Site icon İzdiham Dergi

Ahmet Haşim’in Yaşamı ve Sanatı

Yaşamı

Ahmet Haşim 1885 yılında Bağdat’ta doğdu. Bazı uzmanlar, şairin kendi yaşamını anlattığı bir mektubundan çıkarılan Hicrî 1301 tarihinin Hicrî şemsi değil, Hicrî kameri olması gerektiğini ileri sürerler. Bu görüş doğruysa, Haşim’in doğum tarihi 1883 ya da 1884 olur.

Babası Arif Hikmet Bey Bağdat’ın ünlü Alûsîzade ailesin- dendi. Annesi Sara Hanım da gene soylu bir aile olan Kâhyazadeler’in kızıydı. Bağdat vilâyetinde çeşitli devlet görevlerinde, bu arada mutasarrıflıklarda bulunan Arif Hikmet Beyin ikisi erkek üç çocuğundan en büyüğü olan Haşim, on yaşına kadar hep Arapça konuşulan çevrelerde yaşadı, doğru dürüst Türkçe öğrenemedi.

Sonradan anılarına dayanarak yazdığı şiirlerinden anlaşıldığına göre, Haşim’in çocukluğu annesinin sevgi çemberinde geçmiş, babası ona biraz uzak kalmıştır. Ciğerlerinden hasta olan anne sini sekiz yaşındayken kaybetmesi ise yaşamındaki ilk büyük acıdır.

Annesinin ölümünden aşağı yukarı üç yıl sonra, 1896’da, Haşim, babası ile birlikte İstanbul’a geldi. Önce Türkçe öğrenmesi için Nümune-i Terakki okuluna gönderildi, ertesi yıl da, o zamanki adı Mekteb-i Sultani olan Galatasaray Lisesi’ne girdi.

İstanbul’da önce Beyoğlu’nun arka semtlerinden birinde, yoksul bir mahallede, bir akrabasının yanında kaldı. Galatasaray’a girince yatılı oldu. Bu arada, babası Revendus’ta görevlendirilmiş, orada yeniden evlenmişti.

Haşim okulda çevresine yabancılık çeken, oyunlara, sporlara uzak duran, çekingen bir çocuktu. Önceleri edebiyatla da pek ilgisi yoktu. Sonra bir arkadaşının verdiği Fransızca bir çağdaş şiirler antolojisini okuyunca şiir yazma özlemine kapıldı. Van Baver ile Paul Léautaud’nun hazırladığı, adı Anthologie des poètes d’aujourd’hui olan bu kitapta Fransız sembolistlerinden seçme şiirler vardı.

Galatasaray’a girişinin üçüncü yılında, 1899’da, İzzet Melihle arkadaş oldu. Bu iki edebiyat heveslisi öğrencinin çevresinde sonradan Hamdullah Suphi, Emin Bülent, Abdülhak Şina- si gibi öğrenciler de toplanınca, okulda canlı bir edebiyat ortamı kuruluverdi. Haşim şiirleri “Mecmua-i Edebiye” adlı edebiyat dergisinde çıktığı için, bu topluluğun önde gelen kişilerindendi. 1900 yılında yazmaya başladığı, “Şi’r-i Kamer” genel başlığıyla anılan, dokuz şiirlik dizinin de okul sıralarında tamamlandığını, arkadaşları üzerinde çok olumlu etkiler yarattığını biliyoruz. Bu yıllarda, Fransız şairlerinin yanı sıra, Abdülhak Hâmid’i, Tevfik Fikret’i, Cenap Şahabettin’i de severek okuduğu yazdıklarından açıkça anlaşılıyor.

Haşim Galatasaray’ı 1907’de bitirdi. Bir yarışma sınavına girerek Reji İdaresi’ne memur oldu. Bir yandan da Mekteb-i Hu- kuk’a gidiyordu. Ama bu okulu bitiremedi. Çünkü artık ilgisi bütünüyle edebiyata kaymıştı, özellikle Fransa’daki şiir akımlarını yakından izliyor, kültürünü genişletmek için sürekli Fransızca kitaplar okuyordu. Arkadaşları arasında gerek şiir üzerine bilgisi, gerek şairliğiyle üstün bir yeri vardı. Hamdullah Suphi’nin onun gösterdiği başarı karşısında umutsuzluğa kapılarak şiiri bıraktığı söylenir.

1908’de İkinci Meşrutiyet halka duyurulduğu zaman Ahmet Haşim İstanbul’daydı. Bu coşkunluk yaratan olaydan bir yıl sonra, 1909’da, “Servet-i Fünun” dergisi çevresinde toplanan genç sanatçıların, Fransız Akademisi’ne özenen bir topluluk kurdukları görüldü. Fecr-i Âtî adını alan bu toplulukta çoğunlukla Haşim’in Galatasaray’dan arkadaşları yer alıyordu. Ama dostları onun, özenti aydın davranışlarına yakınlık duymadığını, “kendini beğenmişlik, kendini herkesten üstün görme” gibi kötü yönlerine tepki gösterdiği aydınların yanına sokulmak istemediğini, Fecr-i Âtî’nin toplantılarına pek katılmadığını söylüyorlar. Hele yeni seçilen üyelerin, Fransız Akademisi’nde olduğu gibi, karşılıklı söylevlerle tanıtılıp topluluğa kabul edilmesi, gittiği tek tük toplantılardan birinde, Haşim’in, Nevin takma adıyla şiirler yazan bir paşa torununu, Neyyir’i tanıtmak için verdiği incelikli bir söylevin alayla karşılanması, o gün oradan sövüp sayarak ayrılmasına, bir daha da Fecr-i Atî toplantılarına hiç katılmamasına neden olmuştu. Ama şiirlerini gene bu topluluğun yayın organı olan “Servet-i Fünun“da yayımlıyordu.

Aynı yıl içinde Haşim, İzmir Sultanisi’ne Fransızca öğretmeni atandı. Orada boş zamanlarının büyük çoğunluğunu Fecr-i Âtî’den tanıdığı Yakup Kadri ile geçirdi. İki yıl kadar İzmir’de kaldıktan sonra, gene İstanbul’a gelerek, 1912’de, Maliye Neza- reti’nde Kalem-i Mahsus çevirmeni oldu.

1914’te Birinci Dünya Savaşı başlayınca yedek subay olarak askere alındı. Çanakkale Savaşı’na katıldı. Sonra İzmir’e gönderildi. 1917’de ise, İaşe müfettişliğine atanarak, Aydın, Niğde, Konya, Manisa dolaylarında görev yaptı.

Mütareke’de askerden terhis olunca İstanbul’a geldi. Bir süre işsiz kaldı. Bu arada, 1915’te, babası da ölmüştü. Çok sıkıntı çekti. Ne kadar bunaldığını şu sözleri açıkça anlatır :

Muharebe oldu mu, sen Türksün, buyur cepheye! derler. Sulh olup da bir yerden iş, memuriyet istedin mi, haydi ordan Arap! diye savarlar.”

Haşim’in bu işsizlik dönemi ancak 1920’de sona erdi. O zamanki adı Senayi-i Nefise Mektebi olan Güzel Sanatlar Akade- misi’nde estetik ve mitoloji öğretmeni oldu. Ertesi yıl, 1921’de ise, gene bir yarışma sınavına katılarak Düyun-ı Umumiye İdaresi’ne girdi.

1882’de Batılı kapitalist devletlerin baskısıyla, Abdülhamid, Osmanlı İmparatorluğunun malî iflasını bildirince kurulan, yabancı uzmanların yönetimindeki Düyun-ı Umumiye, ödenemeyen devlet borçlarına karşılık, ülkenin doğal kaynaklarının işletilmesini üzerine almış olan bir kuruluştu. Başka bir söyleyişle, borçları ve faizleri ödenene kadar, Osmanlı İmparatorluğu’nun doğal kaynaklarına haciz konmuştu. Çok hızlı gelişip, kendi yatırımlarının yanı sıra, yabancı sermaye yatırımlarının da her türlüsüne aracılık, koruyuculuk eden Düyun-ı Umumiye İdaresi, her yıl ödenen borçların, faizlerin ötesinde, sermaye biriktirip başka ülkelere krediler bile verdi. Örnekse, İtalyan hükümeti Osmanlılar’a karşı giriştiği Trablus Savaşı’nın giderlerini Dü- yun-ı Umumiye’den aldığı kredilerle karşılamıştı. Binlerce memuru, Batı’dan gelen seçkin uzmanlarıyla bütün ülkeye yayılıp Osmanlı ekonomisini, mâliyesini avucunun içine alan, büyük bir ustalıkla tıkır tıkır işletilen bu korkunç sömürü kumpanyası, İkinci Meşrutiyet’te, hatta Birinci Dünya Savaşında bile kapatı- lamadı. Gerçi savaş sırasında İngilizlerle Fransızların yerini Almanlar aldı, ama savaştığımız ülkelerin kapitalistlerine düşen hisseler, savaş sonunda ödenmek üzere Deutsche Bank’a yatırıldı. Lozan Andlaşması ile kapatılan Düyun-ı Umumiye’nin kalıntılarının temizlenmesi, Cumhuriyet döneminde, 1954 yılına kadar sürmüştür.

Haşim Düyun-ı Umumiye İdaresi’nde memur olarak çalışırken, Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki öğretmenliğini bırakmış değildi. Hatta ek görev olarak Harp Akademisi’nde, Mülkiye Mektebi’nde de Fransızca öğretmenliği yapmaktaydı. Ayrıca, Falih Rıfkı ile Necmettin Sadık’ın kurup yayımlamaya başladıkları “Akşam” gazetesinde fıkralar da yazıyordu.

İşsizlik sorununu çözdüğü 1921 yılı, Haşim’in yaşamında başka bir yönden de önemlidir. Aralarında Yahya Kemal de bulunan genç sanatçılar, Nuruosmaniye’deki İkbal Kıraathanesi’nde toplanıp sohbet ederlerken bir edebiyat dergisi çıkarmaya karar vermişlerdi. İlk sayısı 1921 yılında yayımlanan “Dergâh” adlı bu dergide çıkan şiirler, özellikle de Ahmet Haşim’in şiirleri, o günlerin oldukça durgun edebiyat dünyasına bir canlılık getirmiş, tartışmalara konu olmuştu. Mizah dergilerine kadar yansıyan tepkilere karşı, “Dergâh” yazarları sanat konularında görüşlerini açıklamak gereğini duydular. Bu arada Haşim de, “Şiirde Mâna ve Vuzuh” adlı, sonradan Piyale’nin başına önsöz olarak aldığı ünlü yazısını yayımlayıp şiir anlayışını savundu. Şairin ilk kitabı Göl Saatleri de gene 1921’de, Dergâh Yayını olarak basıldı. Büyük ilgi gördü. Abdülhak Şinasi, Nurullah Ata (Ataç) onun bu yapıtıyla Türk şiirine getirdiği yenilikler üzerinde önemle durdular, şiir anlayışını açıklayan yazılar yazdılar. Öte yandan yergiler de yağdı. Haşim artık ilgiyle izlenen, yenilikçi, öncü bir şairdi.

1924’te, Düyun-ı Umumiye İdaresi’nden aldığı bir ikramiye ile Paris’e gitti. Yaz boyunca orada kaldı. “Mercure de France” adlı derginin Ağustos 1924 tarihli sayısında “Les tendances actuelles de la littérature Turque” (Türk Edebiyatında Güncel Eğilimler) başlıklı bir inceleme yayımlayarak Tanzimat sonrası edebiyatımızla ilgili bilgiler verdi. Paris dönüşünde, Lozan Andlaşması’na uyularak Düyun-ı Umumiye İdaresi dağıtılınca, Haşim Osmanlı Bankası’na geçti.

1926’da, son şiirlerine Galatasaray’dayken yazdığı “Şi’r-i Ka- mer“leri de katarak ikinci kitabı Piyale’yi yayımladı.

1928’de, karaciğeri ile böbreklerinden hastalanınca kendisini iyice bir muayene ettirmek amacıyla ikinci kere Paris’e gidip döndü. Bu yolculuğun notlarına “İkdam” gazetesindeki fıkralarından bazılarını katarak Bize Göre adıyla, daha önceleri “Akşam” gazetesinde, “Dergâh” dergisinde çıkmış fıkralarını, yazılarını da Gurebâhâne-i Lâklâkan adıyla aynı yıl kitap olarak yayımladı. Gene 1928’de Piyale’nin ikinci baskısı çıktı.

Bu yıllarda, Haşim’e hep ek görevler aranıyor, örnekse Telsiz Telefon Şirketi Sanat Mütehassıslığı gibi işler veriliyordu. Hele bir ara oldukça yüksek maaş aldığı bir göreve getirildi. İzmir Sultanisi’nde öğretmenken Yakup Kadri’nin aracılığıyla tanıyıp bir süre arkadaşlık ettiği, o günlerin vilayet maiyet memuru Şükrü Saraçoğlu, Cumhuriyet döneminde bakan olmuş, ünlü şairin sağlığının sarsıldığını, geçim darlığı çektiğini öğrenince, onu Anadolu Şimendöferleri Şirketi Likidatörlüğü Meclis-i İdaresi üyeliğine atamıştı. Haşim bunun üzerine Osmanlı Bankası’ndaki yorucu işinden ayrıldı. Ama bu görev sürekli değildi.Nitekim yaşamının son günlerinde Güzel Sanatlar Akademisi ile Mülkiye Mektebi’ndeki öğretmenliklerinin geliriyle geçinmek zorunda kaldı.

1932’de, dostlarının aracılığı, devletin yardımıyla tedavi için gittiği Frankfurt’tan gene yolculuk anılarıyla döndü. Önce “Mülkiye” dergisinde, “Milliyet” gazetesinde yayımladığı bu yazılarını ertesi yıl Frankfurt Seyahatnamesi adlı bir kitapta topladı. Hastalığı sırasında, dörtlüklerden oluşacak bir şiir kitabı yazmak düşüncesindeydi. Bunlardan birkaçını bitirebildi, bir ikisi de yarım kaldı.

Son yıllarında kendisine bakan Güzin Hanım adlı dul bir kadınla nikâhlanmak istemiş, arkadaşları bu isteğini yerine getirmişlerdi.

Hastalığının ağırlaşması üzerine kaldırıldığı Alman Hastanesi’nde, durumunun umutsuzluğu görülünce, gene evine gönderildi. Şairliğine saygı duyan bazı doktorların özel çabalarına karşın, 4 Haziran 1933’te, kendi söyleyişiyle “şairlerin en garibi”, Kadıköy’deki evinde öldü. Eyüp Mezarlığı’na gömüldü.

Yaşadığı  Dönem

Ahmet Haşim Türk tarihinin çok önemli bir döneminde yaşamıştı. Ama yapıtlarında yaşadığı dönemin izleri görülmez.

1885’ten 1933’e kadar, kırk sekiz yıl boyunca neler oldu? Kısaca sıralayalım:

Bu olaylar Ahmet Haşim yirmi üç yaşındayken başlamış, otuz üç yaşında Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi üzerine üç yıllık yedek subaylığından sonra, onu, düşman ordularının eline geçmiş İstanbul kentinde, 1920’ye kadar sürecek geçim sıkıntılarının ortasında bırakarak son bulmuştur. 1915’te ölen Tevfik Fikret bu dönemin olaylara karşı sağduyu adına, halkın çıkarları adına sesini yükselten büyük şairidir.

Sonraki yılların olayları daha da sarsıcı:

Görüldüğü gibi, Ahmet Haşim’in yaşadığı dönemde Türk halkı çeşitli tehlikelerle karşı karşıya kalmış, bağımsızlığını bütünüyle yitirecek durumlara düşmüş, bir kurtuluş kavgası vermiş, bu kurtuluş kavgasında başarıya erdikten sonra da büyük bir dönüşüm geçirmiştir.

Ne var ki Haşim bir şair olarak bu olaylarla hiç ilgilenmedi. Birinci Dünya Savaşı’ndaki yedek subaylığı dışında, insan olarak da memleketinin kurtuluşunda bir görev almayı düşünmedi. Gazi Mustafa Kemal için yazdığı duygusal övgü yazısı bir yana, Türkiye’nin geçirdiği büyük dönüşüm konusunda görüşlerini ortaya vurmadı. Bu ilgisizlik onun sanat anlayışından olduğu kadar, kişiliğinin özelliklerinden de kaynaklanıyor.

Kişiliği

Ahmet Haşim çocukluğunun tek sevgi kaynağı olan annesini yitirdiğinde sekiz yaşındaydı. Babası ona karşı ilgisiz miydi, sertliği, hoşgörüsüzlüğü sevgisizliğinden mi geliyordu, bilmiyoruz. Çağın eğitim anlayışı baba-oğul ilişkilerinin katı olması, arada hep bir uzaklık bırakılması gerektiği yolundaydı. Annesinin ölümünden sonra babasına sokulamayışının nedeni bu olabilir. Anlaşılan, evlerinde ona sevgi gösterecek başka bir kadın da yoktu. Böylece Haşim çok küçük yaşta öksüzlüğü, yalnızlığı tattı. Babası mutasarrıflık, yani kaymakamlık göreviyle oradan oraya yer değiştirdiğinden, çocuklarını sürekli aynı okulda okutamıyordu. Türkçe öğrenmelerini bile sağlayamıyordu. Fırsatını bulunca onları İstanbul’a getirdi. Türkçe konuşulan bir ortama soktu. Başka yere atanacağını görünce de Haşim’i Galatasaray’a yatılı verdi.

Öğrenciler ona “Arap Haşim” derler, şivesiyle alay ederlerdi. Çevresinde her şey, dil, ilişkiler, töreler çocukluğunda gördüğünden başka türlüydü. Bu durum onda bir içine kapanmaya, yalnızlık duygusunun hüznüne alışmaya, geçmişe özlemle bakmaya yol açtı. Güzel günleri annesinin yanında geçirdiği çocukluğundaydı. Arkadaş bulmakta, çevresine uymakta karşılaştığı güçlükler yüzünden, oyunlara, sporlara da katılamıyordu.

Fransızca öğrenme çabasına bağlanabilecek kitap okumamerakı, sonunda onu güncel Fransız şiiriyle karşı karşıya getirince, bu renkli dünyaya kendini kaptırması, edebiyata eğilim duymaya yönelmesi, tek başına yapabileceği bir işi, bir oyalanma yolunu seçmesi doğaldı. Öğretmeni Ahmet Hikmet’in, bir süre sonra, onu “Şair” diye çağırmaya başlaması, edebiyat meraklısı arkadaşları arasında bu yönüyle öne çıkması, yalnızlık çeken, Araplığı ikide bir yüzüne vurulup küçümsenen Haşim için çok önemli bir tutamaktı. Giderek edebiyat tek kaygısı oldu, ama dışa dönük değil, içe dönük bir edebiyat, dış dünya ile ancak görünümler, renkler, ışıklar, seslerle ilişki kuran, onları da soyutlayarak, gerçek ilişkilerinden soyarak kullanan bir edebiyat.

İçe kapalı, yalnız, alıngan, acılı Haşim’i, toplum sorunlarından uzak bir sanat anlayışına iten, sadece Fransız sembolistlerinin etkisi değildi, onu “Şair” diye yücelten Ahmet Hikmet’ten gelen etkiler de bu yöndeydi.

Şöyle diyordu öğretmeni:

Düşüncenin biçimden önce hazırlandığı duygusunu veren eserlerde şiir mucizesinin var olmasına imkân yoktur. Ahenk ve uyağın rastlantılarından doğmayan düşünceler sanata mal edilemez.”

Haşim okulu bitirdikten sonra, arkadaşları gibi yüksek mevkilere geçemedi. Yarışma sınavlarıyla girilen küçük memurluklar, ek görevlerle geçindi. İşsiz kaldığı oldu.

Şu sözler onun bu konudaki duygularını açıkça ortaya vuruyor:

Ben bir amele gibi her gün yevmiyemi kazanmaya muhtacım.”

Kırkını geçmiş bir adamın beyaz saçlarıyla, mektepten henüz çıkmış bir genç gibi hayatını tanzim edememiş bir vaziyette kalışından daha hazin bir şey tasavvur edemiyorum. Bütün nesiller, yanımdan kahkahalar ve şarkılarla geçip gidiyor ve ben dünyanın nimetlerine hâlâ bir dilenci gözleriyle kenardan bakıp durmaktayım.”

Dilinden düşürmediği bir dize:

Komadı gitti bu devlet bizi âdem yerine!”

Haşim çok onurluydu, ama geçim sıkıntıları yüzünden ona buna boyun eğmek, iş bulmasına aracılık etmelerini dilemek zorunda kalmıştı. Bu durum onu çok sıkmış, kıskançlıklara, kötümserliğe, hırçınlığa, alaycılığa, yergiciliğe itmişti. Ayrıca, çalıştığı işleri de beğenmez, hep daha iyi işler özlerdi.

Örnekse, Fecr-i Atî toplantılarına katılmayışını bir arkadaşı şöyle açıklamıştı:

Sanırım, buraya en çok İzzet Melih’le karşılaşmak istemediği için gelmiyor.”

İzzet Melih, Haşim’in okul arkadaşıydı. Reji’nin müdürlerindendi. Haşim ise, Reji’de küçük bir memurluğa bir yarışma sınavını kazanarak, Galatasaray Sultanisi müdürü Abdurrahman Şerefin salık vermesi, Halit Ziya’nın aracılık etmesiyle girebilmişti. Üstelik Haşim, İzzet Melih’ten daha iyi bir sanatçı olduğunu, daha okul sıralarındayken çevresine kabul ettirmişti. Sanatçı yeteneklerine toplumun saygı göstermesini, kendisini el üstünde tutmasını bekler, bu yüzden de verilen işleri küçümser, yolunu bulup yükselen arkadaşlarını kıskanır, kötülerdi.

Haşim’deki aşağılık duygusu yalnızca iş yaşamında özlediği yerlere ulaşamamaktan değil, belki daha çok kendini yüzüne bakılmayacak kadar çirkin bulmasındandı. Arkadaşlarının söyediğine göre fazla çirkin bir adam sayılmazdı, ama kendisine bunu kabul ettirmek olanaksızdı.

Şöyle sözler ederdi:

Dün gece gözüme bir lahza uyku girmedi. Önce şu alnımın çıkıklığını düzeltsem acaba nasıl olurum? dedim. Sonra, baktım ki, burnum da küçülmeye, biçime girmeye muhtaçtır. Haydi onu da yaptım farzedelim. Ya gözlerimin rengini nasıl değiştirebilirim? Ağzımla yanağım arasındaki yara izini nasıl silebilirim? Ya şu, ya bu derken en sonunda bu kafayı dibinden kesip atmaktan başka çare olmadığını anladım!”

Bu sözleri, çirkinlikten yakınma değil de, çok güzel olmamaktan yakınma diye almak, belki daha doğrudur.

Haşim aslında her şeyin en iyisini isteyen, yetinmeyen bir kimseydi. Çok iyi bir işte çalışan, toplum içinde çok saygı gören, çok güzel bir insan olmayı özlüyordu.Cinsel tutkuları güçlüydü, ama kendisini hiçbir kadının beğenmeyeceğine inanırdı. Hep birilerine âşık olur, evlenmek isterse de, kadınlara bir türlü yanaşamazdı. Evlilikte aldatılacağını düşünür, özellikle bundan çok korkardı. Nişanlanmak için aracılar koyar, çevresindeki saygıdeğer kimseleri görücü gönderir, nişanlanır, sonra çok sudan bir nedenle nişanı bozuverirdi. İçindeki korkuları, kaygıları bir türlü bastıramazdı. İç dünyası öylesine umutsuz düşüncelerin etkisi altındaydı ki genellikle çirkin kadınlara âşık olurdu.

Haşim’in yaşadığı çevrede özlediği şeyleri elde edememesi, gönlünce bir evlilik bile yapamaması kişiliğini büyük oranda etkilemiş, ama onu mistik düşüncelere, öbür dünya kaygılarına sürüklememişti. Çocukluğunun güzel günlerine duyduğu özlem, “geçmiş özlemi” diye nitelenebilirse de, o daha çok, olmayan bir ülkenin, bir düş ülkesinin özlemini çeker, bunu şiirlerine de yansıtırdı.

Haşim ölçüsü kendisi olan kişilerdendi. Kendini seveni sever, sevmeyeni sevmezdi. Övülmek ister, eleştirilmekten hiç hoşlanmazdı. Yaptığı işleri beğenir, yerini düşürdü mü bol bol övünürdü. Çevresinden hem ilgi, yardım bekler, hem de altta kalmak, borçlu kalmak istemezdi. Yanında bir başkası övülecek olsa hemen kıskanır, huysuzlanırdı.

Bütün bunlar Haşim’in bencil, tepeden tırnağa kendine yönelik bir kişiliği olduğunu gösteriyor. Böyle bir insanın toplum sorunlarına ilgi duyması, memleketinin kurtuluş kavgasında yer almak için sonu belirsiz eylemlere sapması beklenemez. Nitekim Haşim pek çok aydın Anadolu’ya geçerken, ya da Anadolu’ya yardım etmenin yollarını ararken, İstanbul’da kalmış, Türk halkının kurtuluş savaşına katkıda bulunmak üzere tek satır bile yazmamıştır.

Abdülhamid döneminde, İttihat ve Terakki döneminde ağır baskılar vardı, ama bir Tevfik Fikret gene de onlara karşı çıkan şiirlerini yazabilmişti. Haşim de yazabilirdi. Ne var ki sanat anlayışı o yönde gelişmedi.

Buna, herhalde, çağa ağırlığını koyan Türkçülük akımının da büyük etkisi olmuştur. “Sen ne karışıyorsun, Arap!” denmesindiye, Haşim kendi ülkesinde bir yabancı gibi yaşadı.

Nitekim Çanakkale Savaşı üzerine şiir yazmaları için şairler savaş alanlarına götürülüp gezdirilirlerken, Çanakkale Savaşı’na katılmış olan Haşim’i kimse hatırlamamıştı.

Onun gibi alıngan bir insan için ne büyük bir yıkım! O gün hatırlanabilseydi, belki Haşim’in sanatında da değişik gelişmeler görülebilirdi.

Üstünde yaşadığı toprağı benimseyemedi, bir konuk gibi kenarda kaldı, olayları hep uzaktan izledi.

Yalnız şunu da belirtmek gerekir: Haşim yaşadığı koşullar, kişiliğinin olumsuz yönleri yüzünden, çağındaki açılıma katılamadı, iyinin, doğrunun, ilerinin savunmasını yapamadı, ama hiçbir zaman bunların karşısında da yer almadı. Sanat anlayışına sığınıp köşesine çekildi.

Düşünce Dünyası

Ahmet Haşim’in kafa yapısı, Galatasaray’ın ilk yıllarında en çok matematik dersine düşkün olmasına karşın, bilimsel düşünüşe yatkın değildi. Ona göre evren büyük bir düzen değil, sanatçı çoşkunluğu içinde yaratılıvermiş bir karışımdı. Bu karışımdan anlamlar çıkarmaya çalışmak, işleyişinde birtakım düzen yasaları aramak boşunaydı. Gerçeğin ardında koşmak budalalıktı. Nitekim bilim de açıklamalarına varsayımlarla başlıyordu. Bilimsel kanıtların başka başka bilim adamlarının elinde birbirinin tersi savlan tanıtladıkları çok görülmüştü.

Haşim’in insan anlayışı da tutarsızlıkların savunulmasını içerir. İnsan karşıtlıklar, çelişkiler, iyilikler, kötülüklerin bileşimidir. Ondaki gerçekleri açıklamak değil, yaşamak gerekir. İnsanın toplum içindeki görevi ise bireyselliğini en yüksek düzeye çıkarmaktır. Çevremizle ilişkilerimizi içgüdülerimiz belirler. Eğer o gün sevgi doluysak, bütün insanlara sevgi duyarız, ama ertesi gün onlardan tiksinmek gelebilir içimizden, hepsinden kaçmak, yalnız kalmak isteyebiliriz.

Bu tutarsızlıklar, savrukluk, esintiye bırakılmış ilişkiler içinde, insanın toplumsal bir yanı olamayacağı için, Haşim’de bireyselliği aşan kaygılar aramamak gerekir. Topluma yönelmesi bir yerden sonra olanaksızlaşmıştır.

Evren karşısında bilimsel bilgilerden ne kadar uzağa düştüğünü şu sözleri açıklıyor:“Gelin kâinatı izah ve tefsire çalışacağımıza, onun zevkini sürmesini bilelim. Bakınız, yıldızlar ne güzel… Bunlar, belki bizim cedlerimizin zannettiği gibi, lâcivert kubbeye çakılı birtakım altın başlı çivilerdir. Ay, belki güneş, eskilerin itikadına göre bir İlâhtır. Belki, yer yuvarlak bile değildir.”

Yalnız, bu bilime güvensizlikte, şiirselliğin büyük payını da görmeliyiz. Bilimsel olmayan, yakıştırma bilgiler bütünüyle insan kafasının düş kurma gücünden doğmakta, yapılan benzetmelerdeki şiirsellik Haşim’in hoşuna gitmektedir. Şiirin bir damlası için bütün bilimsel gerçeklerden şüphe etmeye hazır olduğu anlaşılıyor. Saygı duyduğu tek şey şiirdir. Onun için evreni, insanı şiirsel rastlantıların ortaya çıkardığı gerçeklere bağlamak, Tanrı’yı bir sanatçı gibi düşünmek eğilimindedir.

Sanatı

Ahmet Haşim’in sanatı denince ilk akla gelen sözcük “Sembolizm“dir. Şiire bir antolojide Fransız sembolist şairlerin yapıtlarını okuyarak heves etmiş, yazılarında onları övmüş, sanat anlayışını açıklarken onların düşüncelerinden yararlanmıştır. Hatta arkadaşlarına, “Kitapçıya şiir kitabı almaya gitmiştim. Henri de Regnier’nin kitabını buldum, okudum, o yüzden sembolist oldum,” dediği söylenir. Ama uzmanlar Haşim’in tam anlamıyla bir sembolist olduğu görüşüne katılmazlar. Sembolizmi bazı yanlarıyla benimsemiş, Piyale’nin başına koyduğu önsözünde bu doğrultuda sözler etmiş, ne var ki savunduğu ilkeleri şiirlerinde kılı kılına izlememiştir.

Düzyazısı ise temiz, açık, mantıklı, süssüz, düşünceye dayalıdır.

Şiiri

Bir eleştirmen Ahmet Haşim’i sembolistlere bağlayan özellikleri şöyle sıralıyor: Şiirde iç ahenge önem vermek, güzel söz etmeye, söylevciliğe sırt çevirmek, ruh halini yansıtan renkli doğa görünümleri çizmek, öznelci, kötümser bir evren görüşü taşımak, toplum gerçeklerine ilgisiz kalmak, sık sık akşam zamanını işlemek. Ama bunlar bir şairin sembolist sayılması için yeterlideğildir. Haşim semboller kullanarak yazmamış, kapalılığa yönelmemiş, anlamsızlığa ise hiç yaklaşmamıştır. Bir Oranda sembolizmin çağrışım sanatından yararlanmışsa da, genellikle Türk şiirinin mecaz, istiare sanatına yaslanmıştır.

Önce “Dergâh” dergisinde “Şiirde Mâna ve Vuzuh” başlığıyla yayımladığı, sonra “Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar” başlığıyla Piyale kitabına aldığı ünlü yazısında şöyle der:

Şair ne bir hakikat habercisi, ne güzel konuşan bir insan, ne de bir yasa koyucudur. Şairin dili düzyazı gibi anlaşılmak için değil, ama duyulmak üzere oluşmuş, musiki ile söz arasında, sözden fazla musikiye yakın, iki arada bir dildir. Düzyazıda üslûbun kurulması için kaçınılmaz olan öğelerin hiçbiri şiir için söz konusu olamaz. Şiir ile düzyazı bu itibarla birbiriyle oran ve ilgisi olmayan, ayrı düzenlere uyan, ayrı sahalarda, ayrı boyutlar ve biçimler üzere yükselen ayrı iki yapıdır. Düzyazının doğurucusu akıl ve mantık, şiirin ise, algı bölgeleri dışında, gizlilik ve bilinmezliğin geceleri içine gömülmüş, yalnız aydınlık sularının ışıkları zaman zaman duygu ufuklarına yansıyan kutsal ve isimsiz kaynaktır. (…) Şiir düzyazıya çevrilemeyen nazımdır. (…) Şiirde her şeyden önce önemli olan kelimenin anlamı değil, cümledeki söyleniş değeridir. (…) Herkesin anlayabileceği şiir yalnızca düşük şairlerin işidir. (…) En güzel şiirler anlamlarını okuyucunun hayalinden alan şiirlerdir. Şiirde bazı bölümlerin şüphe ve belirsizlikte kalması bir yanlış ve bir kusur oluşturmak şöyle dursun, tersine şiirin estetiği bakımından vazgeçilmez bir şeydir. (…) Sözün kısası, şiir, peygamberlerin sözü gibi, çeşitli yorumlara uygun bir genişlik ve kapsam taşımalıdır. (…) En zengin, en derin ve en etkili şiir, herkesin istediği tarzda anlayacağı ve bundan dolayı da sonsuz duyarlıkları içine alabilecek bir genişliği olandır.”

Görüldüğü gibi, bu düşünceler Fransız sembolistlerine çok şey borçludur, ama Haşim şiirlerinde bu düşünceleri pek uygulayamamıştır. Genellikle bu çerçeve içindedir, belki gününün okuruna yadırganmadan doğan bir kapalılık, anlaşılmazlık havası da estirmiştir, alışılmış anlamların dışına düşmüştür. Ne var ki bugün, yılların ötesinden bakınca, Haşim’in şiirleri kapalı, anlaşılmaz, çağrışımlara açık görünmüyor. Uzmanlar savunduğu düşüncelere en yakın şiir olarak “Merdiven” şiirini ele alıyorlar. Gene de Haşim şiirimizde, aşırı gitmiş olmasa da, Batıdan gelen bir şiir akımının, sembolizmin öncüsü sayılıyor.

Haşim’in şiirlerini, Fransız sembolistleri arasında en çok yakınlık duyduğu Henri de Regnier’nin şiirleriyle karşılaştıran bir eleştirmen önemli benzerlikler bulmuştur. Regnier de genellikle akşamı, günbatımını, geceyi anlatıyor, güllerden, kamışlardan, kuşlardan, yıldızlardan, çiçeklerden söz ediyor, kan, alev, ateş, kızıl, altın, hüzün, hayal gibi sözcükleri kullanıyor.

Sonra şöyle dizeleri var:

Altın kamışlar arasında düşe dalan kızıl leylek”, “Kanlı ve alevli güller”, “Ve sonbaharda güzelleşen kanlı güller”.

Bunlar Haşim’in kullandığı imgelere çok benziyor. Hele şu dizeler:

Yollar / Ki gider sonsuz / Yollar”.

Haşim’de bu dizeler şöyle olmuş:

Yollar / Ki gider kimsesiz, tehî, ebedî, / Yollar”.

Haşim’in Fransız sembolistlerinden etkilendiği, yararlandığı, sırasında onların paralelinde şeyler yazdığı açıkça anlaşılıyor bu daha çoğaltılabilecek örneklerden, ama bir şair olarak esinlenmelerini kendi kişiliğinin süzgecinden geçirdiği, yazdıklarına damgasını vurduğu da bir gerçektir. Onun için de Fransız Sembolizminin körü körüne bir izleyicisi olduğu hiçbir zaman söylenemez.

Eleştirmenler Haşim’in şiirini genellikle üç dönemde ele alıyorlar. Bu dönemleri “Gençlik”, “Kendini bulma”, “Olgunluk” dönemleri diye adlandırabiliriz.

Gençlik dönemi on beş yaşındayken ilk şiirini yayımlamasıyla başlar. Galatasaray’da yazdığı, Abdülhak Hâmit, Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin gibi şairlerin etkileriyle, Fransız şairlerinin etkileri arasında bocalayan, romantik, kötümser, mutsuz duygularla örülmüş şiirlerinde dil eskidir, yabancı sözcüklerin yanı sıra tamlamalar da çoktur. Bol bol da sıfat kullanılmıştır.Şiirlerinde düşsel sevgililerden, ya da anılarından söz eder. Bu dönemin en başarılı ürünleri sayılan “Şi’r-i Kamer“lerinde çocukluğunun annesiyle geçen bölümünü, annesinin hastalığını, ölümünü anlatır.

Kendini bulma dönemi Göl Saatleri ile başlar. Yaşamın görünümlerini düş havuzunun sularında seyrettiğini söyleyerek girdiği bu şiirlerde bir ressam gibidir. Gerçektekinden daha renkli, daha parlak doğa görünümleri çizer. Şiirler kısalmış, dil sadeleşmiştir. Anlatım yoğunlaşmış, durulmuş, arınmıştır. Genellikle akşam saatlerini anlatır, koyu renkler içinde şiiri bir düş oyunu niteliğine büründürür.

Olgunluk dönemi ise Piyale ile başlar. Bu döneminde Japon şiirinin izlerini de taşır. Kısa, duru, yalın, yoğun şeyler yazar. Gene bir ressam gibidir, gene akşam görünümleri çizer, ama artık kırmızı renkler iyice öne çıkmıştır. Sürekli olarak da bir sevgiliden söz eder. Vazgeçilemeyen, uzaktan uzağa izlenen, ruhu acılara boğan, arada bir yanma uzanılıp düşüncelere dalman bir sevgili. Dili, anlatımı çok sadeleşmiştir. Batı şiiri ile Divan şiirini birbirine yedirip Türkçenin kalıplarına döktüğü söylenebilir.

Şiirleri belli bir anı yakalamak için çaba gösteren empresyonist (izlenimci) ressamları akla getiren Haşim’in üç döneminde, üç ayrı renge düşkünlük göstermesi ilginçtir. “Şi’r-i Kamer“lerde sarı, Göl Saatleri’nde kara, Piyale’de kırmızı renkler ağır basar.

Ölçü, Uyak

Ahmet Haşim bütün şiirlerinde aruz ölçüsünü kullanmıştır. Heceyi “köylü vezni” diye küçümsediği söylenir. Oysa yaşadığı dönemde aruz ölçüsü yerini heceye bırakmıştı, bütün genç sanatçılar heceyle yazıyorlardı. Ama o da Yahya Kemal gibi aruzdan vazgeçmedi.

Genellikle Mef’ûlü mefâîlü mefâîlü feûlün ölçüsü ile kısalarını kullandı. Bundan başka Mef’ûlü fâilâtü mefâîlü fâilün, Mefâilün feilâtün mefâilün feilün ölçülerine de düşkünlük göstermiş, özellikle serbest müstezatlarını bu son kalıbın çeşitli biçimleri, parçalarıyla yazmıştır.

Haşim’de uyak aksaklıkları bulunduğu söylenir ki bunlar daha çok yazılış benzerliğine aldırmamasından, uyak anlayışında da eski kurallardan sıyrılıp bir serbestlik aramasındandır.

Koşuk Biçimi

Ahmet Haşim’in çok kullandığı bir koşuk biçimi dörtlüktür. Son günlerinde dörtlüklerden bir kitap yapmak istediğini de biliyoruz. Ama bu alanda hiç tutucu olmamış, birçok biçimleri denemiştir. “Şi’r-i Kamer“ler mesnevi biçimindedir, soneleri vardır, üçlü, beşli, altılı dize biçimlerini denemiş, hatta bunları aynı şiir içinde yan yana sıralamıştır.

Koşuk biçimi bakımından şiirimize getirdiği önemli bir yenilik ise Serbest Müstezat’tır. Aslında bir Divan edebiyatı koşuk biçimi olan Müstezat, biri Mef ‘ûlü mefâîlü mefâîlü feûlün ölçüsüyle uzun, öbürü Mef’ûlü feûlün ölçüsüyle kısa iki dizeden oluşur. Servet-i Fünun şairleri Müstezat’ın ölçüsüne bağlı kalmayıp, dizeleri istedikleri boyda, yani istedikleri ölçülerle kurarak değişik biçimler denemiş, anlamı da beyitlerden kurtarıp şiirin bütününe yaymışlardı. Haşim bu konuda daha da ileri gitti, her dizede başka bir ölçü kullandı, sembolist şairlerin “vers libre” denilen özgür koşuk anlayışına yönelmeyi denedi. Ama Serbest Müstezat gene de ölçülü, uyaklıydı.

Sonraki kuşaklar Haşim’in Serbest Müstezat’ını önce heceye uyguladılar, arkasından da ölçü, uyak yönünden büsbütün bağımsız davranarak günümüzün şiirine ulaştılar.

Dili

Ahmet Haşim’in çok küçük bir sözlüğü vardır. Şiirlerinde kullandığı sözcükleri sayanlar, sözlüğünde 1446 sözcük bulunduğunu söylüyorlar. Geniş bir sözlükle yazmaya önem veren, bunu bir kültür sorunu olarak gören şairlerden Firdevsi’nin 8300, Fuzuli’nin yalnız gazellerinde 4000 sözcük kullandığı, bu gibi şeylere önem vermeyen, gönlünce şiir söyleyen bir Orhan Veli’nin bile 3945 sözcükle yazdığı düşünülürse, Haşim’in bu alanda özel bir durumu olduğu anlaşılır. Sözcüklerinin böylesine azlığı işlediği konuların sınırlılığındandır.

Haşim’i olumsuz yönde eleştirenler konularında, benzetmelerinde, duygularında, düşüncelerinde bir çeşitlilik bulunmadığını, hep aynı şeyleri, hem de aynı sözcüklerle söylediğini belirtirler. Kavramları sözcüklerinden de azdır. Çünkü üç dilden (Arapça, Farsça, Türkçe) eş anlamlı sözcükler kullanır. Örnekse, “gece“nin yanı sıra aynı anlama gelen “leyi” ile “şeb“i; “akşam“ın yanı sıra “mesa” ile “şam“ı; “yıldız“ın yanı sıra “necm”, “kevkeb”, “sitare“yi şiirlerine sokmaktan çekinmez, kavram darlığını bu eş anlamlı sözcüklerle örtmeye çalışır.

Haşim’in dili ilk şiirlerinden son şiirlerine doğru sürekli arınmış, Türkçeleşmiştir.

Kullandığı sözcükler üzerinde çalışan eleştirmenler bunların üç kümede toplandığını söylüyorlar: Doğa, Kendisi, Kadın. Doğa ile ilgili sözcükleri ise genellikle akşam, gece, gökyüzü, aydınlık, karanlık çerçevesinde dönemiyor. Renk bildiren sözcüklere de çok önem veriyor, bu konuda bir ressam kadar duyarlıklı. İç dünyasıyla ilgili sözcükler ise çoğunlukla üzüntü belirtiyor. Sevinç pek az. Tarih, toplum, siyasa, ahlak vb. ile ilgili sözcüklere gelince, bunlar Haşim’in şiirlerinde çok seyrek görülüyor. Hiç yok denebilir.

Dili konuşma dili değildir. Önceleri Servet-i Fünun etkisin- deyken, zamanla bu etkiden sıyrılmış, geleneksel şiir dilinin de dışına düşmüş, bütünüyle kendine özgü yapay bir dil kurmuştur.

Düzyazısı

Ahmet Haşim’in daha çok gazete fıkralarından oluşan yazıları ile yolculuk izlenimleri, açık, aydınlık, kısa, fazlalıkları olmayan, süse kaçmayan düz yazılardır. Bu yazılarda, her şeyden önce, düşüncelerin kolay anlaşılacak bir biçimde ortaya konmasına önem verilir. Şiir ile düzyazı arasındaki ayrılığı yazılarında belirten Haşim, yapıtlarında bu düşüncesine tam anlamıyla uymuştur. Düzyazısı şiirine hiç benzemez.

Yaşamdaki, çevresindeki pek çok şeyle ilgilenmiş, sanatlardan, hayvanlardan, doğadan söz etmiş, mimarlıktan tahtakurusuna kadar birçok konuyu işlemiş, ama memleketinin durumuna, siyasa olaylarına, toplum sorunlarına değinmemiştir. Kurtuluş Savaşı ile ondan sonraki devrimler, atılımlar karşısında da ilgisizdir. Bu konuların şiirine girmemesi sanat anlayışı sorunudur, düzyazısına girmemesini ise olumlu bir nedene bağlamak olanaksızdır. Ayrıca, geri kafalı, Cumhuriyete, Batılılaşmaya karşı bir insan olmadığı bilindiğinden, suskunluğu biraz şaşırtıcıdır da… Toplumsal konulara düzyazılarında bile yanaşmamasının nedenini herhalde çekingen kişiliğinde, bir Türkçülük ortamında her an Araplığının yüzüne vurulmasının yarattığı yabancılık duygusunda aramak gerekir.

Düzyazılarının dili de, şiirlerinde olduğu gibi, zamanla arınmış, son yazıları birkaç sözcüğün dışında bütünüyle Türkçeleşmiştir. Kullandığı dil yaşadığı dönemin konuşma dilidir.

Yapıtları

Ahmet Haşim’in sağlığında beş kitabı basılmıştır:

  1. Göl Saatleri. Şiirler. Dergâh dergisi yayını, 1921.
  2. Piyale. Şiirler. Birinci basım, İlhami-Fevzi Matbaası, 1926. İkinci basım, Ahmet Halit ve İkbal Kitabevi, 1928.
  3. Bize Göre. Düzyazılar. Kâğıtçılık ve Matbaacılık Şirketi, 1928.
  4. Gurebâhâne-i Lâklâkan. Düzyazılar. İlhami-Fevzi Matbaası, 1928.
  5. Frankfurt Seyahatnamesi. Düzyazılar. Semih Lütfi Kütüphanesi, 1933.

 

Mehmet Fuat

İZDİHAM

Exit mobile version