11 Şubat 2026

Yavuz Demir, İki Anlatım Dili Arasında: Sinema ve Edebiyat

ile izdihamdergi

 Edebiyat ile sinema arasındaki ilişki üzerine düşünmek, yalnızca iki sanat dalını karşılaştırmak değildir; aynı zamanda insanın dünyayı kavrayış biçimlerini sorgulamaktır. Çünkü anlatı dediğimiz şey, özü itibarıyla bir olaylar dizisinden çok daha fazlasıdır. Anlatı, insanın yaşadığını anlamlandırma çabasıdır. Bu çaba bazen kelimelerle kurulur, bazen görüntülerle; ama her durumda insanın kendisiyle kurduğu içsel diyaloğun izini taşır.

Edebiyat ve sinema, aynı hikâyeyi iki ayrı dilden anlatır. Biri söze yaslanır, diğeri bakışa. Ancak bu fark, aralarında bir uçurum olduğu anlamına gelmez. Aksine, her iki sanat da aynı sorular etrafında dolaşır: İnsan neyi görür, neyi hatırlar, neyi saklar? Hangi anlar anlatılmaya değer bulunur ve hangileri sessizliğe terk edilir?

Edebiyat, zamanı genişleten bir sanattır. Sabırlıdır. Bir cümlede yıllar geçebilir; bir paragrafta bir ömür durup soluklanabilir. Metin, kronolojik bir çizgiye bağlı kalmak zorunda değildir. Geçmiş, şimdi ve gelecek aynı sayfanın içinde iç içe geçebilir. Okur, metnin içine yalnızca anlam değil, kendi deneyimini de taşır. Okunan her hikâye, okurun zihninde yeniden yazılır. Bu yüzden edebiyat, yazardan çok okurla tamamlanan bir anlatıdır. Metin sabit kalır; ama anlam sürekli yer değiştirir.

Sinema ise zamanı yoğunlaştırır. Aceleci değildir ama kararlıdır. Bir bakış, bir sessizlik, bir kamera hareketiyle anlatılmak istenen duygu izleyicinin önüne bırakılır. Burada boşluklar daha sınırlıdır; çünkü görüntü, söze kıyasla daha buyurgandır. Yönetmen, ışıkla, sesle, kadrajla ve kurgu ile hikâyenin ritmini belirler. İzleyiciye düşen, bu ritme dâhil olmaktır.

Ancak sinemanın suskunluğu, edebiyatın sessizliğinden farklıdır. Edebiyat boşluk bırakır; sinema ise boşluğu gösterir. Uzun bir plan, konuşulmayan bir sahne, kadrajın dışına itilen bir detay…

Bu iki anlatım dilinin kesiştiği yerde uyarlamalar ortaya çıkar. Bir romanın filme uyarlandığında “eksik kaldığı” hissi neredeyse kaçınılmazdır. Oysa bu his, çoğu zaman yanlış bir beklentiden doğar. Sinemadan, edebiyatın yaptığı işi yapması beklenir. Oysa uyarlama, bir kopyalama süreci değil, bir çeviri edimidir. Her çeviri gibi, kayıplar kadar kazanımlar da içerir.

Roman filme dönüştüğünde, metnin tamamı değil, onun içinden seçilmiş bir damar taşınır. Sinema, romanın iç seslerini görüntüye çevirmek zorunda değildir; çoğu zaman çeviremez de. Bunun yerine, romanın ruhunu başka bir bedende yeniden kurar. Aynı hikâye, başka bir varoluş biçimi kazanır. Bu bir eksiklik değil, bir dönüşümdür.

Bu noktada edebiyat ile sinema arasındaki sınırlar giderek belirsizleşir. Bir roman sinematografik olabilir; bir film edebi bir derinlik taşıyabilir. Anlatı, kullandığı araçtan bağımsız olarak insanın temel arayışına bağlanır: Anlam arayışına.

Sonunda şuna varılır: Edebiyat ile sinema birbirine rakip değil, birbirini tamamlayan iki ayrı anlatım dilidir. Biri okurun zihninde bir film çeker, diğeri izleyiciyi bir romana yaklaştırır. Ve belki de bu yüzden, iyi bir hikâye hangi dilde anlatılırsa anlatılsın, insanın içindeki aynı kapıyı çalar. Çünkü anlatılan şey, eninde sonunda insanın kendisidir.

İZDİHAM

Hepimiz Ölecek Yaştayız.