Site icon İzdiham Dergi

Leos Carax, Ölüler İçin Film Çekiyorum, Yaşayanlar İzliyor

Leos Carax olarak bilinen Alex Christophe Dupont, Fransız film yönetmeni, eleştirmeni ve yazarıdır. Carax şiirsel tarzı ve işkence edilmiş aşk tasvirleri ile dikkat çekiyor. İlk büyük çalışması Boy Meets Girl idi ve kayda değer eserleri arasında Les Amants du Pont-Neuf ve Holy Motors vardı.

Neden çok az röportaj teklifi kabul ediyorsunuz? Sesiniz soluğunuz hiç çıkmıyor.

Bir düşünür olmadığım için; sonra, televizyon programları beni ürkütür. Filmim bitti mi hiçleşir, gözden kaybolurum. Genelde böyle olur. Nasıl olduğunu az çok biliyorum ama neden olduğu daha çok önemli. Herman Melville’in şu sözünü hiç unutmam: “Portre, dâhileri ölümsüzleştirmek yerine, sadece aptalları sıradanlaştırmaya yaramıştır.”

Holy Motors, sizin beşinci filminiz. Son 20 yılda çekemediğiniz filmler hangileriydi?

1980’lerde, Johnny Hallyday’li, Nastassja Kinski’li Fritz Lang’ın Règlement de comptes’un bir uyarlaması. 1990’larda birçok proje. Bunlardan öne çıkanlar: Vanessa Paradis, Iggy Pop ve David Bowie ile ankakuşu misali bir film: Strong Girl; George du Maurier’in romanının serbest bir uyarlaması, Peter Ibbetson’ın tamamıyla Sharon Stone’nun hayalleri üzerine kurulu olan Aladin et Cardea’sı. 2000’lerdeyse başrolünde bir kadının yer aldığı, 11 Eylül sonrası Amerika’sında geçen Dr. Jekyll and Mr. Hyde; Denis Lavant’lı, Kate Moss’lu Monsieur Merde’in maceralarının devamı Merde in USA. Ve de Henry James’in La Bête dans la jungle’un bir uyarlaması. Ama bunlar için hiçbir zaman oyuncu bulamadım.

Bu projelerin hiçbiri neden gerçekleşmedi?

Bana göre bir filmin çekilebilmesi için dört temel unsur var: sıhhat, ortak, para, oyuncu. Bendeyse sürekli olarak en az ikisi bulunmuyordu.

Fransız Sineması’nın sizin sinema anlayışınıza mesafeli durmasına ne diyorsunuz?

Benim onların anlayışına tarafsız olduğum kadar onlar bana tarafsız olmadı. Ben yalnızım, onlarsa herkes.

Daha kesin konuşursak, film çekmekte neden bu kadar yetersizsiniz?

Uzun bir süre, kuralların (pahalı, karışık olmayan vb) önceliğinde beni yoğunlaştıracak bir projeyi hayal etmekten uzaktım. Çevremle ve bu camianın insanlarıyla ilişiğimi kestiğim bir dönemde, her şey imkansızlaşıyor, yolumu kapatıyordu. Tokyo! filmine katılışım beni özgürleştirdi. Tokyo’da üç yönetmenin 40 dakikalık çekimleri filmin temasını oluşturuyordu. Hayal etmem gerektiğini düşünüp hızlıca filmi çektim. Yetenekli olduğumu ve bu hızda film çekmenin beni aynı zamanda başka türlere yönelttiğini anladım. Ayrıca bir ödülü de vardı bana: boş filmlerimin sayısında bir azalma oldu. Holy Motors’daki bu sıradışılığa gelince, motorlara ve hareketlere kamerasız çekilmiş bir anma töreni. Numerik kameralar bilgisayardır, kamera değil.

Tokyo’nun kontrol edilemeyen kahramanı Monsieur Merde, Holy Motors’da yine karşımıza çıkıyor. Monsieur Merde, siz misiniz?

O, benim çirkinliğim, büyük bir bozulma. Tıpkı yaşadığımız çağ gibi, bazense benim gibi.

Holy Motors’u hayata geçiren neydi?

İlk olarak, film çekmiyor oluşumun bir isyanı. Sonra, arkadaşım ve ortağım Albert Prévost. (Holy Motors’un çekimlerinden sonra yaşamını yitirdi.) Projenin tutmayacağını bilmesine rağmen, Paris Meydanı’ndaki bütün yapım şirketlerinden aldığı ret cevabını önemsemeyip projeyi Pierre Grise Productions’taki Martine Marignac ve Maurice Tinchant’a kadar taşıdı, onlar da kabul etti. Ekibi kaynaştıran oydu, öncelikli olarak (stüdyoda limuzini çekmek gibi) küçük bütçemizin yeterli olabileceği seçenekleri ortaya koydu. Ve elbette Denis Lavant, sadık ve bir o kadar kendinden emindi. Genç olarak seçtiğim ekibim sonra. Ve kızım, bu filmi çekmem gerektiğini anlamıştı, bundan dolayı uzun bir süre ayrı kaldık.

Holy Motors, çekemediğiniz filmler arasında bir gezinti mi?

Hayır. Sadece Eva Mendes’li sahne hiç çekilmemiş Merde in USA ile bir nebze ilişkilendirilebilir. Holy Motors ne sinema ne de oyuncular üzerine bir film. Oyuncunun ustalığı beni ilgilendirmez. O bir anda, birkaç haftada şekillenir. Bu uzun limuzinler aklımı kurcalıyordu. Benim için yeni bir tür olacağını hissedip, “anlatılacak hikâye”nin tam olarak bunun etrafında şekillenebileceğini düşündüm. Film bir hikâyeyi mi anlatıyor? Hayır, bir yaşamı. Bir yaşamın hikâyesi mi? Hayır, var olmanın bir tecrübesini.

Günümüz dünyasına bir yorum mu peki?

Yaşanmış tecrübelere bir ağıt Holy Motors. Tecrübeler artık korkutuyor çünkü günden güne cesaretimizi, yaşamaya cesaretimizi yitiriyoruz. Thomas Paine’nin birkaç yüzyıl önce söylediği gibi: “Dünyayı kurtarmak bizim elimizde.”

Cosmopolis’in olağanüstü otomobilleri için ne düşünüyorsunuz?

Sıradan. Holy Motors’un uzun limuzinleri yaşadığımız çağın araçları, ama sahte lüksleri var: acıklı ve dokunaklı. Dışarıdan mükemmel gözüküyorlar, ama içerisi oldukça boğucu. İki dünya arasındaki ince yola aitler: bir tarafta gözle görülebilir, çevreyi kirleten, motorlu büyük araçlarıyla ölenler; diğer taraftaysa gözle görülemeyen, televizyonlara hapsolmalarından dolayı gözaltı torbaları çıkıp hayattan soğuyanlar.

La Samaritaine’nin içinde geçen sahne ile Les Amants du Pont-Neuf (Köprüüstü Aşıkları) arasında bir bağ var mı?

Hayır, yok. La Samaritaine’ni hep sevmişimdir, sadece bu. Yedi yıl önce kapatılmasının ardından çıkan olayları takip etmiştim. Taşınmaz mal yüzünden çeşitli süreçler yaşanmış, yüzlerce işçi işten atılmıştı. O günden beri, lüks bir hotele dönüşmeden oraya gitmeyi arzuladım. İki sevgilinin buluşmalarının en uygun sahnesi olarak bana ilham kaynağı oldu böylelikle.

Seyircinin filminizi savunmasında neyi seviyorsunuz?

Susamışlığını. Toplum nedir? Cannes’da söylemiştim: bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, onu ölümlü insanların oluşturduğu. Seyirci bir filmin yapımından sonra canlanır. Ölüler için film çekiyorum, hayatta olanlar izliyor. Filmden her çıkışımda, bir doğruymuş gibi şu düşünceye kapıldım: bir yerlerde birileri, erkek veya kadın bilmiyorum, birazdan bu filmi izleyecek ve sonra, benim için -büyülü bir şekilde- var olma sebebini aydınlatacak. Gözlerinin arkasındaki yüzüne, dilinin ucundaki ismine sahipmişim gibi sürekli olarak onun gölgesini arayacağım. Ama bu olmuyor.

Sizi sinemaya sürükleyen esas şey neydi?

Yalnızlık. 14-15 yaşlarındaydım, bir filmin çıkışında (Charles Bronson ya da Marilyn Monroe’nun filmiydi sanırım, tam hatırlamıyorum) bir adam görmüştüm. Bu görünmeyen adam, görünmeyen şeyleri görünür yapabiliyordu. Tuhaf bir şekilde, seyirciyle yönetmenin tecrübesi taban tabana zıt olabilir. Seyirci; arkasında bir makine, karşısında ona göre daha büyük bir perde olan, tanımadığı insanlar arasında karanlıkta tek başına oturmuş, hareketsiz birisidir. Yönetmen; başka bir makinenin arkasında, sürekli olarak hareket hâlinde olup seçtiği insanları kucaklayan, binlerce zahmetin –tripod, ışık, dekor- karşısında etten kemikten oluşan birisidir. Her yönetmen önceden bir seyirciydi.

Seyircilikten yönetmenliğe geçişiniz nasıl oldu?

Gizemli. Bu gizem, sanırım, sinemanın kendisiyle görülmeli; özel olanın genele yansıması. Bu bir devrim. Sinemanın çeşitli insan tecrübelerini yansıttığını çoğu zaman unutuyoruz. Sunabildiği bir görülmemişlik. Elbette yeni teknikler olduğu sürece, filmler olacaktır. Ama yıkıcı, ilkel, rüya gücü kayboldu. Bu sinemanın ölümü değil, sanatın çocukluğunun sonu. Bugün, “film” diyemeyiz, “hareketsiz devir” demeliyiz. Ne “manivela” ne de “motor” olmadığından “film” çekmiyoruz. O yüzden artık “motor” dememeliyiz.

Bunu hiç düşünmedim. Çok gençken güçlü bir istekle başladım bu işlere. Ne sinema eğitimim ne de çekim tecrübem vardı. Her filmi bir ilk ve bir son olarak çektim. Hepsi de bir şekilde öyleydi.

Kimle sinema konuşursunuz?

Kimseyle.

Eski bir reklamda şöyle ifade vardı: “Hayatı sevdiğimizde sinemaya gideriz.” Tam tersini “Hayatı sevmediğimizde sinemaya daha çok gideriz.” diyemez miyiz?

Sinema bir adadır. Karanlık ormanlarıyla, güneş görmemiş parıltısıyla bir mezarlıktır. Oraya ustaları koyup gizlice gömeriz. Bir kez oradaysak hayatın iyi ya da kötü olup olmadığı sorusunun önemi yok: sonu ve hayatı –sarsıcı, yıkıcı bir yüz veya manzara gibi- kendi önümüzde görmüşüzdür artık. “Önceden yaşadığımız gibi olacak.”

En son hangi filmi izlediniz, ne düşünmüştünüz?

Marvel Comics‘in filmi, Avengers. İki saatlik laf ve gürültü kalabalığı filmlerden daha zevkli, çocukken dergilerini okurdum. Benim beğendiklerim Spider-Man ve Daredevil’di. Ve sonra, Batman ve Catwoman. Ölmez de yaşarsam, ileride bir gün ikisinden birisini çekmek istiyorum.

Sinema iyileşiyor mu kötüleşiyor mu?

İki türlü sanırım. Çok az parayla hayal ettiklerinizin montajını yapabiliyorsunuz. Sonra, “sosyal ağlar”. Direnmenin öncülleri değiller. Tüketimin, bireysel yabanıl tüketimin en uç noktasındalar. Herkes kendisinin reklamcısı oldu. Bakışı kaybediyoruz, bakış olmadan aşk olmaz.

Diğerlerinden üstte olan yönetmen?

Hitchcock, çünkü Vertigo.

Godard yok mu içlerinde?
Yönetmen, reklamcı, düşünür, politikacı olarak halka mal olmuş birisi için oldukça güç. Godard artık bitti. Bununla birlikte, hiç yaşlanmıyor. Çoğu yönetmen, bana göre, ona özgürlüklerinden bir kısmını vermeliler. Yıllar önce tartışıp küsmüştük. Ama bazen Les Amants du Pont-Neuf’ten sonra bana yazdığı mektubu düşünüyorum. Şöyle diyordu: “Şöhret, ölülerin üzerine doğan bir güneştir.”

Yönetmenliği bıraktığınızda ne yapacaksınız?

Nasıl bilebilirim? Artık hiç film çekmeyecek oluşumdan hiç emin olmadım. Belki de dünyada her yere “Kahretsin!… Motor!.. Kamera!” diye bağıran bir kör gibi başıboş dolaşacağım.

Gelecekteki projeleriniz için ne diyeceksiniz?

“2022’de ölmeden önce 7 film çekti. Daha sonra, onun en iyi filmi olarak gösterilen birini çekti.”

Çeviri: Ali Hasar, karakutu

İZDİHAM

Exit mobile version