Ölüm ilk insandan beri insanın üzerine düşünme ihtiyacı hissettiği bir konu. Diğer insanlara göre duyarlığı daha fazla olduğu düşünülen şairlerin şiirlerinde ölüme sıklıkla yer vermesi bizi pek şaşırtmamalı. Cemal Süreya’nın ölüm denilince ağaca sarılması, Necip Fazıl’ın onu “perde ardından haber” görmesi, Cahit Sıtkı’nın ondan kaçma uğraşı, Sezai Karakoç’un “kendinden bir şeyler kattın / güzelleştirdin ölümü de” demesi, bence biraz da şairlerin ölüm gibi bir konuya renk katmasıdır. Necatigil, “Güçsüz Dilek” adlı şiirinde, “gençlerden ölümü gizlemek gerekirdi / ne diye zehir olsun şimdiden içtikleri” diyor. Ah Necatigil! Ölüm ki gizlemiyor kendini. Hele de ölen kişi, gerçekten ardında güzellikler bırakmış, hayırla yâd edilen biriyse…
19 Nisan 2022 Salı günü, şair, yazar, İzdiham dergisinin yayın yönetmeni Bülent Parlak’ın vefat haberini öğrendiğimde herkes gibi ben de inanamadım. Doğrusunu söylemek gerekirse haberi ilk duyduğumda şaka olabileceği ihtimalini bile düşündüm. Neden böyle düşündüm peki? Parlak’ın yayın yönetmenliğinde bulunduğu İzdiham’ın “herkes ölecek yaştadır” mottosuna mı inanmamıştım ki genç bir şairin vefat edebileceğine şaşırıyordum? İnancımıza göre ecel vakti geldiğinde ne bir an geri ne de bir an ileri değil miydi? Bülent Parlak’ın ölümü beklenmedik bir ölümdü kuşkusuz. Sevenleri tarafından Parlak’ın ölümünün soğukluğunun hâlâ hissedildiği düşüncesindeyim. Hani Orhan Veli, “ölünce biz de iyi bir adam oluruz” diyor ya Parlak’ın buna ihtiyacı yoktu. Ölümünden sonra gerek sosyal medyada gerekse dergilerde hakkında yazılan yazılarda Parlak’ın iyi niyetinden, güzel insan oluşundan konuşuldu hep, konuşulacak da. Keşke onu daha yakından tanıma şansına erişseydim diye hayıflanmadan kendimi alamıyorum.
Adorno, Thomas Mann üzerine yazdığı yazıda[1] portre yazısı yazan kişinin yazıda araya kendini katarak kendinden bahsetmesinin nedenini: “yazarın, bahsedeceği kişinin itibarını kendi üzerine yöneltme isteğinden dolayı böyle bir yaklaşıma başvurması” şeklinde açıklar. Bülent Parlak hakkında yazacağım bu yazıda böyle bir niyetimin olmadığını söyleyeyim. Parlak ile birkaç kitap fuarında karşılaşmış, ona okuduğum kitaplarını imzalatmıştım yalnızca. Yaşarken yakın çevresinde bulunanlardan biri değildim.
Dergiler editörlerini temsil eder biraz da. Büyük Doğu deyince Necip Fazıl, Diriliş deyince Sezai Karakoç, Edebiyat deyince Nuri Pakdil, Kayıtlar deyince Ramazan Dikmen, Yönelişler deyince Ebubekir Eroğlu gelir akıllara. İzdiham deyince de Bülent Parlak. Bülent Parlak öyle bir dergi çıkartmıştı ki dergi takip etmeyen, edebiyatla içli dışlı olmayan; hatta kitap okumayı sevmeyen tanıdıklarımı bile ara ara İzdiham’ı okurken görürdüm. Benim de takip ettiğim dergiler arasındaydı İzdiham. Çünkü orada kullanılan dil gençliği çekiyordu. Derginin kendine has bir humoru, alaycılığı, ironisi vardı. Özellikle bir sayısında kapak yapamama nedenini grafikerin âşık olmasına bağlaması ve ilerleyen sayılarda aynı grafikerle söyleşi yapması, kıyametin kopma ihtimaline karşı abonelik faaliyetinin olmaması gibi ifadeler eğlendiriyordu bizi. Bence İzdiham bir sistem eleştirisiydi. Popüler kültürün içinde bile kurumsallaşmayarak sisteme karşı geliyordu. Bülent Parlak’ın, Atakan Yavuz’un, Gökhan Özcan’ın, Dilek Kartal’ın, Ali Ayçil’in şiir ve yazıları, dergiye nitelik katmasının yanında derinlikleriyle de bir anlamda popüler kültürün hızlı tüketim anlayışına savaş açıyordu.
Bülent Parlak’ı aynı kuşakta olduğu diğer şairlerden ayıran özelliği dergi çıkartması değildi yalnızca. İki aylık aralıklarla yayın hayatına devam eden İzdiham’ın her sayısında özenle yayımladığı şiirler, genç kuşaktan yeni şairlerin şiirlerine anlayış göstererek dergide yer vermesi, güçlü bir karakter ile öncü, sıra dışı kişiliği, diğer şairlerden ayırıyordu onu. Absürt, Camusvarî bir tutumu vardı Parlak’ın. Bu yüzden ben onu bu yönüyle Sisifos’a benzetiyorum. Bilindiği üzere Sisifos, yüklendiği taşı her defasında dağın zirvesine taşımaya çalışan hiçbir denemesinde başarılı olamayan bir karakterdir. Her deneyişi olumsuz bir tecrübeyle sonuçlansa da bundan garip bir zevk alan Sisifos, sürekli taşı zirveye taşımaya devam eder. Fakat Bülent Parlak yaşarken İzdiham’ı, tüm ekonomik krizlere göğüs gererek dağın zirvesine taşımayı bildi.
Avangart, isyan eden, sisteme eleştirisi olan, bulgucu, duyarlığı yüksek bir şairdi. İlginç olan dikkatini çekerdi daima. Şiirlerinde bulgucu yönünü lirizmle harmanlayabiliyor, zekâyı kalple bütünleştiriyordu. Dil bilgisel açıdan fiilimsilerin çok görülmediği şiirlerinde ses, durgun ve akıcıydı. Üstelik tüm bunları ironik bir dille yapıyordu. Örneğin “Yine Herkes Her Şeyken” adlı şiirinde; alışveriş merkezlerindeki tüm otoparklara benzin dökecek kadar içinde iyilik taşıdığını söylüyor yine aynı şiirde güncel siyasaya anne terliği ile cevap veriyordu. Modern şiiri iyi anladığını düşünüyorum. O, şiire bugünden bakarak “şimdi”yi yazıyordu. Vapur ya da fayton değil; şiirlerinde metroya yer veriyordu. Garsonların hiç bitmeyen nezaketlerini görürken gözü muzip ayrıntılara takılıyordu. “Ortadoğu’da Sıradan Bir Ceset”i yazdığında duyarlığı onu coğrafyada dökülen kandan bahsetmeye itiyordu. Savaşın ortasında kalmış çocuklara nargile içerek üzülen insanlara kızıyordu. Bu örnek Parlak şiirindeki düşüncenin “kör göze parmak sokmak”tan öte ironik ve derin yapıda olduğunu gösteriyor. Cebine harçlık sıkıştırılan oğulları da çocuklarının karşısında ağlarken gözlerini kaçıran babaları da yazdı.
“Ama kimse gitmiyor kendinden biraz öteye” derken bir türlü benliğinden sıyrılamayan insanın farklı düşüncelere neden açık olmadığına şaşırdı. Rollo May’ın Yaratma Cesareti’nde geçen “bu sarsıntı çağında duyarlıkla yaşamak gerçekten cesaret ister” sözlerine, “hayatın güzel olduğunu savunanlar / elbette hayattan hiçbir şey anlamayanlardır” dizeleriyle hak verecek kadar duyarlıydı. Genç şair Franz Xaver Kappus’a hitaben “anlamak yalnızlıktır çünkü” diyen Rilke’ye hak veriyor, yanlış anlasınlar diye yanlış sözler söylemeyi tercih ediyordu. Bence bunun nedeni biraz da her ne kadar doğruları söyleyecek olsa bile karşısındakilerin onu yine de yanlış anlayacağını iyi bildiğindendi.
İzdiham her sayısının kapağında yer verdiği “hepimiz ölecek yaştayız” cümlesinde geçen “yaştayız” sözcüğündeki “ş” harfini bilerek kapağın farklı kısımlarına koymayı tercih ederdi. Bülent Parlak’ın ölümüyle bu “ş” harfinin bulunduğu düşüncesindeyim. Derginin bir sayısının kapağında, “mezarlıktan korkanın sevdiği ölmemiştir” yazıyordu. Doğruymuş. Artık mezarlıktan korkmuyoruz Bülent ağabey. Rahmet olsun. Ne diyordun? “Yara kapanmadı, sadece çürüyor.”
[1] Theodor W. Adorno, Edebiyat Yazıları, Metis Yayınları, 5. Baskı, İstanbul 2018, s. 70
(Yedi İklim, Sayı: 387, Haziran 2022)

