1928 Hıristiyan yılında başlayan Türkçeyi Lâtin alfabesi uyarınca yazma hevesi ve mecburiyeti Türk milletini bozuk bir dil ile koyun koyuna yaşamağa mahkûm etti. Artık Türk milletinin okur-yazarları “şecaat arz etmek” tabirine yabancı kalarak yaşamak durumundadır. Mahkûmiyetimiz bozuk bir dille yaşamaktan ibaret değildir. Türkler dilin doğuş yani aruz veznine uyum sürecinde kazandığı organik hususiyetini de feda etme dalgasına kapıldılar. Müslüman olmadan önce Türklerin burunları ve kulakları yok muydu? Hayır, yoktu. Çünkü ortalıkta Türk yoktu. Bütün dünya Türk’le Müslüman olmuş, giderek yaşama sebebini Allah’ın askeri olmakta bulmuş bir kavmi tanıyarak karşılaştı. Arap elifbasında Ö harfi bulunmadığı için biz Macarlar gibi Török demiyor, Türk diyoruz. Farsça birun: dış, dışarı kelimesinden burun yapmışız. Yine Farsça gu: söyleyen kelimesinden kalkıp kulak kelimesine ulaşmışız. Bunların yanı sıra mide gibi birçok organımızı doğrudan Arapçadan dilimize aktarmışız. Öteden beri söylediğim gibi işin içine Arapçayı ve Farsçayı katmadan damıtılmış bir Türkçeyle konuşmaya kalkarsanız hiçbir şey diyemezsiniz. Çünkü hiç Farsça, şey ise Arapçadır.
Latin harfleriyle okuyup yazmağa icbar edilmek Türk milletine yapılmış en büyük kötülüktü. Her alanda gerçekleşen inkılaplar suretiyle Türk milleti geçmişinden uzaklaşmakla kalmadı, kendi varoluş şartlarıyla savaşmağa itildi. Türk milletinin kendini kendisiyle savaşır halde bulması Türk toplumu içinde huzursuzluk doğurmadı. İnkılâplar İstiklâl Harbi’nin ateşli silâhlarla yürütülen kısmı geride bırakıldıktan sonra topluma kendini Türk ve Müslümanmış gibi tanıtan Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin desteğini aldı. İslâm düşmanları muteber makamları işgal ve hatta gasp ettiler. Daha korkuncu geçmişinde Rumluk, Ermenilik, Yahudilik olanlar gerçek Türklerden ve gerçek Müslümanlardan müttefikler edindi. Bu sebeple 27 Mayıs 1960 askeri darbesi bürokrasinin tamamı tarafından memnuniyetle karşılandı. Suat Taşer şiirinde “Yaşamak zor, ölmek kolay” derken Adnan Menderes’in başvekil olduğu yılları işaret ediyordu. Türk milletinin çoğunluğu vakıayı farklı biçimde ve tersi istikamette algıladı: Milletin cebinin para gördüğü yıllar Demokrat Parti’nin hükümet ettiği yıllardı.
Modernleşme bilimin deneye dayalı yanından destek aldığı için yayılmasına bir türlü engel olunamamış âlemşümul bir vakıadır. Modernleşmeden en çok zarar gören milletin Türkler olmasının sebebini de Türklerin Avrupa’nın ötekisi oluşunda bulabiliriz. XVII. Hıristiyan yüzyılının başında Türk vatanı mamul madde ihraç eden ve ham madde ithal eden bir ekonomiye sahipti. Kısa sürede durum tersine döndü. Niçin? Çünkü Türkler Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren kendi öz güçlerine kıskançlıkla sarılma tavrına uzak durmuşlardır. Türklerin Batı ile münasebeti Rusların matruşkasına benzer. Büyük bebeğin kapağını kaldırdığınızda karşınıza daha küçük; ama öncekine tıpatıp benzeyen bir bebek çıkar. Avrupalı modern çağa geçerken Makyavel ile birlikte Türklerin iktidar bilmecesini çözmüştür: Merkezî iktidarı elinde tutan millet çoğunluğunun yönünü belirler.
Türk milleti olarak kendimize gelmemiz ancak kendimiz hakkında uydurulmuş efsaneleri yıkmamızla mümkündür. Bu efsanelerin başında Türklerin Doğu ile Batı arasında bir köprü oldukları gelir. Bu fikri benimseyenler köprülerde ağaç bitmediği gerçeğine bilerek ve isteyerek yabancı kalmışlardır. Yabancı kalınan diğer hususun milletin kendine yeterlik ilkesi olduğunu hatırlamak lâzım. İspanya’nın turizmden kazandığı miktar küçümsenemeyecek ölçüdedir. Buna rağmen İspanyol ekonomisi turizmi millî hayatının merkezine sokmaz. İspanyollar Avrupa’nın sanayileşmiş onuncu ülkesi olmaktan gurur duyar. Belki dünya piyasasına otomotiv sanayiinde giremiyorlar; fakat tarım ve hayvancılıkta en ileri teknikleri benimsemekten de geri durmuyorlar. Bu da onları Avrupa Birliği’nde en çok şikâyet konusu ülke durumuna sokuyor.
Türklerin XIII. ve XIV. Hıristiyan yüzyıllarında Avrupalıları toprak bakımından verimsiz, iklim bakımından elverişsiz alanlarda yaşamaya mahkûm etmesi coğrafya kitaplarında büyük keşifler denilen seyahatlerin gerçekleşmesine, Avrupa hükümdarlarının yeni keşfettikleri toprakları müstemlekeleştirmelerine, müstemlekeciliğin yeni türden köleliği ve sanayii devrimini devreye sokmasına, sonunda dünyanın bir Avrupa hükümranlığı ile tanışmasına sebep oldu. Vakıa bu minvalde iken biz Türkler dünyanın aldığı yeni şekildeki merkezi rolümüzün farkında değiliz. Dolayısıyla Dünya Sistemi’ni alaşağı etmenin yollarına akıl yormuyoruz. Ne yapıyoruz peki? Şecaat arz ederken merd-i Kıpti’nin sirkatini söylemesi rolünü benimsiyoruz. Dünyanın bizim bu rolü iyi oynadığımızdan hoşlanmasından hoşlanıyoruz.
İsmet Özel, 29 Safer 1448 (12 Ağustos 2026)

İsmet Özel
İstiklal Marşı Derneği İnternet Portalı
İZDİHAM