Site icon İzdiham Dergi

Acem Asaf Yıldırım, Kalbin ve Coğrafyanın Bayramı

Bir Medeniyet Mirası

Bayramlar, yalnızca takvim yapraklarının üzerine düşen kırmızı birer işaretten, sıradanlaşmış döngülerden ibaret değildir. Zamanı ve mekânı ezelî bir iplikle diken, kalpleri birbirine elest bezminin o mukaddes yeminleriyle teyelleyen, Alperenlerin soluğundan, dervişlerin çileli heybesinden bugüne taşınan muazzam bir gönül mirasıdır.

Biz bayramı; sabahın henüz uyanan ilk ışıklarıyla evlere bir anne dualı sessizliği gibi dolan o sekînet ve itminan yüklü telâşta öğrendik. Cennet kokulu büyüklerin dualarla yıkanmış, zamanın akıp giden nehirleri gibi derinleşmiş ellerine uzanan o titrek ve ürkek saygıda tanıdık onu. Sükûtla, edeple, incitmekten korkarcasına kurulan sofraların o tarifi imkânsız Halil İbrahim bereketinde müşahede ettik kalbimizle. Ahilerin o her lokmada hak gözeten dürüstlüğünü, bilgelerin zamanı aşan o ezelî merhamet dilini bir can aynası, bir rehber edindik kendimize. Çünkü biz, asırlardır ruhumuzu emziren bu topraklarda aileden, töreden ve dinden böyle gördük; bayramı takvimde bir gün değil, göğsümüzde bir ömür sürecek bir ahlâk, bitmeyen bir esenlik bildik.

Pergelin Sabit Ayağı ve Gönül Coğrafyası

Çocukken bayram; yeni kıyafetlerin saf neşesi, ceplere sığmayan akide şekerleri ve mahalle sokaklarını çınlatan çocuksu, masum koşuşturmalardı. Zaman geçtikçe, büyümenin o vakur sızısıyla ve irfanıyla anladık ki; bayramın asıl sırrı, kalpler arasındaki coğrafi ve ruhi mesafeleri lağvedebilmesinde saklıymış. Gönülleri arındıran, sevgiyi Muhammedî (sav) bir ahlâkla yeniden mayalayan bu mukaddes iklim, sadece kendi evimizin korunaklı duvarlarıyla ya da kapı komşumuzla sınırlı değilmiş.

Biz, Mevlânâ’nın buyurduğu o asil pergel gibiyiz; sabit ayağımız evimizde, seccademizde, köklerimizde ve vatanımızda sımsıkı dururken, hareketli ayağımızla tüm mazlum dünyayı, ümmetin o kanayan hatlarını adım adım adımlıyoruz. Bir yanımız sevdiklerimizle bayram sofrasındayken, diğer yanımızın dünyanın dört bir yanında açılan derin yaralara, sızılı coğrafyalara uzanması tam da bu insani ve imani mecburiyettendir.

Bizim bayramımız; Suriye’nin yetim kalmış mahzun toprağından Bosna’nın boynu bükük bayrağına, Kerkük’ün öksüz feryadından Kafkasya’nın dağlar kadar vakur duruşuna kadar uzanan ezelî ve ebedî bir haritadır. Ve bugün o harita; Gazze’nin enkazları altında, tarihin gördüğü en asil direnişle ayakta duran izzetli çocukların tekbirleriyle titremekte; Doğu Türkistan’da (Uygur) asimilasyonun karanlık kıskacında dinini, dilini ve iffetini korumaya çalışan kardeşlerimizin sessiz, arşı titreten gözyaşlarıyla ıslanmaktadır.

Emperyalist körlüğün, ABD ve İsrail şer ittifakının acımasızca bombaladığı, ateş çemberine alarak insanlığı katlettiği İran topraklarındaki mazlumların feryadı kalbimizin tam ortasına bir kor gibi düşerken; Akdeniz’in hırçın dalgaları arasında sadece insani bir soluk, bir parça ekmek, bir nebze umut götürmek isterken Sumud Filosu’na barbarca yapılan saldırıların utancı yüreğimizi dağlamaktadır. Sınırları cetvellerle değil; sızılarla, direnişle, kanla ve ezanlarla çizilmiş bir gönül coğrafyasının varisleriyiz biz. Biliriz ve inanırız ki; sevinç paylaşıldıkça çoğalır; lakin ümmetin acısı, mazlumun derdi paylaşıldıkça hafifler.

İsmailî Bir Teslimiyet ve Kurbanın Hakikati

Kurban Bayramı ise bu manevi iklimin en derin, en sarsıcı ve kul ile Hâlik arasındaki o en dikey, en dolaysız boyutudur. O, alelade bir tatil, etnik bir şenlik ya da şeklî bir ritüel değildir; bir elest sözleşmesini kanla ve canla tazeleyiş, sarsıcı bir iç muhasebe ve mutlak bir yöneliştir. Bize Hz. İbrahim’in (as) sarsılmaz, sitem etmez sadakatini; Hz. İsmail’in (as) bıçağın soğuk yüzüne uysal bir teslimiyetle başını uzatan o muazzam, o devasa adanmışlığını fısıldar. İnsanın dünyada en çok bağlandığı, evlat gibi, can gibi, istikbal gibi en derinden sevdiği şeyle sınanmasının ve o bağdan, Hak emrettiği anda tereddütsüzce vazgeçebilmesinin sarsıcı hikâyesidir bu.

İşte kurban, bıçağın metale değdiği ya da kanın toprağa aktığı yerde değil; kalbin benden – bedenden, yani ham nefesten, dünyevi hırslardan ve nefisten vazgeçtiği o gizli mabetlerinde başlar. Sadece bir simgeyi yerine getirmek değil; içimizdeki putları, gizli ilahları, dünya sevgisini ve bizi aşağılara çeken tüm fazlalıkları mülkün yegâne sahibine emanet edebilmektir.

Ebu Zer’in o çöller kadar asil yalnızlığından, Bilal-i Habeşi’nin göğsüne çöken kayaları hiçe sayıp çöl kumlarını eriten o ilk sarsıcı ezanından ve dervişlerin ölmeden önce ölünüz düsturundan bize kalan yegâne hakikat şudur: İnsan, yalnızca kendisi için yaşadığında hamdır, noksandır, hiç yaşamamıştır. Biz bu irfan mektebinden öğrendik ki; bazen vazgeçmek en büyük vuslat, paylaşmak ise eksilmek değil, bilakis çoğalmaktır.

Vakıf Şuuruyla Taşan Bereket ve Mazlumun Gözyaşı

Bayram sabahları kurulan o muazzam sofralar, yalnızca bir ibadetin nihayeti, bir açlığın sonu değil; yeryüzüne kurulan birer adalet mizanı ve gönül köprüsüdür. Bir lokmanın samimiyetle bölünmesiyle arş-ı âlâya yükselen, bir garibe, bir yolcuya açılmasıyla bereketlenen bir infak, bir arınma hâlidir. Lakin medeniyetimizin o incelikli ve şeffaf aynasından bakıp derin derin düşünmek gerekir: Bizim soframızda buharı tüten bir şükür, huzurlu bir neşe varken; başka bir evde, haritanın başka bir ucunda ocak yanmıyor, sessiz ve kahırlı feryatlar yükseliyorsa, bayram tam da o uçurumu, o derin toplumsal sızıyı kapatmak için yeryüzüne inmiştir. Biz, her kapıya gelen garibe, her boynu büküğe Hızır nazarıyla bakmayı ruhuna ödev bilmiş bir medeniyetin çocuklarıyız.

Bugün Gazze’nin enkaz altındaki yetimlerine, Doğu Türkistan’ın zindanlardaki mahzun gözlerine uzanırken, aslında insanlığın ortak utancını ve mesuliyetini de omuzlarımızda taşıyoruz. Paylaşmak yalnızca poşetlere konmuş kurban payı göndermek değildir; bazen Yunusça bir selam, bazen kalbî bir tebessüm, bazen de uzaktaki bir yalnızlığın koyu karanlığına kandil olmaktır. Sofra, üzerindeki nimetlerin lüksüyle ve çokluğuyla değil; etrafına toplanan, aynı dertle dertlenen gönüllerin genişliğiyle bereketlenir.

Fuzûlî Bir Sızı: Hüznün Merhameti ve Affetmek

Bayram, kalbin de kendi içine hicret etme ve nefsinden arınma zamanıdır. Kırgınlıkların sustuğu, küslüklerin eridiği, o meşhur İslam ahlâkının, yani affetmenin asil ve aziz dilinin konuştuğu bir vakittir. Belki bir yıl boyunca içimizde besleyip büyüttüğümüz küçük bir sitem, kibir ve gurur yüzünden uzatamadığımız bir el, bencillikten söyleyemediğimiz bir güzel kelam vardır. Bayram, o nefis putunu tam ortasından kırıp mağfireti kuşanmanın, yaratılanı sevdik Yaradan’dan ötürüdiyerek kucaklaşmanın tam vaktidir.

İyi bayramlar kırılganlıklar, iyi bayramlar ey hüzün…

Biz, hüznü sırtımızda taşınan bir yük değil; kalbi tasfiye ve rafine eden, onu saflaştıran bir nimet gören, dertle olgunlaşan bir irfanın varisleriyiz. Fuzûlî gibi biliriz ki; insan ancak dertle dermanı bulur. Kırıldığı yerlerden doğrularak olgunlaşır, eksildiği yerlerden infak ederek çoğalır. Sevginin, merhametin ve zikrullahın olduğu yerde küslük barınamaz; hakiki muhabbetin olduğu yerde mesafeler hükmünü yitirir. Bayram ruhumuza hep o mukaddes ve ezelî muştuyu fısıldar: Affet ve hafifle; barış ve çoğal ve her şeye yeniden Bismillah diyerek başla.

Asırlık İz ve Geleceğe Dilek

Bizler bugün, sadece takvimdeki bir günü yaşayan değil; asırlık Türk-İslam medeniyetinin o estetik, adalet ve merhamet dolu ruhunu geleceğe üflemekle, onu diri tutmakla mükellef olan köprüyüz. Çocuklarımız gelecekte bizim onlara vitrinlerden satın aldığımız bayramlık kumaşları, geçici eşyaları değil; onlara hissettirdiğimiz, karakterlerine nakşettiğimiz o derin, o vakur bayram ahlâkını hatırlayacaklar.

İyi bayramlar meleklerin kanatlarıyla koruduğu şehir Gazze, iyi bayramlar gözü yollarda, kalbi ufukta kalmış mahzun Afrika derken kurduğumuz bu cümleler edebi birer temenni değil; ecdadın şanlı vasiyetiyle omuzlarımıza yüklenen ağır, tarihî ve imani birer sorumluluktur.

Çünkü biz büyüklerimizden böyle gördük, bu iklimde büyüdük: Bayram; sadece şahsi olarak sevinmek değil, ümmetin ve insanlığın yetimini başköşede hatırda tutmaktır. Sadece dünyalığı kasalara toplamak değil; kendinden, canından, malından, konforundan verebilmektir. Sadece en yakınındakine, çıkarı olana sarılmak değil; uzaktaki mazlumun, hiç tanımadığı bir garibin de duasında yer bulabilmektir.

Ve şimdi, bir bayram daha tekbirlerin o celalli sesiyle, salavatların o şifalı nefesiyle kapımızda…

Ellerimizi semaya açarken, sofralarımızı hiç tanımadıklarımızla bölüşürken ve sevdiklerimizin kokusunu bir şükür nişanesi olarak içimize çekerken bir an durup düşünelim: Kalbimizin kapıları bugün kimlere açık? Dualarımız ve imkânlarımız coğrafyanın hangi kırık, hangi mahzun ve mahrum sinelerine şifa sızdırıyor?

Unutmayalım ki bayram; sadece bizim idrak ettiğimiz, bencilce sevindiğimiz bir gün değil; mahzun gönüllere idrak ettirebildiğimiz, yeryüzünde yaşatabildiğimiz kadar gerçektir ve o kadar berekettir.

Herkese; sevinçlerin dünyanın hüzünlerini gölgelemediği, hüznün ise merhamet, öfke ve adaleti kamçıladığı, kalpten kalbe kurulan o sırat-ı müstakim köprülerinin ebedileştiği, bereketi bol, huzuru bir derviş dergâhı misali derin ve dingin bir bayram diliyorum.

İZDİHAM DERGİ

Hepimiz Ölecek Yaştayız.

Exit mobile version