Bela Tarr Neden Rahat Koltuğunuzda Huzurunuzu Kaçırır?
Bela Tarr’ın biyografisi, kapitalizmin sanat üzerindeki en muzaffer, en rezil aldatmacasının kanıtıdır: Gerçek sanat, ancak parasızlıktan kıvranırken, tam da o parasızlığın intikamını almak için üretilir. Burjuva sanat tarihi, dâhilerin sefaletini romantik bir arka plan olarak satar. Tarr’ın hikayesi ise bu sefaletin ta kendisinin eserin omurgası olduğunu gösterir. Onun “dâhiliği”, bir banka hesabının sürekli kırmızıda olmasından kaynaklanan bir tür delilikten başka bir şey değildi.
Onun filmografisi, aslında bir borç defteridir. Aile Yuvası’nı çekerken, sosyalist sistemin yoksulluğunu değil, kendi mutfak masrafından kıstığı parayla çektiği yoksulluğu anlatıyordu. Senaryo sosyalizmle dalga geçiyordu, evet, ama Tarr’ın karnı da gurultuyla dalga geçiyordu. Burada bir “estetik tercih” filan yok; sadece bir adamın, cebindeki son parayla tokat gibi bir cevap verme çabası var. Tarr, sanat tarihinde belki de tek, açlığın metafiziğini icat etmiş adamdır. Onun karakterleri öyle derin felsefi bunalımlarda değil, ertesi günün elektrik faturasını nasıl ödeyeceklerinin paniğindedir.
Bu paniğin, bu sürekli “yokluğun” sanata dönüşme anı: Şeytanın Tangosu. Yedi buçuk saat. Bu bir film değil, bir ekonomik intikam bombasıydı. Parçası parçasına, kuruşu kuruşuna, neredeyse karaborsa metodlarıyla finanse edildi. Her karesinde, Tarr’ın reddedilen proje başvurularının, kapısından kovulduğu bankaların, “piyasaya uygun değil” diyen dağıtımcıların hayaleti vardı. Bu filmi izlerken aslında bir yönetmenin finansal çığlığını, paranın olmayışının çığlığını dinlersiniz. Tarr, bu filmle şunu haykırıyordu: “Alın size sanat. Bedeli, hayatımdan çaldığınız her şey.”
Peki bu çığlık kime gitti? İşte komedinin ta kendisi burada başlıyor. Bu çığlığı en yüksek sesle duyanlar, onu en çok övenler, Tarr’ın lanetlediği sistemin tam da göbeğinde, konforlu ofislerinde oturan insanlardı.
Batılı, “solcu”, beyaz yakalı festival jürileri ve sanat eleştirmenleri, Tarr’ı kendi hayatlarının antitezi olarak kutsadılar. Onların tertemiz, iklimlendirilmiş, Starbucks kahveli dünyalarında, Tarr’ın çamur içindeki, yağmur altındaki, borç batağındaki karakterleri egzotik bir acı olarak parladı. Tarr’ın kapitalizme duyduğu hakiki, dişli, kişisel nefret, onlar için entelektüel bir oyuncak, bir tür “ruhi masokizm” aracına dönüştü. Lanet’i izleyip Karrer’in çaresizliğinde “varoluşçu dram” gören bu insanlar, ertesi gün kendi banka hesaplarını kontrol edip yatırım fonlarına para yatırmaya devam ettiler. Tarr’ın teleferikleri, onlar için “sanayi eleştirisi”ydi; oysa Tarr için o teleferik, bir sonraki kiranın nereden geleceğini bilmemenin somutlaşmış halinden başka bir şey değildi.
Bu, çağımızın en büyük estetik ikiyüzlülüklerinden biridir: Tarr’ın yoksulluğunu, kendi ruhsal zenginliklerinin kanıtı olarak kullanmak. Onun “dürüstlüğü”nü övmek, aslında kendi konforlu hayatlarındaki samimiyetsizliklerini örtbas etmekti. Tarr’ın Macaristan’daki bürokratlarla savaşı, onların gözünde “cesur bir bireyin otoriteye karşı mücadelesi”ne dönüştü. Oysa Tarr o bürokratlarla savaşmıyordu, onlardan para koparmaya çalışıyordu. Fark budur. Romantik direniş değil, sefil bir pazarlık.
Tarr’ın zaferi tam da bu noktada trajikomik bir hal alır. Bir “Macar markası”na dönüştürülmek. Sistem, onu yok sayamayacağını anlayınca, bu sefer onu paketleyip pazarlamaya başladı. Onu dışlayan aynı kültür mekanizması, şimdi onu “ulusal hazine” ilan etti. Tarr, hayatı boyunca kapitalist metalaştırmanın her türlüsüne küfretti, ama sonunda kendisi en pahalı, en niş, en prestijli metalardan biri haline geldi. Onun filmleri, artık entelektüel sermayenin bir parçası. Onun “asi” imajı, sanat piyasasının katalogunda satılıyor.
Peki Tarr öldü mü? Hayır. Ölmedi, çünkü onun ruhu zaten bu ikiyüzlülüğün farkındaydı. O, çamurdan bir anıt dikti evet, ama o anıtın üzerine, gelecek nesillerin “sanatsever” burjuvalarının, samimiyetsiz gözyaşları döküp fotoğraf çektirmesi için değil, tükürüp geçmesi için dikti. Onun gerçek mirası, sinemanın kurtuluşunun asla pahalı kameralarda veya festival ödüllerinde olmadığını göstermesidir. Kurtuluş, bir sonraki faturanın nasıl ödeneceği korkusuyla, o korkuyu kameranın merceğinden geçirip seyircinin yüzüne bir yumruk gibi çarpmaktadır. Tarr’ın filmlerini izleyip “çok derin” diyen her beyaz yakalı, aslında o yumruğun hedefidir; sadece o yumruğun ne kadar acıtabileceğini, konforunun verdiği uyuşuklukla hissedememektedir. İşte sanatın en büyük ironisi ve Tarr’ın en büyük intikamı budur: Sizi öldürmek için yaratılmış bir aleti, süs eşyanız haline getirmeniz…
İZDİHAM
Hepimiz Ölecek Yaştayız

