Site icon İzdiham Dergi

Büşra Gündoğdu, Varoluşun İlk Durağı Anne ve Cahit Zarifoğlu’nun “Anne” Romanı

‘Bunun için, çocukların nasıl bir fıtratla yeryüzüne geldiklerini anlamak için kalem mürekkebe batırılmıştır.’(s.253)

 GİRİŞ

   İnsanın dünyaya gelişinin ilk durağı anne rahmidir. Varoluş aşamalarından bu ilk basamak, bizi dünyaya getirecek olan kadının canından bir köşedir. Burada yaşamın temel ögeleriyle karşılaşırız yani anne aslında biz çocukların yaşadığı ilk dünyadır. Anne için de bu oluşum bir yeniden doğuş ve hayatın yeniden biçimlendirilmesidir. Artık bir birey olmaktan çıkıp bir evren halini almış ve bir o kadar da sorumluluğu yüklenmiştir.

Hayatın bu mucizevi ilişkisi, anne- çocuk ilişkisi, edebiyatımızda da bütün ilham verici yönleriyle çeşitli türlerde işlenmiş ve hatta eserlerin hayat damarı olarak anne üzerinden yeni ve birçok itibarî âlem inşa edilmiştir. Bu çalışmada da gerek yazın dünyasında gerek okur camialarında gözden kaçmış olduğunu düşündüğüm, Cahit Zarifoğlu’nun ‘Anne’ adlı tamamlanmamış ama ‘Romanlar’ adlı kitapta ‘Savaş Ritimleri’ adlı romanla birlikte yayımlanmış romanını ele almak istiyorum.

   Türk edebiyatının şüphesiz en sağlam ve güçlü isimlerinden biri olan C.  Zarifoğlu her ne kadar şiirleri ile akıllara kazınmış olsa da eşsiz ve özgün nesirleriyle de Türk edebiyatına farklı soluklar getirmiştir. Gerek İslamcı görüşü gerek kendine has bakış açısı ve insanlar üzerindeki gözlem gücü kendisine yepyeni ve özgün bir nesir dili oluşturabilme şansını vermiştir. Nesirlerinde, hayattan güçlü izler taşıyan kişiler, olaylar, mekânlar, ilişkiler içerisinde filizlenmiş, okura farklı iklimler yaşatabilen kurmaca gerçeklikler inşa edilmiştir. Derin kurgu, sürükleyici ve çarpıcı olay örgüsü, alışılmamış bağdaştırmalarıyla şairane denebilecek bir perdeden Zarifoğlu anlatısı bütün kıvrımlarıyla şekillenmiştir.

GELİŞME

   İnsan, içinde yaşadığı aileye, topluma ve dünyaya yaşam bağı ile bağlıdır. Bu bağın ilk düğümü, ilişki kurulan ilk insan, yine biyolojik yasanın bir getirisi olarak annedir. İnsan, hayatı annesinin ruhunda tanımaya başlar. Yani denilebilir ki insan için anne, hayatın bir kozmosudur. Tıpkı bir nehir gibi insan, anne denen şefkatli ve bereketli yataktan beslenerek dinamizm bulur ve ondan aldığı ilhamla kendini bambaşka âlemlere götürür…

   Romanda da anlatı Nil Nehri ile başlar. Bulunduğu konum itibariyle Nil Mısır’ın hayat kaynağı ve yaşamın çevresinde geliştiği hayatı içerisinde taşıyan sudur. Böyle bakıldığında Nil, romanda yer alan anne motiflerden biridir. Yani anne kavramı, sembolik olarak, hayat veren Nil olarak şekillenir.

   Romanın başkarakteri Selman adlı genç bir pilottur. Selman muhafazakâr bir ailede dünyaya gelmiş ve dini anlamda hassasiyeti ve bilgisi çok yüksek olan bir baba tarafından sıkı bir dini eğitimle yetiştirilmeye çalışılmıştır. Fakat Selman büyüdükçe düşüncesi, davranışları, anne ve babasının istek ve yönlendirmelerinin tam aksine şekillenmiş ve kendilerine çok yanlış gelen bir hayat tarzını benimsemiştir. Roman, bu aile içi ebeveyn ve çocuk çatışmaları ve bunların gölgelendiremediği sevgi üzerine inşa edilmiştir.

   Kabul görüldüğü üzere insanlar üst ve alt soy olarak iki tür akrabalık bağına sahiptir. Üst soy anne ve baba alt soy da çocuklar olarak nitelendirilebilir. İnsanlar genellikle üst soyları tarafından sorumluluğa alınmıştır ve alt soylarına karşı da kendileri sorumludur. Yine bu bağlamda psikolojik değerlendirmeler insanların anne ve babalarını geçmişleri, çocuklarını da gelecekleri olarak anlamlandırdığını öne sürmektedir. Bu bağlamda anne-baba kaybı yaşayan insanların geçmişlerini kaybettiklerini düşündükleri, çocuk kaybı yaşayanların ise geleceklerini kaybettiklerini düşündükleri ve atlatılması daha güç ve hatta ömür boyu süren matem dönemleri yaşadıkları da belirtilmiştir.

  Çocuklar ebeveynlerinin gelecek planıdır. Romanda dini hassasiyeti yüksek ve muhafazakâr, disiplinli olmakla beraber oğlunun üzerine titreyen, onu hayatın merkezine koymuş bir baba modeli karşımıza çıkar. Babanın oğluna olan düşkünlüğü şu cümlelerle izah edilir romanda:

‘Baba titremişti onun üzerine. Camiye giderlerken ağır gövdesini bu küçük çınarın üzerine yükleyerek giderdi sanki. Oğuldu onu ayakta tutan, ona geleceğe dair düşler gördüren.’

   Çocuk büyüdükçe, romanda belirtilen şekliyle on yaşlarına geldiğinde, baba için büyük bir yarış ve direniş başlar. Babaya göre bütün dünya el birliği ile oğlunu, gözünden bile sakındığı, iyi bir Müslüman olması için elinden geleni yaptığı oğlunu, yanlışa yani cehenneme sürüklemeye başlar ve baba da oğlunu onlardan zıt istikamete yani cennete çekebilmek için yarışa girer. Bu durum romanda birçok yerde izah edilir:

‘Evet korkunç bir yarıştı bu…

Ortada değerli bir varlık vardı. Gövdesine iki urgan dolanmıştı. Bunlardan biri babanın elindeydi ve bu tarafa çekiyordu, öteki ise birçoklarının elindeydi ve tam aksi istikamette çekiyorlardı.’

‘Onlar cehenneme çekmeye çalışıyorlardı oğlunu, kendi cennete.’

   Ve bu düşünceler baba için korkunç bir paranoya halini alır, daha sonrasında oğlunu bu durumdan kurtarabilmek için çocuğa şiddet uygulamaya bile başlar:

‘Hemen doğrulur, abdestli olsa da gidip abdest alır gelir, uyuyorsa oğlunu uyandırır, onu dizinin dibine çeker, sanki vakitler çoktandır geçmiş gibi ona anlatmaya başlardı. Uçsuz bucaksız, sonu gelmez bir iştah ile anlatır, oğlunu uyutmaz, zavallının başı yanına düşünce  de tokatı  yapıştırırdı… şurada iki adım ötede cehennem ateşi tenlere dokunacak kadar yaklaşmışken uyunabilir miydi hiç?..’

   Zaman bu kontrolcü babaya karşı akıp gider ve okumak için memleketten ayrılan oğlu geri döner bambaşka biri olarak. Baba bu seneler süren yıpratıcı yarışı kazandığını düşünürken kaybettiğini anlar. Hayatının ve daha önemlisi geleceğinin yeniği olmuştur. Son zamanlarını bu yenilginin üzüntüsü ile geçirir ve oğluna elini bir daha uzatmaz:

‘Memlekete bir geldiğinde, baktı ki namazı bırakmış, elini bile vermedi bir daha ona. (216)’

   Romanda babanın vefat etmesi annesi tarafından oğlunun yanlış hayat seçiminin bir sonucu olarak değerlendirilmektedir. Babası kahrından ölmüştür. Bundan dolayı da babasının ölümünden sonra annesi Selman’a derin bir kırgınlık beslemektedir. Kendisiyle temel ihtiyaçlarını gidermek, yemek ve temizliğini aksatmamak dışında pek bir iletişim kurmamaya çalışır. Selman’la olan diyalogları da bu kırgınlığın gölgesinde şekillenir:

-‘Bir emrin var mı anne?’ diye sordu.

– Bana iyi davranmana tahammül edemiyorum.’ dedi kadın.

Hiç isteyecek de değilim. Allah beni elden ayaktan düşürmesin. Ne bileyim, bana iyi davranmana yine de tahammül edemiyorum. Sen asıl iyi davranman gereken insana görevini yapamadın…

Biliyorsun anne, bunları çok konuştuk, babamı hep sevdim ben. Onu hâlâ çok seviyorum ve kendimi suçlu hissetmiyorum.

O senin yüzünden öldü.

   Ne kadar kırgın olsa da tasvip etmediği davranışlarda bulunduğunu bilse de Selman’a karşı anne şefkati tamamen bitmemiştir. Örneğin Selman çoğu gece içki içtiği için geç vakitlere kadar dışarıdadır ve annesi onu pencerenin önünde sabaha kadar uykusuz kalarak beklemektedir.

   Selman içten içe bu duruma çok üzülmektedir. Annesiyle konuşamamak ondan bu şekilde uzak kalmak onu derinden yaralamaktadır. Bu atmosfer içerisinde günlük hayatını sürdürmeye çalışsa da çevresini ve olayları bu kırgınlığın gölgesinde anlamlandırmaktan kendini alamaz. Kendisiyle konuşmasa da annesi o kendi içinde ona sorular yöneltir:

‘Anne neden hep böyle sessizsin?’(218)

‘Peki ya uykusuz başlar ne olacak?’(252)

  Başarılı bir pilot olan Selman annesine duyarsız kalamadığı gibi, uçuş sırasında yukarıdan gördüğü Nil Nehri’ne de duyarsız kalamaz. Nil bir anne tavrı ve bereketiyle hayatı üzerinde toplar, annesinden alamadığı sesi ve karşılığı Nil’den almaya başlar:

‘Gözlerini daha ne kadar zaman doğduğun toprakların hasretiyle dolduracak, kıyılarına topladığın insanları daha ne kadar sevgi beşiklerinde sallayacaksın?’(234)

 ‘Beni bırakıp gitmemeliydiniz, benim kıyılarımı böylesine tepelerden seyretmeye gönlünüz razı olmamalıydı. Benim çamurumdan oldunuz, benim akıntılarım, sazlıklarım, uzantılarım elbiselerinize, saçlarınızın tellerine kadar bulanmıştır. Bende doğdunuz siz. Kıyılarımı yalın ayak koştuğunuz günlere ihanet ettiniz. Kıyılarıma gelin, dimdik kıyılarıma çakılın…’(234)

‘Ah Nil.

Piramitlerde çalışan on binlerce işçinin bir anda yıkanmaya girip çöllere doğru kabarttığı suların şimdi bunlardan habersiz olabilir mi? Ne zaman ki Firavun mermer sütunların arasında durup,  gergin göğsünü ufka doğru genişlettiğinde, sen daima oralardaydın ve bıyık altından gülüyordun. Sepete bırakılmış bebeği suyuna alarak korkusuzca götürüp sazlıkların arasına bıraktın.(234)’

‘Kim bilir belki de sırrını hiç açmayacaksın.’

‘Firavunlarını mezarlarında tut, piramitlerden sızan siyahlıkları kurula. Daha bizlere ulaşmadan yok et onları. Böylece yaşlı bir kadın oğlu için gerekli olanları daha kuvvetle hatırlayabilecektir. Kim bilir anlattıklarının hiç biri geçmişinde kayıtlı değildi. Sırf oğlunu kurtarmak için oturup bir geçmiş karaladı. İnandırıcı olması için de bizler için başını örttü…’(253)

   Bir uçuş sırasında Selman, rüzgârın beklenmedik seyriyle planladığı inişi gerçekleştiremez ve havada korku dolu anlar yaşar. İşte bu beklenmedik kriz kendisine bilinçaltının dehlizlerini açar ve romanda geçen şekliyle ‘ hayal duymaya başlar’.  Havada geçirdiği korku dolu anların ardından Nil yakınlarında paraşütle atlayış yapmak zorunda kalır. Geçirdiği bu kazanın ardından güçlü bir şokun etkisiyle kaskatı kesilir. Doktorlar fiziksel herhangi bir sıkıntı olmadığını bunun psikolojik olduğunu söylerler. Bunun üzerine annesi oğluna daha fazla kayıtsız kalamaz ve onu ancak kendisinin iyi edebileceğini ifade eder:

‘Bir oğulun iyileşmesinde annesinin yardımcı olmasından daha doğal ne olabilir?’(260)

‘Ama şimdi yalnız annenim. Sadece oğlum olduğun için buradayım.(268)’

   Nil’le olan konuşma anne ile olan tek taraflı konuşmaya döner. Selman ihtiyacı olan sesi bulur. Anne ihtiyaçları olan tavrın ne olduğunu bulur. Birbirlerine şifa olmaya ve yeniden salt sevgi bağı kurmaya başlarlar:

‘O ilk günler vallahi öyle bir güzel kokardın ki, seni kollarıma alınca ciğerimi söküyorlar sanırdım. Biri alıp kaçıracak götürecek diye korkardım. Ve günün birinde korktuğum, korktuğumuz başımıza geldi. Seni alıp götürdüler, işte şimdiki sen oldun.(267)’

-Ah babam, anne değiştir baştan beri olanları. Anne. Gel konuşalım. Anne!(277)

– Ve sen nur gibi bir çocuktun.(280)

SONUÇ

    Doğduğumuz aile, içerisinde yaşadığımız toplum, şüphesiz kayıtsız kalamayacağımız kurallar ve normları bilinçli veya bilinçsiz olarak çok küçük yaşlardan itibaren bizlere telkin etmeye başlar. Doğru ya da yanlış olarak tanımlanan birçok kavram ve duruma karşı bizlerden kendileri ile aynı tepkileri vermemizi beklerler. Bu durum tarih boyunca böyle devam edegelmiştir ve böyle devam etmektedir. Her şeyde olduğu gibi bunda da gözden kaçırılan noktalar olmuştur. Zaman dediğimiz mefhum kendi düzeniyle çoğu zaman bizleri hesaba katmadan akmakta ve kendi şartlarını oluşturmaktadır. Çocuklarımız da durmadan yenilen bu zamanda soluk alıp vermektedir. Ve zamanın ritmine ellerinde olmadan kapılmaktadır. Kendi doğrularını da kendi bünyelerinde büyütmektedir:

Hz.Musa’dan beri karşı bir ses de daima olmuştur.’(223)

   Romanda da anne ve babasının zamanının ritminden kopmuş bir çocuğun zaman ve ailevi öğretileri arasında kalmışlığı derin bir kurgu ile anlatılmakta anne teması üzerinden çatışmalar çözüme kavuşturulmaktadır.

    Fiziksel olarak sıkıntı yaşadığında şifayı annede bulan çocuk psikolojik olarak aslında yıllardır aradığı şifayı da yine annesinde bulur. Oğlu ve kocası arasında kalan ve oğluna karşı olumsuz tavır takınan annenin de sadece anne olarak salt sevgi bağı üzerinden şifayı böyle bulacakları vurgulanmıştır. Anne kuşatıcı bir güçtür. Nil Nehri’nin şehri kuşatıp, şehre hayat vermesi gibi anne de çocuğu kuşatır ve ona her zaman yeniden hayat vererek onu yeniden dünyaya getirir.

    Romanda bu durum olay örgüsü içerisinde yine bu tema üzerinden çok sıcak bir solukla okurla buluşturulmuştur.

     Anne tam anlamıyla bir varoluştur. Doğum, hayata geliş bir anneden ayrı düşünülemez. Hayat içerisinde her yeniden doğuş da mecazi olarak da olsa bir anne kavramına bağlanır. Bunu şu örnekle somutlaştırmak istiyorum. Hz. Yunus balığın karnından çıktığında ikinci yaşamına başlamış ve yeniden doğmuş olarak nitelendirilmiştir. Balık onun ikinci karnıdır ve onu iyileştiren eksiklerini gideren bir annedir.

Kaynakça

Zarifoğlu, C., Romanlar/ Savaş Ritimleri-Anne. Beyan Yayınları. İstanbul, 1991.

Zarifoğlu, C., Konuşmalar. Beyan Yayınları, İstanbul,2005.

Büşra Gündoğdu

İZDİHAM

Exit mobile version