor. Metnin sonu benim kitabın tamamını düşündüğümde en sevdiğim yerlerden birisi bu yüzden. Birçok kez de üzerine konuştum. Yine tekrar edeyim: Bu kitap için aklımda olan hiçbir son mevcut halindeki kadar tatmin etmemişti beni. 

Fatih, çok teşekkürler. Romanının yolu açık olsun. Nice güzel metinlere.

Ben de size ve İzdiham’a teşekkür ediyorum.  

İzdiham Dergi

Hepimiz Ölecek Yaştayız