Site icon İzdiham Dergi

Esma Atila, Ayıp

Çocukken ninem anlatırdı hayatını, gençliğini. Hayatını anlardım ama yaşadıklarını anlamam için yetişkin olmam gerekiyordu. 

O zamanlar gitmesem de bir köyümün olması beni mutlu ediyordu. O anlatırdı, ben dinlerdim. Anladıkça ruhumun parçalandığını, temiz dimağımda lekeler bıraktığını hiç fark edemezdim. Yaşadığı zorlu hayatını ona da yaşatan kaynanasını anlatırdı mesela. Ninem de kendi döneminin zorluklarını gelinlerine yaşattı tabii. Biri de dur dememiş bu kadere. Kısır döngü devam etti elbette.

Dağlar arasında unutulmuş bir köy… Okul yüzü görmek için saatler süren yolculuğa çıkan çocuklar… Yanlarında büyükler olurdu muhakkak. Meşe ormanından ayılar ve yaban domuzları ansızın karşılarına çıkabilirdi. Okulun olmamasını anlayabilirim ama caminin olmamasını anlayamıyordum. Bu yüzden unutulmuş diyorum. Mezra gibi köy… Cuma namazları için de en yakın büyük köye gidiyor erkekler. Selamlaşmalar Cuma’dan cumaya. Her ev gasilhane, her ev hastane.

Köylülerin toplandıkları yer buğday tarlaları. Bir yandan çalışır bir yandan da sohbet ederler. Aslında hepsi akraba sayılır. Bu tarlalar karda kışta ekmek kapısı. Öyle büyük dönümler sanmayın. Senelik un çıkarsa ne âlâ. Biraz mısır, biraz da bulgur. Evlerin bahçelerinde çıkan mahsuller çoğu zaman kurutulur, kış için kaldırılır. Her evin ineği ve eşeği var. Toprak bereketli lakin üstünde yaşayanların çoğu fakir. Genciyse şehir hayalinde.  

Kerpiçten evler, tahtadan ahırlar….  Sıcağı ayrı yakar soğuğu ayrı. Kuru soğuk sadece insanların yüzünü karartmaz burada. Ciğere değdiği an yaşama sevincini de nefessiz bırakır. 

Kara bulutların dağılmadığı bir ev var köyün ortasında. Sıradan hayatların yaşandığı evde ayın keskin ışığı, pencerenin karşısındaki divanın soluk yeşil rengini parlatıyor. Gaz lambasının ışığı çok zayıf. Akşamları hayat griden siyaha doğru akıyor. Ölüm sessizliğini ağız şapırtıları bölüyor. 

Cılız, etleri pörsümüş asık suratlı adamla, taş gibi donuk yüzlü kadın yemek yiyorlar. Sofranın ortasında bakır tencere. İçinde bulgur pilavı. Sofra örtüsünün hemen yanında, üst üste bırakılmış ekmekler… 

Orta yaşlarda olan evin hanımının kaşları hep çatık. Öfkesi bitmez, inadı da yenilmez. Kalbindeki sevgisizlik kaşlarının ortasında kendini gösterir. Gençliğinin asiliği ona pahalıya mâl olmuş, kendini yaşlı bir adamla evlenirken bulmuş. Gencecik esmer güzeliyken zengin bir ağaya verilmiş ama kaçmış bu kadın. O köyden o köye savrulurken tanıdıklar bulmuş, temizleyip, paklayıp hasta bir adamla evlendirmişler. Kendinden başkasını sevmediği gözlerinin karasından belli. Mecburiyet yazılan kaderine razı olmuş.

Kapının eşiğinde ayakta bekliyor evin yeni gelini. Ellerini önünde bağlamış, başı aşağıda, gözleri aşınmış kilimin üstünde. Büyükler yemek yerken bekleyeceksin demiş töre. ‘Tamam’ diyerek onaylamamış bile. Kabul etmek veya reddetmek lügatlarında yer edinmemiş.

Köy yerinde iş hiç biter mi hiç? Gelin kızın da işleri bitmiyor. Sabah keçileri besliyor, atı semerliyordu. Ardından yumurtaları topluyordu. Tavuklar dadanmasın diye çitle çevrilen bahçenin köşesinden taze naneleri koparırdı. Ekmek pişirirdi fırında. Ufak tencereye de iki yumurta koyar, fırının içine iliştirirdi. Biraz taze nane biraz da yumurtayla kahvaltı yapardı. Kaynatası gelmeden kalkardı fırının önünden. Süt sağması lazımdı, peynir de gerek. Her gününü ayakları şiş, kolları yanık, karnı aç bitirirdi. 

Bekliyordu yine… 

Kaynanasını bekliyordu… 

Pilavın taze kokusu burnuna doluyor. Pilavdan arta kalırsa, kendisi de yiyecek. Hepsini yememeleri için dua ediyor. Yoksa aç yatacak. Evlendiğinden bu yana çoğu gece aç yatmıştı. O gelindi, sonradan gelendi. Hakkı en sona kalmaktı. 

Beraber sofraya oturamazdı asla. Ayakta beklemesi gerekiyordu sessizce. Kayınbabalar, gelinlerinin seslerini duymazlar asla. Hatta dayak yerken bile ses çıkaramazlar gelinler. Sessiz sedasız bir ‘ah’ edemezler. İki oda evde; soğuktan kimsenin adım atmadığı köşede uyurlar. Gelinlere susmak öğretilmez, söylenmez sadece yaşatılır.   

Karnındaki gurultu boğazına doluyor, yumru olan sesi yutkunamıyor. Gözleri özlemin tuzlu yaşlarıyla doluyor. Annesinin kokusu, küçük kardeşlerinin kahkahaları, baba evinin huzuru. Sadece karnı değil ruhu da doyardı orada. İçini yakan özlem açlıktan beter durumda.

”Çocukluktan sevdalıyım sana” demiş eşi. Evlenmek için aracı üstüne aracı yollamış babasına. Babası sevmemiş, istememiş bu aileyi. Deli derlermiş dünürü için. Baş ağrıları öyle kuvvetliymiş ki; ağrı başladığında asla kesilmez en sonunda başını duvarlara vururmuş. Bu yüzden ‘cinleri var’ derlermiş. Delirdiğinde taş üstüne taş koymazmış. Küçük yer tabi, evden dışarı feryat duyulmazmış ama sopa sesleri havaya karışır, yağmur damlaları köyün damlarını ıslatırmış. 

Gelinin babası ‘asla vermem kızımı o aileye’ demiş bir gün. Kader de bu büyük kelimelere kızmış, kaleme emir vermiş, yazılmış bu evlilik. Önünde sonunda bu nikah kıyılmış. Nikahta keramet var derler ama kerametin yolu bu köy hiç uğramamış. 

Sevgi açlıktı bu köyde. Dayak, yanıklar ve tezek kokusu…  

Kocası iki üç ayda bir gelirdi şehirden. Fakirlik ağırlaşmış, evdeki boğaz da artınca şehre gitmekten başka çaresi kalmamış adamın. Şehirde geçim derdiyle boğuşurken, eşine olan sevdası hatırına gelmez tabi. Köye geldiğinde aklına gelir, o da geceden geceye. Eşinin sırtındaki uzun, mor, kırmızı çürükleri görse de sormaz. Bilir ne olduğunu da sahip çıkamaz ki. Evde adıyla seslenmek bile ne mümkün!

Evin gelini evlendi evleneli mutlu olmamış. Zaten mutlu olmak için de evlenmemiş. Herkes yaşı gelince evlenir, ekmek yapar, çocuk sallar ve kefenle selamlaşır. Ama sevgiye inanmış, baba evindeki kıymeti devam eder sanmış. Ne babasından ne de abilerinden bir fiske yememiş kısa ömründe. Azarlandığı olmuş lakin karşılığında susması gerekmemiş hiç.

Birkaç zaman önce gebeydi. Bulantıları artınca başını dahi kaldıramaz duruma gelmiş, keçileri otlatması gerekirken uyuyakalmış. Yer yatağında halsizce uyurken kayınbabasının acımasızlığıyla yüzleşmiş. Adam bir anda gelininin sırtına sopayı indirmiş, çığlık atacak vakti bile olmamış. Akşamında da eline düşen kan ve korku olmuş… 

Babası bu haberi duyunca dünürün evine uğramış ama alıp gitmemiş kızını. Sadece kendini göstermiş ‘bu kız benim’ der gibi. Boşanma kelimesi bilinmezmiş bu köyde. Ne demek ayrılmak. Kimse kızlarının adının ‘dul’ diye anılmasını istemezmiş. ‘Dul’ demek ayıplı maldır, kusurludur. Kadınlar isterlerse beyaz kefen görünümlü fistan giysinler ama ayıp etmesinler.

Burada ölmekle yaşamak arasındaki çizginin adıdır ayıp.

İZDİHAM

Hepimiz Ölecek Yaştayız!

Exit mobile version