İzdiham Dergi

Suat Köçer, Bu roman Kendimle Bir Hesaplaşmadır

Röportaj: Rabia Bulut

Münferit Bir Olay, geçtiğimiz yılın Mayıs ayında çıktı. Henüz bir yılı dolmadı. Okurdan gelen yorumlar nasıl?

İlk günden bu yana artarak devam eden güzel bir ilgi var. Bu da beni çok mutlu ediyor. Beğenilerini bildiren okurların önemli bir kısmı romanın sürükleyici olduğunu ve bunun da okumayı kolaylaştırdığını söylüyor. Doğrusu bu benim yazarken murad ettiğim bir şeydi. Zaten muhtelif sorunlarla gündelik hayatı mücadele ve zorluklarla geçen insanlara bir zorluk da ben çıkarmayayım istiyordum. Okurken sıkılmasınlar, içlerini ümitsizlik sarmasın diyordum. Metroda okurken durağı kaçıranlar, yemeğin altını yakanlar vs. olmuş. Bu tarz mesajlar büyük bir keyif ve heyecan verdi bana. Kitabı sinematografik bulanlar, işçilerin dünyasına yoğunlaşması sebebiyle alakadar olanlar, arka planında 90’lar Türkiye’sini ele alışı ve zaman zaman melodram duygusu yaşatmasından mutlu olanlar olmuş. Farklı yaş ve kesimlerden insanların kendilerine dair bir şeyler bulması mutluluk verici.

Yayınlanmış iki hikâye kitabınız bulunuyor. Tür olarak romana geçme süreciniz nasıl oldu?

İçtenlikle söylemem gerekirse bugüne kadar roman yazmayı hiç düşünmemiştim. Roman en başından beri ürkütmüştür beni. Uzun ve yorucu bir yazma süreci olarak görürüm romanı. Ciddi bir disiplin ve yoğunlaşma isteyen, zorlu bir süreç. Oysaki benim yazma alışkanlığım ve sosyal yaşamamım böylesi bir sürece zaten uygun değildi. Yalnızca öteden beri kafamda dönüp dolaşan iki üç hikâyem vardı. Onlardan oluşan bir hikâye kitabı çıkarma planım vardı. İki hikâyeyi yazdım, sonra da üncüsünü yazmaya başladım. Üçüncü hikâyem ilginç biçimde açıldı, açıldıkça uzadı. Bir yandan keyif alıyordum ancak diğer yandan hikâyenin sınırlarını zorlama fikri beni tedirgin etmeye başladı. Sonrasında dostlarımla da istişare ederek yazıyor olduğum metni kendi haline bıraktım ve kendi biteceği noktayı yine kendisi belirlesin istedim. Karantina sürecinde olduğumuzdan başka bir uğraşla bölünmedi yazma süreci, kendiliğinden ilerleyip bir romana dönüştü metin. Nihayetinde roman olduğunu ben de bitirdiğimde fark etmiş oldum. “Hikâye yazacaktın hani?” diye soran dostlara, “inanın ben de öyle planlamıştım ama işin sonu romana vardı” dedim gülerek. Benim için de sürpriz oldu. Kötü mü oldu peki? Asla. Aksine yazarken nasıl keyif aldıysam, ortaya bir roman çıkmış olmasından da aynı şekilde keyif aldım. Fakat yine de roman yazmış olmama alışmam biraz zaman aldı.

Kitabın arka kapağında ‘Film gibi’ nitelemesi yapılıyor. Romanın sayfalarında kaybolurken de bu nitelemenin haklılığı ortaya çıkıyor. Romanınızı bir film olarak görmek ister misiniz?

Bir sinemacı olarak elbette isterim. Aslına bakarsanız zaten fikir en başta bir sinema filmi formatında oluşmuştu kafamda. Ne var ki film çekmenin zorluğunu bu işin içinde olan biri olarak iyi biliyorum. İlkin yazayım sonra belki çekerim düşüncesiyle hikâyeye dökmeye karar verdim. Malum olduğu üzere uzayıp romana dönüştü. Kitap çıktıktan sonra okuyan sinemacı dostlardan çekmek isteyen oldu fakat kitap henüz yayımlanmadan önce görüştüğümüz bir yönetmen dostumla bu konuda bir söz birliği yapmıştık. Dolayısıyla belki film belki de bir dizi olarak görürüz, yine de kısmet diyelim.

Hıdır abi ve Volkan’ın ilişkisinde usta-çırak iletişimini gördüğümüz kadar abi-kardeş, arkadaş, dost ilişkilerini de görüyoruz. Volkan’ın kısa bir sürede geçen çıraklık tecrübesi aslında birçok hayat dersi barındırıyor. Romanın ilhamı nedir?

Belki biraz duygusal bir yorum olarak değerlendirilebilir ama ben bu usta-çırak ilişkisini yaşın getirdiği bir kırılma sürecinin sonucu olarak yorumluyorum. Nihayetinde 40’ı devirdim ve bu yaş, yaşam döngüsünde olgunlaşma sürecinin önemli bir virajı olarak kabul edilir, malum. Kendi maceramda biriktirdiklerimi iki karakter arasında bir alış-veriş üzerinden aktarmayı tercih ettim demek ki. Bir yanda yaşın getirdiği olgunluk, öte yandan hayatın devam eden döngüsü içinde bu olgunluktan kazandıklarımı aktarmak istediğim çırak yanım. Aslında içsel bir hesaplaşma olarak da görebiliriz bunu. Okurdan önce kendime söylemek istediğim şeyler olarak kabul ediyorum karakterler arasındaki konuşmaları. Dolayısıyla bu roman bir bakıma kendimle hesaplaşmamdır.    

Çıraklık sürecinden birçok şey öğrenen Volkan’a Hıdır abinin en çok iş konusunda verdiği tavsiyeler dikkatimi çekti. Kitabınızı okuyanların iş ahlakı konusunda heybelerine koyacaklarını nasıl sıralarsınız?

Doğrusu yazarken iş ahlakı konusunda kafamda belirlediğim bir amaç ya da yol yoktu ama Hıdır’ın karakteri buna çok müsait olduğundan işini hakkıyla yapma ve bu konuda prensip sahibi olma durumu da kendiliğinden gelişti. Tabi ki gençliğimin ilk yıllarında kartonpiyer ve sıva ustalarının yanında çırak olarak çalışmış olmam, orada prensip sahibi ustalarla tanışmam çok önemli diye düşünüyorum. Demek ki yazarken o ustalardan bana geçen duyarlılığı Hıdır karakteri üzerinden açığa çıkarmışım. İşi zamanında bitirmek, verdiği sözde durmak, işin hakkını teslim etmek ve çalışırken çeşitli erdemleri gözetmek, Hıdır ve onun gibilerinin sahip olduğu temel prensipler.

90’lar dünyası nostaljisi en çok yapılan zamanlardan diyebiliriz. Ama sizin romanınızda melodram ile mizah ögeleri iyi harmanlandığı için o nostalji havası bir özlem duygusu uyandırıyor. Siz 90’ları nasıl ifade edersiniz?

90’lı yıllar benim henüz 20’li yaşlara girmediğim, ilk gençlik yıllarıma denk geliyor. Geriye dönüp baktığımda o yıllarda siyasi ve ekonomik şartların büyük ölçüde şekillendirdiği son derece karmaşık ve zor zamanlar hatırlıyorum. Erzurum’da doğup büyüyen biri olarak o yılları büyük ölçüde oranın ortamı üzerinden tanımlayabiliyorum. Sert siyasi, dini ve ekonomik tartışmaların öne çıktığı, ülkenin hemen her bakımdan çalkantılı süreçlerden geçtiği bir o kadar da kültürel ve sosyal hayatta hareketliliklerin yaşandığı ilginç, girift bir dönem aslında. Aşkın taşkın duyguların insan ilişkilerine hakim olduğu yıllar olarak da yorumluyorum şimdiden bakınca. Arabeskin, ajitasyonun, duygusal reflekslerin belirgin biçimde öne çıktığını dönemin kültürel ve sosyal üretimlerinden rahatlıkla anlayabiliyoruz.

Romanda klişelerin rotalarını bozuyorsunuz. Özellikle Osman ve Serap’ın hikâyesinde şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Aslında kitap boyunca kahramanların hikâyelerinde hep bir şaşırdım. Tam şöyle sonlanacak dediğim noktada siz hep bir yerden işleri yoluna koydunuz. İşlerin yoluna koyulması bana umut verdi. Umut sizin için ne demektir?

Her ne yaşarsak yaşayalım, geleceğe dair beklentilerle yeniden ayağa kalkmanın, yola devam etmenin yegane sebebidir umut. Umudun bittiği yerde her şey biter. O devam ediyorsa yapılacak şeyler, yürünecek yollar var demektir. Romantik bir söylem olarak değil aksine rasyonel bir bakışla söylüyorum bunu. İnsanlık tarihi sonsuz sayıda bitişin küçük umutlarla yeni başlangıçlara dönüştüğüne tanıklık eder. Bitti denilen yerde yeni başlangıçlar filizlenir. Her son farklı bir başlangıcın müjdecisidir bir bakıma. Dolayısıyla hayat sonların başlangıçlara dönüşmesiyle yol alan bir düzen. Böyle bir düzende umut hep vardır. Umut varsa mücadele de kaçınılmazdır. Münferit Bir Olay, tam olarak böyle bir anlayış üzerine inşa edildi.

Kahramanlarınızdan Zafer’in oyunculuk hayali ve memleketlisi Yılmaz Erdoğan’a ulaşma çabalarının olumlu sonuçlanmasına dair ne demek istersiniz?

Yürekten istenen, canla başla mücadele edilen, acıyla yoğrulan ancak vazgeçmeden yürünen bir yolun mutlu sonla bitmesi. Az önce bahsettiğim anlayışın bir sonucudur bu kavuşma. Her çaba sonuca ulaşmayabilir kuşkusuz ama sonuca ulaşan tüm yollar çabadan geçer.

Volkan roman boyunca hayata, büyümeye hazırlanıyor. Aslında en çok ölüm duygusuna hazırlanıyor diyebiliriz. Ölümü hayat içerisinde nasıl konumlandırıyorsunuz?

Romanda da sıklıkla belirtildiği gibi, ölüm hayatın önemli bir parçası. Ona anlam katan, onu değerli hale getiren başlıca olgu. Kendi yaşam serüvenimde bu gerçeği dile getirmem 40’lı yaşlara denk geldi. Demek ki yol yüründükçe bazı duraklar daha kolay gözüküp, daha belirgin bir hal alıyor. Kaybettiklerimiz, ölüm duygusunun kabullenişinde önemli bir rol oynuyor. Onlarla birlikte ölüm normalleşip, asli misyonunu hatırlatıyor. Bu bağlamda olgunlaşmanın ve derin bir muhasebenin habercisidir ölüm.

Son olarak masanızda bekleyen yeni kitaplar var mı?

Evet, Münferit Bir Olay’dan önce yazdığım bir hikâyeyi genişleterek romana dönüştürdüm, bitirmek üzereyim. Tamamlarsam ikinci romanın sevincini yaşamış olacağım. Diğer yandan Kemal Tahir’in Türk Sinemasına etkileri konulu bir kitaba da vakit buldukça çalışmaya devam ediyorum.

Münferit Bir Olay – (Ketebe Yayınları)

Suat Köçer’in ilk romanı Münferit Bir Olay, tabiri caizse bir “film gibi” gözümüzün önünden akıp gidiyor. Hemen yanı başımızda yaşanıyormuş hissini veren, etkileyici bir hikâyesi var bu filmin. 90’ların İstanbul’unda geçen olaylar, bir grup kartonpiyer işçisinin etrafında dönüyor.

Umudun, korkunun, acının kol gezdiği bir ortamda hayata tutunmanın mücadelesini veriyor, ustalar ve çırakları. Sabah gün ağarırken Düldül’e doluşup yollara düşüyor, akşama kadar çalışıp duvarlarında Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses posterleri asılı çay ocaklarında buluşuyor bu yol arkadaşları. Efkâr bastığında teypte Sezen Aksu şarkıları çalıyor. Yılmaz Erdoğan’ın Bir Demet Tiyatro’su, oyunculuk hayalleri kuran çırağın odasının duvarlarını süslüyor.

Kader bu ya, bir gün bu ekibe Volkan da dâhil oluyor. Evden kaçarak İstanbul’a, Hıdır abinin yanında çalışmaya gelen “tahsilli” Volkan, şahit olacağı olaylardan habersiz kalıp döküyor, alçı taşıyor, kat temizliyor. Hayat onu asla unutamayacağı olayların içine sürükleyerek “bu filmin” baş kahramanlarından biri yapıyor. (Arka kapaktan)

İzdiham

Editör: İbrahim Varelci

Exit mobile version