Röportaj: Çiğdem Yazıcı
İzdiham Dergisi Genel Koordinatörü
Sinema üzerine yazılmış onlarca kitap var. Kimi akademik dilin ağır kapılarını aralar, kimi popüler eleştirinin sığ sularında yüzer. Fakat elinizdeki bu kitapla karşılaştığınızda ilk hissettiğiniz şey, bir yörüngeden çıkıp başka bir gezegene düştüğünüz oluyor.
Lokman Baybars’ın “Sinemada Karakter Yaratımı: Yörünge Dışı Analizler” başlıklı çalışması, sinema yazınına alışkın olanları şaşırtacak türden bir metin. Ne klasik bir film el kitabı ne de teorisyenlerin soğuk cümleleriyle örülü bir tez. Burası, karakterin perdede nasıl kişilik kazandığını sorgularken, kendi hayatının kesitlerini de masaya yatıran, arkadaş sohbetlerinden felsefi dipnotlara uzanan samimi ve bir o kadar da yırtıcı bir anlatı.
Baybars, Deleuze’le Fanon’u, Naked’in Johnny’siyle Pádraic’in inatçı yalnızlığını, Bruegel’in tablolarıyla Kiarostami’nin karelerini aynı potada eritiyor. Ama asla “size bir şey öğreteyim” derdinde değil. Daha çok “ben ne anladıysam onu anlatıyorum, siz de kendinizce bir şeyler çıkarın” edasında.
Peki bu kitabı yazma fikri nereden çıktı? “Yörünge dışı” derken ne kastediliyor? Filmleri tek başına değil de bir arkadaş grubuyla izleyip tartışmak keyfi kaçırmaz mı? Teorik devlerin arkasına saklanmak mı, yoksa onları kendi derdine alet etmek mi? Ve en önemlisi: Tüm bu analiz çabaları, sinemanın büyüsünü çözmeye mi, yoksa onu daha da ulaşılmaz kılmaya mı yarıyor?
İzdiham olarak Lokman Baybars’a bu ve benzeri soruları yönelttik. Aldığımız yanıtlar, kitaptaki üslubun devamı niteliğinde: net, sorgulayıcı, zaman zaman kışkırtıcı, her zamanki gibi samimi ama keyifsiz. Sinema yazınına yeni bir soluk getiren bu çalışmanın ardındaki ismi, kendi kaleminden ve kendi ağzından dinlemeye ne dersiniz? Biz dinledik, canımız sıkıldı!
ÇY: Bu kitabı niye yazdınız? Kimseye bir şey ispatlama derdi mi, yoksa kendi kafanızdakileri birileri görsün ihtiyacı mı?
LB: Hiç biri. Düşünmekten ve yazmaktan keyif alıyorum.
ÇY: Böyle keyifsiz kısa cevaplar mı vereceksiniz?
LB: Evet.
ÇY: “Yörünge dışı analizler” diyorsunuz da, yörüngeden çıkıp uzay boşluğunda savrulmayı mı anlayalım? Yoksa bu sadece havalı bir başlık mı?
LB: Akademik bir anlatımı olmasın dedim. Çoğu yerde de akademik oldu. Evet, havalı bir ismi var kitabın. Bence güzel!
ÇY: Filmleri tek başınıza izlemek varken neden bir arkadaş grubuyla izleyip orada analiz kasıyorsunuz? Keyif almak varken neden perde kararmadan kurgu peşindesiniz?
LB: Bir filmi tek başına izlemek narsisizmdir, arkadaşlarla da izlemek ihanet. Ben ihaneti seçtim, çünkü izlerken kurguyu ve imgeleri arkadaşlara anlatmak hoşuma gidiyor. Canları sıkılıyor ama keyifli.
ÇY: Bordwell, Deleuze, Fanon gibi teorisyenleri okumuşsunuz belli, metninizde bu teoriler size yol mu gösteriyor, yoksa siz onları kendi derdinize alet mi ediyorsunuz?
LB: Evet, bu teorisyenleri okudum. Siz okudunuz mu?
ÇY: Hayır.
LB: Tamam.
ÇY: Bu teoriler size yol mu gösteriyor, yoksa siz onları kendi derdinize alet mi ediyorsunuz?
LB: Kendime alet ediyorum.
ÇY: “Kendimi bir ağaç gibi hissediyorum” deyip sonra varoluşçu krizlere giriyorsunuz. Bu yazma işi entelektüel bir uğraş mı, yoksa kendinize terapi mi?
LB: Entelektüel bir uğraş olarak görmüyorum. Çay ve sigara içmek gibi. Yalnızca keyif alıyorum. Varoluşçu krizlerini yazarak çözen tiplerden değilim. Baktım kriz geliyor, Gürkan’ı veya diğerlerini arayıp canlarını sıkarım, olmadı ibadet ederim. Çay da iyi gelir. Çay içer misiniz?
ÇY: Hayır.
LB: Tamam.
ÇY: Karakter dediğiniz şey, izleyicinin zihninde nasıl canlanıyor? Klasik filmlerde kahramanı kaptırıp gidiyoruz da, şimdiki belirsiz tiplemelerde niye bir türlü bağ kuramıyoruz?
LB: Bağ kuramayız. Çünkü gerçek hayattaki kişilerle bile bir bağ kurmakta zorlandığımız bir zamanı yaşıyoruz. Gerçeğin kendisinin problemli olduğu bir yüzyıldayız. O gerçekliğin gölgesinde –sinemayı kastediyorum– betimlenen karakter elbette insana yabancıdır. Sinema ve cep sineması –cep telefonunu kastediyorum– insanı kendine ve çevresine yabancılaştırmak üzerine kurgulanmıştır.
ÇY: Teşekkür ederim, uzun cevap verdiğiniz için.
LB: Rica ederim.
ÇY: “Modern sinemada karakter seyirciye dönüşüyormuş” — bu lafı ciddiye alalım mı, yoksa entelektüel bir şov mu? İzleyici olarak ben niye kendimi perdede değil de salonda otururken bulayım?
LB: Haklısınız. Deleuze hep ciddiydi, her ciddi laf şovdur zaten.
ÇY: Yapay zekâ senaryo yazıyor, karakterleri programlıyor. Sunspring’i izlediniz, beğendiniz mi?
LB: İlk örneği olduğu için beğendim. Duygusallığı üreten yapay zekâlar üretilmeye başlandı. Onlar henüz duygunun betimlenmesini senaryo diliyle anlatmaya geçmediler. Fakat halüsinasyon gören birkaç yapay zekâ keşfettim. Onları düzeltmeye çalışan mühendislere mail yazdım: “Bakın, hastalanan makineler bizimle gelecekte işbirliği yapabilir.” Bu kadar rasyonel zekâlar bize mutsuz bir gelecek inşa ediyorlar. Sonumuz kötü. Delirmiş yapay zekâların varlığını araştırıyorum.
ÇY: Buldunuz mu?
LB: Hayır. Fakat insanlar için psikolog, psikiyatrist, danışman vs. var… Aslında yapay zekâlar için de bu tür danışman kodların yazıldığından şüphe etmiyor değilim.
ÇY: Sinema ideolojik bir araçsa, karakterler de bu araçların kurbanı mı, yoksa onları ele geçirip tersine çevirenler var mı? La Haine’deki silah neyin simgesi?
LB: Silah simgedir ve simge de silahtır. La Haine’deki silah, kurbanın eline geçmiş bir aynadır. Kim ateş ediyor, kim vuruluyor, belli değil gibidir. Oysa kapitalizm kimin doğmasına, kimin nasıl ölmesine karar veren konumdadır.
ÇY: Sinemayla resim iç içe girmiş, Bruegel’den Kiarostami’ye… Peki bu sanatlar birbirini besliyor, yoksa sinema resmi sömürüyor mu? 24 Kare bir film mi, yoksa karmaşık bir duvar halısı mı?
LB: Beslenmekle sömürmek arasındaki farkı açıklayacak değilim. 24 Kare ne filmdir ne de halıdır. O, bir haiku yazarının ölmeden önce sinemaya bıraktığı mirastır. Bruegel’e gelince, O, tanrının varlığını, yokluğunu ifşa etmeye çalışan zavallı felsefecilere, ilahiyatçılara tokat atan bir dahidir. İfşa çok büyük günahtır.
ÇY: Bence de.
LB: Tamam.
ÇY: Caché’deki o videolar kimden geliyor sizce? Yönetmen izleyiciyi röntgenci ilan ediyor — siz de öyle hissediyor musunuz, yoksa bu bir manipülasyon mu?
LB: Demin dedim ya, ifşa etmek, ifşayı izlemek etik değildir. İnsan ne kadar iyi eğitim almış olsa da başkalarını izlemekten, başkalarına göstermekten keyif alır. İnsanlık tarihi bir pornodan ibarettir.
ÇY: Evolution veya Earwig gibi filmlerde ne anlama geldiğini anlamadan izliyorsunuz. Bu iş keyif mi, yoksa akademik bir işkence mi?
LB: Bu iki filmi anlamadan izlediğimde rahatsız olmuştum. Anlayınca daha çok rahatsız oldum. Evet, akademik işkence.
ÇY: Sessiz Napoléon’u izlediniz, sesli Napoléon’u da izlediniz. Hangisi daha çok karakteri anlattı? Sessizlik mi daha derin, yoksa konuşmak mı?
LB: Sessiz karakterin mimiklerini ve jestlerini takip ettiğiniz için zihinde daha çok kalıcı oluyor. Kendini anlatan ve gösteren bir tanrımız olmuş olsaydı, ona inanmayı bırakır, onunla dalga geçmeye başlardık.
ÇY: Arkadaş grubunuzla film izlerken sürekli tartışıyorsunuz. Bu tartışmalar filmi zenginleştiriyor, yoksa sizin keyfinizi mi kaçırıyor?
LB: Ben ölü izleyici değilim, her zaman canlı bir itirazım var.
ÇY: Bir filmi çözmek için teknik, senaryo, oyunculuk diye ayırıyorsunuz. Peki bu ayırmalar izleyiciyi soğutmuyor mu? Film ya duygudur, ya değildir.
LB: Ayırmak soğutur, ama ben zaten soğuk biriyim. Duygu dediğiniz şey de analizle ortaya çıkar. Yoksa ağlamak için sinemaya mı gidilir? Ağlayacaksan evde ağla.
ÇY: Bruegel, Vermeer, Puccini… Film analizine bunları sokmak entelektüel derinlik mi, yoksa gösteriş mi?
LB: Gösteriş, entelektüel derinlik de gösteriştir. Farkı ne? Benimki daha çok şeyi birbirine bağlar, sizinki koparır.
ÇY: Karakter çözümlemesinde Propp, Greimas, psikanaliz — hangisini kullanıyorsunuz, yoksa hepsini karıştırıp kendinize bir yöntem mi uydurdunuz?
LB: Hepsi bana hizmet eder, ben onlara değil. Bir marangozun tornavidası, çekici, testeresi vardır; hangisini ne zaman kullanacağını o bilir. Bende de öyle.
ÇY: Son soru — İzdiham okurlarına ne söylemek istersiniz?
LB: İzleyin, ama izlerken düşünün. Düşünemiyorsanız, izlemeyin. Zaten izleseniz de bir şey değişmez. Ben değişmedim, bu kitap da değiştirmedi… Belki sizi rahatsız eder.

