Site icon İzdiham Dergi

Burak Aksak ile İzdiham için röportaj yaptık

Burak Aksak, İzdiham’a konuştu:

“Cam kırıklarından, paslı çivilerden ve jiletlerden uzak durunuz.”

Yaptığınız başarılı işlerle, genç yaşınızda birçok ödül kazanmışsınız, çektiğiniz bir takım kısa filmler de mevcut. Leyla ile Mecnun’dan önce neredeydiniz? Bu işlere tam olarak nasıl bulaştınız?
Depresyondaydım ve çıkmaya çok üşeniyordum. Leyla ile Mecnun’dan önce, TRT’ye Ramazan Güzeldir adında bir iş yapmıştık kuzenimle beraber. O iş bitti, sonra eğitmenliği bıraktım, ardından kız arkadaşımdan ayrıldım. “E hadi o zaman bana müsaade” diyip hunimi takıp oturdum evde. Ve ne yapmam gerektiğini düşünmeye başladım. Akabinde de Leyla ile Mecnun çıktı işte ortaya.
Bu işlere bulaşma kısmı da kısa filmlerle oldu. Deneye yanıla, yaza boza öğrenmeye çalıştık. Hala da öyle yapıyorum.

Ekol drama sanat okulu’nda “kamera önü oyunculuğu” dersi de veriyorsunuz, oyunculuk mevzusuna yakın mısınız?
Oradaki eğitim olayı dizi başlamadan önce bitmişti. Aslında daha çok “oyuncu yönetimi” ile ilgiliydi oradaki dersler. Oyunculuk mevzuna gelince, çok farklı bir olay o ya. Kamera önündeki oyuncunun yalnızlığı çok acayip bir şey. Siz senaryoyu yazarken yalnızsınızdır. Yönetmen o senaryoyu kafasında şekillendirirken yalnızdır. Oyuncu da oynarken çok yalnızdır. Ama onu takip eden kameraların olması ve herkesin ondan iyi bir performans beklemesi… İşte bunu yapabilen adamlara hayran oluyoruz zaten.

20 bölümdür fırtına gibi esen bir dizinin senaristliğini yapıyorsunuz. Leyla ile Mecnun dizisi şimdiden kendisine özel bir izleyici kitlesi oluşturmuş durumda. Böylesine bir ilgi bekliyor muydunuz? Yani ‘ulan bu iş tutacak’ gibi bir iç sesleniş durumları oldu mu?
Bu kadar bir ilgi beklemiyordum açıkçası. “Ulan bu iş tutacak” gibi bir şey demedim haliyle. Zaten ben “ulan” demem. Diyemem. “Türk Halkının Ahlak ve değerlerini yıpratan” bu tür kelimelerden uzak dururum.
İş başlamadan önce tek istediğim, ortaya iyi bir şeyin çıkmasıydı. Yani yayınlandığı zaman, oturup ben de izleyebilmeliydim. İlk bölümden sonra gördük ki, gerçekten iyi bir iş yapıyoruz. Ama buna rağmen şu anki ilgiyi beklemiyordum.


Bağlı Dilenciler’den en popüler holivud filmlerine kadar geniş bir ‘gönderme’ skalasına sahipsiniz. Sizin sinemada özellikle takip ettiğiniz, hayranlık duyduğunuz bir tür, ekol ya da yönetmen var mı?

Film izlemeyi seviyorum. Diziden önce vaktim de bol olduğu için iyi ya da kötü olması fark etmez, her filmi izlemeye çalışırdım. Ama diziden sonra pek fazla izleyemez oldum. Belli isimler var tabi, onlar ne çekerse çeksin izlerim dediğim. Mesela Mike Leigh bir film çektiği zaman, onu izlemem lazım. O hafta bölümü yetiştiremiyor olsam bile o filmi izlerim. Bunun gibi birkaç isim daha var. Neyse ki, onların çoğu şu sıra film çekmiyor da işi yetiştirebiliyorum.


Dizide ağır bir Cengiz Kurtoğlu-Ferdi Tayfur etkisi görülüyor. Özel olarak bu isimlerle genel olarak da Arabesk müzikle alakanız ne durumda?

Babadan kalma bir arabesk müzik alışkanlığı, bir Beşiktaşlılık, bir de düzgün bir adam olma çabası kaldı. Ferdi Tayfur’la olan ilişki de oradan. Cengiz Kurtoğlu ile pek bir alakam yok aslında.
Bir de arabesk dediğin şey fazla samimi, içten, derdini anlatmaya çalışır bir durumu var onun. Yani bana öyle gelir en azından. Ama şu an yapılmaya çalışan arabeskin içinde gerçekten “utanılacak bir yavşaklık” durumu da var, yok değil. O samimiyetin yerini formüller almış gibi. Hatta ağır bir şekilde görülüyor o formül durumu. Bir şeyin içine formül girdiği zaman tadı kaçıyor. O nedenle pi’yi her daim üç alırım. Arabesk ihtiyacımı da Ferdi Tayfur’la, olmadı Tom Waits’le gideririm.

Yeşilçam’ın bilinç-altı künyelerimize işlediği; zengin kız-fakir erkek, mahalle esnafı, namuslu hırsız, şımarık zengin çocuğu, vicdansız kötü adam, kör kız, delikanlı esas oğlan ve (Kadir Savun’dan mülhem) babacan-akıl verici ihtiyar gibi Yeşilçam kültlerine giydirilmiş ultra modern elbiseler dizide net bir şekilde görülüyor sanki. Yeşilçam’la aranız nasıl? Sevdiğiniz filmler, bağ kurduğunuz karakterler v.s?
Birebir bu şekilde olsun diye tasarlamış değildim karakterleri. Hırsızın durumu mesela, bu işi tamamen legalmiş gibi gören, zamanla yeni hırsızlar yetiştirmeye kalkan ve hatta işleri şubeleşmeye kadar götürebilecek bir karakterdi. Adamın mesleği bu. Bir Ofsayt Osman değil yani. Buradan da işte sevdiğimiz filmler çıkıyor ortaya. Şekerpare vardır bir de ilk aklıma gelen. Çok komik filmdir. Bağ kurduğum karakterse “Ah Güzel İstanbul” filmindeki “Haşmet İbriktaroğlu”dur. “Hem sipahi, hem günde iki paket…”

Beslendiği ana-damarlar itibariyle gereği kadar ‘biz’den bir iş çıkardığınızı düşünüyoruz. Mahalle kültürünün kapsama alanınızda olduğu çok açık. Bu yerli komedi meselesinin bir sinema filmiyle sonuçlanması da olası mı?
Olabilir.

Yazdıklarınız, Onur Ünlü’nün yönetmenliği ile tam ruhunu bulmuş gibi. Onur Ünlü’nün mizah dilini, meselelere bakışını ve sinema anlayışını nasıl buluyorsunuz? Mesela filmleri ve şiirleri size ne hissettiriyor?
İşin en büyük şansı belki de Onur Ünlü’nün çekiyor ve yapımcılığını Eflatun Film’in yapıyor olmasıdır. Çünkü sinema filmi çeker gibi özen gösteriliyor. Güzel bir sahne yazarsanız, onu daha da etkili kılabilmek adına kaliteli ekipmanlar getirmekten kaçınmıyorlar. Uçak enkazı hazırlanıp, su altında çekim yapılabiliyor. Bunlar da işin kalitesini arttırıyor tabi.


Tarantino & Bukowski ikilisine muhabbetinizin derecesi nedir?

Kimi adamlar vardır, onların filmlerini izlemek ya da kitaplarını okumak hayatınıza renk katar. Böyle adamlarsa, hayata bakış açınızı değiştirebilecek güçte adamlar. Münakaşa edebilecek kadar güzel muhabbetimiz vardır yani kendileriyle.


Görkemsiz kaybeden ‘İsmail abi’ neden bu kadar sevildi dersiniz. Kafanızda tasarladığınız ‘İsmail abi ‘ ile Serkan Keskin’in hayat verdiği adam aynı kişi mi sizce?

Halinden memnun olan bir kaybeden olduğu içindir belki. Büyük laflar etmiyor, dilediği gibi yaşıyor, insanların yargıları onun için önemli değil ve birine değer verdiği zaman, gerçekten bunu isteyerek yapıyor. İnsanlarla olan ilişkisi çıkarları üzerine değil. İlk olarak İsmail’le ilgili aklıma gelen şeyler bunlar.
İsmail abi ve Serkan Keskin hakkında da şunu söyleyebilirim ki; 17. Bölümün sonunu yazarken, İsmail abiyi ağlattım. Serkan Keskin ise öyle bir oynamış ki, beni ağlattı.

‘Tavan arası değil, mahalle arası mizahıdır Leyla ile Mecnun’ ara başlığıyla yine bu sitede diziyle ilgili bir tahlil yayınlanmıştı. Bu bağlamda, mizahın; sokağın ruhunu, gündelik hayatın coşkusunu ve yaşadığımız ‘gerçek dünyanın’ esas kodlarını yansıtması gerekliliğiyle ilgili siz ne düşüyorsunuz? Sit-com’ların kahkaha efektine muhtaçlıkları sürer mi?
Yerinde ve iyi kullanılırsa kahkaha efektlerinde bir sorun olduğunu düşünmüyorum. Sorun şu ki; o kahkaha atılan şeye gülmüyoruz biz. Gerçekten komik bir şey yaparsanız, onu hiçbir şey bozamaz…
O kadar da misyonu olan bir mizahı taşıyamam doğrusu. Mizahçı diyemem yani ben kendime. Öyle bir sorumluluğun altına girmek istemem. Sokak, gündelik hayat ve gerçek dünya. Bunlara çok da fazla kafa yormuyorum. Çünkü kalabalık beni ürkütür.

Senaryoyu yazarken, esprilerinin, atıfların ve göndermelerin anlaşılmaması gibi bir kaygı taşıyor musunuz? Söz gelimi Freedy Mercury (Erdal Bakkal-Sarı Ceket) gibi daha az kişinin fark ettiği göndermeler gibi?
O şekilde bir kaygım olmadı. Kafanızın içinde bir şeyler dolaşıyor ve onu boşaltıyorsunuz. Onu anlayan insanla da dolaylı yoldan olsa bile bir paylaşımın içine giriyorsunuz. Eğlenceli bir şey aslında. Bu arada ufak bir spoiler gelsin; Erdal bakkal yine bir bölüm Freddie Mercury olacak.

Cezmi Ersöz’ü neden idam ettiniz?
Ergenliği sömürülmüş gençlerin feryadı gibi bir şeydi o. Yoksa idam etmek gibi bir durum söz konusu değil. Haddimiz değil bir kere.


Asuman Dabak gibi üst düzey bir komedi oyuncusu karakter konumlandırması olarak nispeten daha zayıf bir yerde gözüküyor. Bu bilinçli bir tercih midir? Kaleminiz ona biraz daha değecek mi ilerleyen bölümlerde?

Bilinçli bir tercih değil. Kendisinin programından kaynaklanan bir durum o. Çevremden gelen “ilk bölümlerdeki aile sıcaklığı neden kayboldu?” sorusunun cevabı da nispeten budur. Ve zannedersem ilerleyen bölümlerde de bir daha değmeyecek kalemim Pakize karakterine.

Edebiyat ve şiir ile alakanız ne durumda. Takip ettiğiniz edebiyat dergileri var mı?
Şu ara hiçbir dergiyi ve hatta gazeteyi bile takip edemiyorum. Gerçi gazete takip etmeyi uzun zaman önce bırakmıştım. İyi bir şiir okumak, hani gerçekten sağlam bir şiirden bahsediyorum, tüm bir haftamı kurtarabilir. Şiirin öyle bir etkisi vardır bende.


Yüzyılın en güçlü Cezayirli yazarlarından biri olan Albert Camus -yaşamın beyhudeliğinin bilincinde olan insanın trajedisi- olarak açıklamıştı saçma(absürd) kavramını. Sizin absürt algınız nedir? Dibine kadar saçmasapan bir hayatı örselemeye mi çalışıyorsunuz?

Evet saçma bir hayatım var. Ama bu hayatı da sadece saçmalıktan ibaret görmek, ona haksızlık etmek olur. Aynı zamanda çok neşeli ve çok da kederlidir bir yanıyla. Örselemekten ziyade anlamaya çalışıyorum.

Sizce bugüne kadar çekilmiş en iyi T.V dizisi hangisiydi?
Belki biraz işin nostaljisi ve çocukluk hatıralarıyla ilgilidir bilemiyorum ama “Bizimkiler” geliyor aklıma ilk olarak. Bir de “Oğlum Adam Olacak” dizisi vardı. Çok kısa sürmüştü ama o da yer etmiş durumda aklımda.

Ceyhun Yılmaz Twiter’da ‘Allah’ını seven koşsun, Trt’de Leyla ile Mecnun var’ diye yazmış. Mesut Yar’ın ve başka ünlü simaların da buna benzer ifadeleri mevcut. TRT reytinglerden çekildiğine göre; izlenilirliğinizi sosyal medyadan gelen veriler göre mi ölçüyorsunuz?
TRT kendi ölçümünü yapıyor herhalde, bilemiyorum işin o kısımlarını. İnsanların sizin yaptığınız işten bahsetmesi ve tabi ki güzel şeyler söylemeleri, reyting dediğimiz caniden çok daha önemli.

Erdal Bakkal’ın göz kıpma hareketi ve Zeynep’in kafasındaki kulak-tokalar… Bu gibi ayrıntılar da size, yani senaryoya mı ait?
Kimisi benim yazdığım şeyler, kimisi de oyuncuların düşündüğü ayrıntılar. Mesela Erdal Bakkal’ın göz kırma hareketi yazılıydı senaryoda. Çünkü Behzat’a iş atıyor gibi gözükecekti. Zeynep’in tokalarıysa Beste Bereket’in düşündüğü bir ayrıntı.

Kolektif çalışmaya uygun musunuz? Senaryo grubu gibi mevzular açar mı sizi?
Aksi bir adam değilimdir. Ama tek başına kaldığımda daha verimli olabileceğimi düşünürüm. Senaryo grubu olduğu zaman işler biraz daha karışık hale gelebiliyor. Senaryo toplantıları zaten bu işin en nefret edilesi kısmı herhalde benim için.

En favori yeşilçam filmleriniz hangileridir?
Ah Güzel İstanbul – Şekerpare

Yeni projeler, yeni haberler, yeni herhangi bir şey gözüküyor mu ufukta?
Bir sonraki bölümün senaryosunu yazmak dışında hiçbir şey yok.

Bu güzel röportaj için izdiham.com adına teşekkür ederiz. Son olarak Leyla ile Mecnun severlere, dünyaya, insanlığa ve tüm galaksiye iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?
Cam kırıklarından, paslı çivilerden ve jiletlerden uzak durunuz.


Konuşturanlar: Yasin Kara – Güven Adıgüzel
İZDİHAM

Exit mobile version