Site icon İzdiham Dergi

Ebû Osman Câhız

Ev geçiminde tutumluluğu benimseyen, israfa karşı çıkıp mal biriktirmeyi kendilerine şiar edinen birtakım insanlar, bazı mescitlerde toplanıyorlarmış.

Bu eylem, aralarında anlaşma ve yardımlaşma zemini oluşturuyor, birbirleriyle dertleşmeleri sayesinde dışlanmışlık hissinden kurtuluyorlarmış.

Daima iktisatlı davranmaktan bahsediyor, eli sıkılığın yararlarını araştırıyor, benzer fikirleri savunmanın tadını çıkararak keyifli kahkahalar atıyorlarmış.

Bu zevkli cimri celselerine takılan bir arkadaşım, oranın müdavimi bir ihtiyarın şunları anlattığını söyledi:

“Kuyumun suyu acıdır, bildiğiniz gibi! Ne eşeğim yanaşıyor içmeye, ne de devem. Arı bile içinde vızıldayıp ölüyor. Nehir bize uzak, içilecek tatlı suyu getirmek çok zor. Eşek içebilsin diye kuyu suyuna tatlı su karıştırarak verdik. Fakat rahatsızlanarak bize başkaldırdı. Bundan sonra ona yalnızca tatlı su içirmeye başladık. Tuzlu kuyu suyu, eşeğin midesini bozduğu gibi bizim cildimizi de bozar korkusuyla, ben ve karım çoğunlukla tatlı suyla yıkanıyorduk. Ah, o tatlı, berrak su boşa gidiyordu!

Sonra bu sorunu toptan çözecek bir fikir geldi aklıma! Abdestliğin yanına çukur kazdım ve orayı su deposu yaptım! Oyuk bir kaya gibi olana kadar içini düzledim; pürüzsüz, kaygan bir hale getirdim; suyun gider akıntısını oraya yönelttim. Şimdi biz yıkandığımızda üstümüzden akan su içine hiçbir şey karışmadan çukura gidiyor ve eşek bu suyu iştahla içiyor! Açıkçası bunun, Kitap’ta ya da Sünnet’te yasaklandığını da duymadım. Uzun süren bir problemi çözmenin rehavetini yaşıyoruz; şimdi kazançlıyız! Üzerimizden büyük bir sıkıntı kalktı.”
Oradaki diğer cimriler kafalarını sallaya salaya takdir hislerini belli ederek; “Bu, Tanrı’nın yardımı ve inayet sayesinde olmuş!” dediler.

* * *

Aralarından biri yeni bir söz açarak;
“Akıl küpü Meryem’in öldüğünü duydunuz mu?” dedi, “Ne tutumlu bir kadındı o, bu işi en çok o becerirdi; gün geçmiyor ki Tanrı iyi ve akıllı bir kulunu daha yanına almasın…”
Oradakiler, “Bize biraz ondan bahset!” dediler.
“Onun hikâyeleri çoktur. Ama ben size bunlardan birini anlatayım, kadının nasıl akıllı olduğunu anlarsınız…

On iki-on üç yaşlarındaki kızını evlendiriyordu. Altın, gümüş takılar taktı, nakışlı ipek elbiseler giydirdi, renkli kumaşlardan perdeler dikti; güzel kokular hazırladı; kısacası, onu damadın gözünde allayıp pulladı. Kocası;

‘Meryem! Bunlar da nerden çıktı böyle?’ deyince,

Meryem;

‘Allah katından!’ diye yanıt verdi. Kocası;
‘Kestirme cevapları bırak da, açık konuş! Vallahi senin hiç malın yoktu; yeni bir miras da kalmadı. Ne kendinin ne kocanın malına hıyanet edip yersin! Bunu da biliyorum. Galiba hazine buldun! Neyse, üzerimden büyük bir yükü kaldırarak beni sorumluluktan kurtardın,’ dedi.
Meryem heyecanlı heyecanlı dedi ki;

‘Kızımı doğurduğumdan evlendirdiğim güne kadar, her hamur açışımda bir avuç un ayırıp kenara koydum. Bildiğin gibi her gün bir kez ekmek pişiriyorduk. Biriktirdiğim un, bir ölçek olunca satıyordum.’ Kocası kayık ağzıyla yayvan yayvan gülerek şöyle karşılık verdi:

‘Allah basiretini daha da artırsın ve tüm sorunlarını çözebilmen için sana ilham yağdırsın! Allah beni seninle mutlu etti ve dostluğunla bereketlendirdi.’
Adamın konuşması bitince, orada bulunanlar hep birlikte kalkıp merhumenin cenaze merasimine katılıp namazını kıldılar. Sonra kocasına giderek taziyede bulundular.

* * *

Yine içlerinden biri öne çıkıp konuşmaya başladı:
“Arkadaşlar! Sakın ufak şeyleri hor görmeyelim. Çünkü bütün büyük işlerin başlangıcı hep küçük olur. Allah ne zaman isterse, küçük şeyi büyük yapar, azı çoğaltır. Devlet hazineleri bile dirhemin dirheme eklenmesiyle oluşmuyor mu? Altın bile kırat kırat birikmiyor mu? Karanın kumu, denizin suyu hep böyle değil mi? Büyük servetler de, bir dirhem buradan, bir dirhem şuradan toplanmıyor mu?

Birini görmüştüm; küçük, verimsiz bir arazisi vardı. Buna bedevi topraklarından yüz dönüm verimli arazi ekledi. Ara sıra, teraziyle biber ve nohut sattığını görürdüm. Küçük kazançları biriktirip büyük sermaye yapıyordu. Öyle ki sonunda yüz dönüm verimli arazi satın aldı!

Bakın, ben kendimden örnek vereyim… Günlerce, yakalandığım öksürükten illallah ettim; göğsüm yanıyordu! Kimi, fâluce2 helvası önerdi; kimi de, şeker, badem yağı ya da buna benzer tatlı bir şey yapıp yememi.

Ancak bu tavsiyeler bana masraflı ve ağır geldi. Bir yandan masraf etmek istemiyor, diğer yandan hemen iyileşmeyi arzuluyordum. Günlerce hastalıkla pençeleştim. Nihayet arkadaşlardan biri;
‘Sana kepek suyunu salık veriyorum!’ dedi, ‘Onu sıcak sıcak iç!’

Öyle yaptım. Kepeği, çer-çöpü andıran görüntüsüne aldırış etmeden çorbaya dönüştürdüm. Baktım ki, gerçekten çok lezzetli. Üstelik açlığı da önlüyor. O gün öğlene dek ne acıktım, ne de canım bir şey çekti. Hatta ikindiye dek ne bir lokma aldım, ne de elimi yıkamak için suya uzandım. Akşam yemeği zamanı yaklaştı ama onu da atlattım. Böylece maksadıma eriştiğimi keşfettim.

Kocakarıya dedim ki:

‘Neden çoluk çocuğa her gün kepek çorbası pişirmiyorsun? Suyu göğsü ve boğazı temizler, pek tasarruflu bir gıdadır. Hem, kepek çorbasından arta kalan çer-çöpü de kurutur, eski halini andırınca unla karıştırıp satarsın. Bu sayede şimdikinden daha fazla kazanmış oluruz.’

Karım da bana;

‘Sanırım Allah sana bir öksürük illeti verdi ama yanında birçok yararlı nimet yağdırdı!’ dedi.
Şimdi düşünüyorum da, eminim o adam Allah’tan gelen bir ilhamla kepeği önerdi bana!” Oradakiler;
“Doğru! Bu bilgi, düşünmekle ele geçmez, bu ancak semavi bir ilham olabilir!” dediler.

* * *

Bir başkası konuşmasınının eksenine çöpü oturtarak şunları anlattı:

“Kav ve çakmakla ilgili bir problem yaşıyorduk. Çakmaktaşı, kenarları kırılıp yuvarlaklaştıkça köreliyor, iyi kıvılcım çıkarmıyordu. Keskin bir ses çıkarsa da ateş yakmıyordu. Bazen de yağmurun azizliğine uğruyorduk. Ben ucunda sert bir taş olan pahalı bir demir ve çakmaktaşı satın aldım can yakıcı bir fiyata… Kavın kokusu iğrençti. Üstelik boyalı paçavralardan, kirli çaputlardan, keten bezinden ve eski giysilerden kav üretilmiyordu, kısacası bu iş bize tuzluya geliyordu.

Birbirimizi aydınlatıcı sohbetlerimize devam ederken birkaç gün önce rastladığımız bedevinin, biri çabuk tutuşan, diğeri kıvılcım çıkaran iki cins çubuğu sürterek ateş elde ettiğinden bahsedildi. Üstat muallim olan arkadaşımız Varyemez Sevrî;
‘Hurma salkımının çöpü bütün kavların yerini tutar!’ dedi. Sonra bunun nasıl kullanılacağını bana öğretti. Artık hiç masraf yapmadan, bahçedeki salkım çöplerini kullanıyoruz, ateşimizi de yakıyoruz, işlerimizi de görüyoruz.”

Mescitteki cimriler hep bir ağızdan kafa salladılar, biri dedi ki;

“Bugün, çok yararlı şeyler öğrendik. Tevekkeli eskiler boş yere ‘Görüş alışverişinde bulunmak, zihinleri döller’ dememiş.”

* * *
Sonra başka biri sakatat, boynuz ve diğer artıkların nasıl değerlendirileceği hususunda ayrıntılı bir söylev çekerek şöyle dedi:

“İşleri yerli yerince yapmakta, Muâze hatun gibisini görmedim!”

Oradakiler;

“Bu Muâze de ne yapmış?” diye sorunca, adam anlatmaya başladı:

“Amcasının oğlu, ona kurbanlık koyun hediye etmişti. Moralinin bozuk olduğunu gördüm. Üzgün ve suskun bir halde, başını öne eğmiş düşünüyordu.
‘Neyin var ey Muâze?’ dedim. Muâze:

‘Ben dul bir kadınım. Kocam olmadığı gibi, kurban etlerini tasarruflu davranarak değerlendirmek gibi bir deneyimim de yok. Bu işi hakkıyla becerebilecek olan yakınlarım öldüler. Her bir parçasını yerinde kullanmasını bilmediğimden, bu güzelim koyunun bir tırnağını dahi ziyan etmekten korkuyorum. Allah’ın, bu koyunda ve diğer hayvanlarda işe yaramayan bir parça yaratmadığına eminim. Ama insan, kaçınılmaz bir durum karşısında ne yapacağını bilemiyor. Benim korkum, az bir şey kaybetmekten değil, bu kaybın daha fazla kayıplara yol açmasındandır!’ dedi ve sözlerini şöyle sürdürdü:

‘Boynuzun ne yapılacağı zaten belli! Bir hurma kütüğüne çakılır, çengel olur; ucuna elbise ve deve semeri asılır. Ayrıca fare, karınca, kedi, hamam böceği ve yılan gibi yaratıkların zarar verebileceği şeyleri de boynuza asıp kurtarırsın. Barsak, yün kabartmak için kullanılan ‘hallaç’ yayı üretiminde işe yarar. Doğrusu ihtiyacım da var buna… Kafa, çene kemiği ve diğer kemiklere gelince bunlar, etleri sıyrıldıktan sonra parçalara ayrılıp pişirilir. Suyun üstüne çıkan içyağı hem kandil için, hem de ekmeğe katık olarak kullanılır; istersen bulamaç türü yemeklerde de kullanabilirsin. Geri kalan kemikleri ateş tutuşturmak için bir kenara ayırırsın! Hiç kimse kemikten daha saf bir yakıt, onun alevinden daha hoş bir alev görmemiştir!

Kemik gibi muhteşem ve faydalı bir nimet var mı? Tencerede çabuk pişer, yakılınca da çok az duman çıkarır. Koyunun derisine gelince; ondan neler yapılmaz ki? Seyahat çantası, su mahfazası, kın ve kırba ilk aklıma gelenler… Yünün yararları açık, saymaya gerek bile yok. Gübresine gelince, onlar da kurutulursa, kaliteli yakacak olur.
Şimdi geriye kaldı kanı, asıl problem bu, ondan nasıl yararlanacağım? Allah Teâlâ akan kanın yenilmesini ve içilmesini haram kılmıştır, bunu biliyorum. Kullanılmasının yasaklanmadığı meşru yerler de vardır elbet; ancak ben bilemiyorum, kim biliyorsa bana anlatsın! Bu mesele içime dert oldu, uykularımı kaçırıyor, bir sıkıntı ki, peşimi bırakmıyor.’

Az sonra, Muâze’nin yüzünün ışıldadığını gördüm;
‘Kan meselesini çözdün mü yoksa?’ dedim. Cevap verdi:

‘Evet, şimdi hatırladım. Bir arkadaşım tencereleri kalaylayıp dayanıklılığını artıracak en etkili uygulamanın sıcak yağlı kanla sıkı sıkı ovmak olduğunu söylemişti! Benim Şam yapımı gayet güzel tencerelerim var. İşte şimdi rahatladım. Her şey yerini buldu.’

Altı ay sonra Muâze’yi gördüğümde;
‘Koyunun kavurması nasıl; yavaş yavaş bitiriyorsundur herhalde?’ dedim.

Kendisine hakaret edilmiş gibi derin bir nefes alıp sustu ve aniden patladı:

‘Henüz kavurmayı yemeye sıra gelmedi. Şimdilik, iç yağı, sakatat, kaburgalar ve eti sıyrılmış kemikle idare ediyorum. Her şeyin bir vakti var!’

* * *

Bu konuyla ilgili gerçekten yaşanmış bir sürü şey vardır. Bir kaçını daha aktarayım:

Ünlü tabip Esed bin Cânî, kış mevsiminde yatağını soyulmuş kamıştan yapardı. Çünkü pireler, çok pürüzsüz ve kaygan oluşundan dolayı, kamışın üzerinde tutunamazlardı!

Yaz gelip de içerde sıcaktan durulmaz olunca, tabandaki toprağı hafifçe kazarak karıştırır, sonra üzerine kuyudan kova kova su döker, dümdüz oluncaya kadar ayaklarıyla çiğnerdi. Islaklık devam ettiği sürece, ev serinliğini korurdu. Eğer yaz geçmeden taban kuruyup tekrar ısınırsa, yeniden eşeler ve su dökerdi, O daima şöyle derdi:
”Benim serinletici pervanem, evimin zemini ve kuyumun suyudur. Suyumu serpiyorum; sonra da ayağımla çiğniyorum; evim daha serin, masrafım daha az oluyor. Bu da benim, bilgelik bakımından diğer insanlardan üstün olduğumu gösteriyor!”
O, gerçek bir tabipti. Ama bir keresinde işleri durmuş, kapısına hiç hasta gelmez olmuştu. Bunun üzerine biri ona şöyle dedi:

“Bu yıl salgın var; ortalıkta hastalık kol geziyor. Sen bilgili ve soğukkanlı bir hekimsin, pek çok hizmetin oldu bu halka! Buna rağmen işlerinin durgun olmasının sebebi ne?”

Esed soğukkanlılığını bozmadan muhteşem bir tahlil yaparak patlattı cevabı:

“Birincisi; ben onların nezdinde Müslüman’ım. İnsanlar, ben hekim olmadan önce Müslümanların tıpta başarılı olacağına inanmıyorlardı! İkincisi; ismimin Esed (aslan) olması onları biraz uzaklaştırıyor. Oysa, Salîb, Gabriyel, Yuhanna ya da Perâ olmalı ki anlı şanlı bir yabancı doktora göründüklerini düşünüp paraya kıysınlar!

Üçüncüsü; künyemin, Ebu’l-Hâris, Ebu İsa, Ebu Zekeriyya ya da Ebû İbrahim gibi şatafatlı ve asil olması gerekirdi. Dördüncüsü; üzerimde beyaz, pamuktan bir önlük var. Siyah, ipekten bir önlük olmalıydı ki ciddiyet uyandırsın. Beşincisi de; dilimin Arapça değil, Farsça olması gerekirdi.”

* * *

Halil Selûlî anlatıyor:

“Bir gün Sevrî yanıma geldi. Ayrı ayrı yerlerde beş yüz parça ekilebilir arazisi vardı. Bu araziler, Kürsiyye-i Sadaka ile Mürre Nehri arasında uzayıp gidiyordu. O gayr-ı menkul yatırımından iyi anlar, sadece en güzel, en meşhur ve en verimli arazileri satın alırdı. Bir gün bana dönüp;

‘Hiç zeytin suyunu ekmeğe katık ettin mi?’ dedi. Ben de boş bulunup;

‘Vallahi hayır!’ diye yanıtladım. Bunun üzerine;
‘Vallahi yemiş olsaydın, tadını unutmazdın!’ dedi.
‘Doğru!’ dedim, ‘bir kere yeseydim, asla unutmazdım!’

Sevrî çoluk çocuğuna hep şöyle öğüt verirdi:
‘Hurma çekirdeğini çöp diye atmayın, onları boğazınızdan kolayca geçirip yutmayı alışkanlık haline getirin! Çünkü hurma çekirdeği karındaki yağları toplayarak böbrekleri sıcak tutar. Sütü bol develerin ve hurma çekirdeğiyle yemlenen hayvanların işkembesinin iriliğine bakıp ders alın. Siz de kendinizi hurma çekirdeği yemeye, arpa tanesi kemirmeye ve yonca atıştırmaya alıştırırsanız çarçabuk gürbüzleştiğinizi göreceksiniz! İnsanlar da taze yonca, dövülmemiş arpa ve hurma çekirdeği yiyebilirler.’

Yine şöyle derdi:

‘Baklagilleri kabuğuyla yiyin. Çünkü bakla familyası insan ağzına yaklaşınca bas bas bağırır: Beni kabuğumla yiyen, özümü yer, ben onu severim! Beni kabuksuz yiyen kişiye söverim, hatta onu yerim!

A dostlar! Ne diye kendi yiyeceğinize yem olup sağlığınızı kaybetme riskini göze alıyorsunuz?’
Çeviren: A. Sait Aykut

Notlar:

1 Abbâsî Abbasi döneminin ünlü yazarı. Başta mizah olmak üzere insan psikolojisi, botanik ve zoolojiden mücevherat ilmine kadar geniş bir alanda onlarca eser verdi. Arap nesrinin inşasında söz sahibi olan Câhız 770’da 770’de doğdu, 869’da öldü. Burada sunduğumuz bölüm Câhız’ın Cimriler kitabından çevrilmiştir. Câhız bu kitabında şehir kökenli biri olarak hem taşradan gelenleri hem de Kindi gibi, tanıdığı ünlü yazarları eleştirir.

Bkz. Câhız, Kitâbu’l-Buhalâ, Lübnan (tarihsiz) s. 35-38 ve 60-61. Kitap yakın zamanlarda Selahattin Hacıoğlu tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

Câhız, Cimriler Kitabı,

çev.: S. Hacıoğlu,

Bordo-Siyah yay.,

İstanbul 2004.

Exit mobile version