Fotoğraf çekmeye nasıl başladın; seni ilk ne cezbetti?
2003 civarıydı, 15 yaşındaydım. O dönem filmli fotoğraftan dijitale geçiş yaşanıyordu. Ben belki filmin asıl dönemine tam yetişemedim ama o dünyanın son izlerini görme şansım oldu.
Mahallemizdeki fotoğraf stüdyosunun sahibi ve fotoğraf sanatçısı Zafer Özcan’ı, daha yanında çalışmaya başlamadan önce dükkânın dışından, vitrinin arkasından izlerdim. Deri kaplı bir çantanın altından ışık verir, filmden çıkan portrelerin üzerinde rötuş yapardı. Bazen görüntüyü daha yakından görmek için gözüne bir kamera merceği yaklaştırırdı.
Benim için gerçekten bir film sahnesi gibiydi. Ne yaptığını tam olarak bilmiyordum ama inanılmaz merak ediyordum.
Sonra bir yaz tatilinde yanına girdim ve hikâye benim için gerçekten orada başladı.
Sanırım beni fotoğrafçılığa sokan şey, makineden önce meraktı. O merakın bende bıraktığı izin hakkını ödeyemem. Ustam Zafer Özcan’ın ellerinden öperim.

İlk fotoğrafını hatırlıyor musun?
İlk çektiğim kareyi net hatırlamıyorum. Ama o ilk dönemleri çok iyi hatırlıyorum. Çünkü başlarda çekmekten çok izliyordum.
Yaklaşık altı ay boyunca ışık nasıl düşüyor, insan kamera karşısında nasıl değişiyor, bir görüntü nasıl oluşuyor; bunlara baktım.
Bugün de hâlâ önce bakmayı seviyorum. Hemen makineyi kaldırmıyorum.
Bazen fotoğraf, deklanşöre basmadan çok önce başlıyor.
Bir fotoğrafın “iyi” olduğuna ne zaman inanırsın?
Bende bir şey bıraktığında.
Teknik olarak çok iyi bir fotoğraf olabilir ama hiçbir şey hissettirmeyebilir. Bazen de küçük kusurları olan bir kareye dönüp dönüp bakarsın.
Ben o hissi önemsiyorum.
Fotoğrafa bakmayı bıraktıktan sonra görüntü hâlâ zihninde kalıyorsa, benim için orada bir şey vardır.
Senin için fotoğraf daha çok görmek mi, hatırlamak mı?
İkisi de.
Önce görüyorsun, sonra o görüntü zaman içinde hatıraya dönüşüyor.
Bazen yıllar önce çekilmiş bir fotoğrafa bakıp o günün sesini, kokusunu, yanında kimlerin olduğunu bile hatırlıyorsun. O yüzden fotoğraf bana hiçbir zaman yalnızca bir görüntü gibi gelmedi.
Bir kare bazen gösterdiğinden çok daha fazlasını saklıyor.
İnsan çekerken en çok neyi yakalamaya çalışırsın: yüzü mü, hâli mi?
Hâli.
Yüz zaten karşımda. Ben biraz daha o yüzün arkasındaki insanı merak ediyorum.
Kamera açılınca insan ister istemez değişiyor. Elini nereye koyacağını, nasıl bakacağını, nasıl göründüğünü düşünmeye başlıyor. Ben de bu yüzden çekimden önce konuşmayı seviyorum.
Bir süre sonra omuzlar düşüyor, kişi kendisini kontrol etmeyi bırakıyor, bakışı değişiyor.
Benim için gerçek portre genellikle orada başlıyor.
Yüzü çekmek kolay; benim ilgilendiğim, o yüzde bir anlığına görünen insan.
Bir fotoğrafta kusur, güzelliğin parçası olabilir mi?
Olabilir. Hatta bazen fotoğrafın en güzel tarafı tam olarak o kusur olabilir.
Eski film fotoğraflarında ışık almış, kenarı hafif yanmış kareler olurdu. Teknik olarak baktığında bir hata ama bazen fotoğrafa karakterini veren şey de o oluyor.
Her şeyi fazla düzeltip fazla pürüzsüz hâle getirdiğinde, görüntünün ruhundan da bir şeyler eksilebiliyor.
Bir ışık sızıntısı, küçük bir bulanıklık, beklenmeyen bir hareket…
Ben bunları her zaman hata olarak görmüyorum. Bazen fotoğraf tam da oradan nefes alıyor.
Bir fotoğrafta sessizlik görünür mü?
Bence görünür.
Her ne kadar çekerken kendi duygularımla hareket etsem de fotoğrafın karşı tarafta aynı duyguyu yaratmasını beklemiyorum.
Çünkü herkes bir kareye kendi hayatından bakıyor.
Durgun bir göle ben huzurla bakarken, bir başkası içinde coşkun bir şelalenin sesini hissedebilir. Aynı görüntü birine yalnızlık, diğerine özgürlük verebilir.
Fotoğrafın güzel tarafı da biraz burada.
Sen bir hisle çekiyorsun ama o kare, bakan kişinin içinde bambaşka bir yere dokunabiliyor.
Fotoğrafçı gördüğünü mü kaydeder, yoksa gördüğünü yeniden mi kurar?
İkisini de yapıyor.
Çünkü daha kadrajı seçtiğin anda bir karar vermiş oluyorsun. Neyi göstereceğine, neyi dışarıda bırakacağına, nereden bakacağına sen karar veriyorsun.
Ben çekimden önce kafamda bir görüntü kurarım. Ama çekim başladığında başka bir şey çıkarsa ona da alan bırakırım.
Çünkü bazen en iyi kare, senin planladığın değil, planın bozulduğu anda ortaya çıkıyor.
Her şeyi kontrol etmek yerine, olanı fark edebilmek bana daha önemli geliyor.
İnsanlar kameranın karşısında daha çok kendileri mi olur, yoksa daha çok rol mü yapar?
İlk başta biraz rol yapıyorlar. Bence bu çok normal.
Kamera açılınca insan bir anda kendisini düşünmeye başlıyor.
“Nasıl duruyorum, yüzüm nasıl, elim nerede?” gibi şeyler devreye giriyor.
Bir süre sonra sohbetle o hâl kırılıyor. Kişi kamerayı unutmaya başladığında yüzü de değişiyor.
Benim en sevdiğim anlar da genellikle onlar.
İnsan bazen en çok, poz vermeyi bıraktığında kendisi oluyor.
Hiç deklanşöre basmadığın için pişman olduğun bir an oldu mu?
Oldu.
Ama bazen mesele çekemediğin kare değil, çekip sonra hayatından çıkardığın kare oluyor.
Sildiğim de oldu, yırttığım da.
Çünkü zaman değişiyor, insanlar değişiyor. Bazı dostluklar nefrete dönüşebiliyor, bazı sevgiler bitebiliyor, bazı yüzler artık baktığında sana aynı şeyi hissettirmiyor.
Fotoğraf bir anı olduğu yerde tutuyor ama insan aynı yerde kalmıyor.
Her fotoğraf saklanmak zorunda değil.
Bazı kareler geçmişi hatırlatıyor; bazılarını yok etmekse insanın geçmişle arasına mesafe koyma biçimi oluyor.
Sen fotoğrafı mı seçiyorsun, bazen fotoğraf mı seni seçiyor?
Çekime giderken genellikle bir fikrim oluyor. Kadrajı düşünüyorum, ışığı düşünüyorum, kafamda bir şey kuruyorum.
Sonra bir bakış geliyor, biri başını farklı çeviriyor, küçücük bir hareket oluyor ve bütün plan değişiyor.
O anda başka bir şey görüyorsun ve ona gidiyorsun.
Bence fotoğrafçılık biraz da buna hazır olmak.
Bazen en iyi kareyi sen kurmuyorsun; sadece geldiğinde onu fark ediyorsun.
Hayatından tek bir kare kalacak olsa, nasıl bir fotoğraf olsun isterdin?
Oğlum Mahir Ahmet daha yeni ilkokula başladı.
Tek bir kare seçme hakkım olsa, yıllar sonra üniversite mezuniyetinde onu fotoğrafladığım an olsun isterdim.
O kareye baktığımda yalnızca mezuniyet gününü görmezdim. İlkokula başladığı sabahı, büyümesini, geçen yılları, birlikte yaşadığımız küçük anları da görürdüm.
Belki fotoğrafta sadece Mahir Ahmet olurdu ama benim için o kadrajın içinde koca bir hayat dururdu.
Çünkü bazı kareler zamanı durdurmaz; bütün bir ömrü içine alır.
RÖPORTAJ: İBRAHİM VARELCİ
İZDİHAM DERGİSİ