Site icon İzdiham Dergi

Victor Hugo, Sefiller 1. Bölüm

Victor Hugo da öldü.

I.

Yıl, 1815… Şarl Fransuva Bienyenü Myriel, Diny’de piskopos olarak görev yapıyordu. O yıllarda, 75 yaşlarında olan yaşlı adam, dokuz yıldır bu görevi yapıyordu. Eski bürokratlardan birinin oğlu olan Myriel, babası çok istediği için genç yaşta evlenmişti.

Bu evliliğe rağmen Şarl Myriel’in kendisinden çok söz ettirdiği söylenir. Kısa boylu olması atak bir genç olmasını engellemiyordu.
Yakışıklı, zarif ve sürekli gülümseyen genç, kadınlar tarafından çok şımartılmıştı.

Myriel, hayatının en güzel yıllarını zevk ve sefa içinde geçirmişti. Daha sonraki yıllarda Fransız İhtilâli’nin ortaya çıkmasıyla bir çok olayın patlak vermesinden dolayı, aristokrat ailelerin, ülkeden çıkıp giderken her tarafı yağmalamaları onun ruh dünyasında berbat bir etki bırakmıştı.
Myriel, olayların ilk günlerinde, ailesiyle birlikte İtalya’ya gitti. Eşi uzun zamandır rahatsız olduğu için zayıf vücudu hastalığın üstesinden gelemedi ve orada öldü. Birdenbire gelen bu ölüm, Myriel’in hayatında önemli değişiklik meydana getirdi. Eski Fransız sosyetesinin yıkılışı, kendi ailelerinin dağılması ülkelerinden kaçmak zorunda kalanların şahit oldukları dehşet sahneleri, genç adamın farklı düşüncelerin ortaya çıkmasına neden oldu. Hiç kimse onun iç dünyasında kopan fırtınaların özünü bilemeyecekti fakat İtalya’ya döndüğünde tamamen değişmiş ve kendini dine adamıştı. Öyle ki, 1804 yılında Brinyol papazlığına atandığında çok yaşlanmıştı. Her zamankinden farklı ve çok sakin bir hayat yaşamaya başlamıştı.

Napolyon’un taç giyme töreninin hazırlıkları yapılıyordu. Bir iş için Paris’e uğrayan Myriel, Kardinal Fesh’yi görmeye gitmişti. O sırada dayısını ziyarete gelen imparatorla karşılaştı. Yaşlı bir din adamının kendisini görmek istemesinden şüphelenen Napolyon, birden başını çevirerek, yardımcılarından birine sordu:

Bana böyle garip garip bakan bu adamı tanıyor musun?

Myriel, duruşunu bozmadan cevaplandırdı:
—
Kralım, siz sıradan birine bakıyorsunuz. Halbuki ben muhteşem bir imparatora bakıyorum. Bundan ikimiz de yararlanabiliriz.
O akşam, Napolyon, Kardinal’e bu papazın adını soruyordu. Bir süre sonra Myriel, Diny piskoposluğuna atandığını büyük bir şaşkınlıkla öğrenmişti. Myriel şehre geldiğinde, beraberinde kız kardeşini ve hizmetçisi Madam Magluvar’ı da getiriyordu. Ağabeyinden tam on yaş küçük olan Matmazel Baptistin, ince yapılı, uzun boylu, soluk tenli bir kadındı. Güzel değildi. Yaşının gereği olsa gerek farklı bir özelliği vardı. Bu durum kendisine yalancı bir güzellik veriyordu. Kutsal görevlerle dolu hayatı, onu sanke nura boğmuştu.

Madam Magluvar ise, biraz kilolu ve beyaz tenli ve yüzlü bir kadındı. Astım hastası olmasına rağmen sürekli hayır işlerine koşuyordu.

Myriel, görevlendirildiği kente geldiğinde hemen piskoposluk sarayına yerleştirildi Şanlı, şöhretli bir işe tayin edilmiş. Ziyaretine ilk gelenler, vali ve belediye başkanı olmuştu. Saraya iyice yerleşmişlerdi ama kasaba halkıyeni gelen piskoposun neler yapacağını merakla beklemeye başlamıştı. Piskoposluk sarayı, hastaneye çok yakındı, hatta bitişikti. Saray, bir piskoposluk sarayından çok krallara layık bir bina idi. Salon ve yatak odaları, Floransa modasına uygun kemerlerle süslü şeref avlusu, süslü ağaçlarla dolu bahçeleri göz kamaştıracak bir güzellikteydi. Eski yıllarda, kilisenin en ünlü kişileri, burada ağırlanmıştı. Fakat hastane, minik bahçeli, tek katlı, küçük bir yapı idi.

Şehirde görevlendirildiğinin üçüncü gününde, piskopos ilk ziyaretini hastaneye yaptı. Ziyaret bittikten sonra, hastane baş hekiminden evine gelmesini rica etti. Başhekim, birkaç saat sonra yanındaydı.

—Müdür Bey… Hastanede kaç hastanız var?

—Efendim, herhalde yirmi altı hastam var.

—Doğru… Ben de o kadar saymıştım.

—Fakat yataklar birbirlerine çok yakın.

—Doğru.

—Koğuşlar dar ve odaları havalandırmak zor oluyor.

—Haklısınız.

—Güneşli günlerde bahçe hastalara yetmiyor.

—Ben de bunu düşünüyordum.

—Salgın hastalıklar olduğunda, hastaların sayısı yüze kadar çıkıyor fakat elimizden bir şey gelmiyor. Öyle  çaresiz kalıyoruz.
Yeni piskoposun muhteşem yemek salonunda konuşuyorlardı. Birden Myriel başınıarkaya atarak sordu:

—Sizce buraya kaç yatak sığar?

Başhekim şaşırmıştı:

—Ama efendim… Burası sizin yemek salonunuz, dedi. Söylemek istediğiniz nedir? Piskopos gözleriyle çevresini taradı. Kendi kendine hesaplar yapıyordu. Sonra birden konuştu:

—Buraya yirmi yatak konulabilir. Bana bakın doktor bey, size bir teklifim olacak; bana kalırsa bu işte bir yanlışlık yok mu? Siz beş ya da altı odalık küçücük bir binaya yirmi altı kişiyi sığdırmaya çalışıyorsunuz, oysa en azından altmış kişiyi barındıracak bu kocaman sarayda, biz yalnızca üç kişiyiz. Bunda bir yanlışlık var. Siz hastalarınızla buraya, ben de sizin bulunduğunuz binaya yerleşeceğim. Haydi en kısa zamanda evimi boşaltın. Burası ancak size yakışır.

Ertesi gün yirmi altı hasta piskoposluk sarayına, Myriel de, hastane binasına yerleşmeye başladı.

 

 

 

 

Victor Hugo

İZDİHAM

 

 

 

 

Exit mobile version