“Size Anne Diyebilir miyim? Bir Deli Muhabbeti steril, fazla düzgün, paketlenmiş kitaplardan biri değil. Üzerinde hayat lekesi var. Sokaktan, kahvehaneden, eski dergilerden, maçlardan, haber kanallarından, sosyal medya kavgalarından, tarih kitaplarından ve memleketin tuhaf hafızasından besleniyor. Bu yüzden okurken bazen gülüyor, bazen itiraz ediyor, bazen de hiç beklemediğiniz bir cümlede kendinize yakalanıyorsunuz.”
Alper Çeker kitabın başında deliliği bir hastalık değil, bir kimlik olarak düşünmeye çağırıyor bizi. Bu önemli. Çünkü modern hayat herkesi aynı hizaya sokmaya çalışan büyük bir cetvel gibi işliyor. Düzgün düşün, düzgün konuş, düzgün yaşa, düzgün sus. Böyle bir çağda “deli” olmak, bazen hakikate daha yakından bakabilmek demek. Belki de herkesin aynı anda aynı şeye inandığı yerde “bir dakika” diyebilen kişi delidir. Ya da herkesin görmediği şeyi gören.
Kitap tam da bu bakışın peşinden gidiyor. Cağaloğlu’ndan Butch Cassidy’ye, Elvis Presley’den Tarkan’a, Amerika’dan kahvehaneye, futboldan sosyal medyaya, metaverse’den ölüme uzanan atlamalı bir muhabbet bu. Fakat bu atlamalar dağınıklık hissi vermiyor. Aksine insan zihninin doğal akışına benziyor. Bir şeyi anlatırken başka bir şeyi hatırlamak, bir hatıradan tarihe geçmek, tarihten sinemaya, sinemadan futbol sahasına, oradan da memleketin eski ve yeni deliliklerine varmak…

Bu yüzden Bir Deli Muhabbeti yalnızca bir deneme kitabı değil. Bir hafıza yoklaması, bir kültür atlası, bir zihin haritası. Okur kendini hazır cevapların karşısında değil, canlı bir konuşmanın içinde buluyor. Sanki çok okumuş ama okuduklarıyla hava atmayan, çok kızmış ama öfkesini zekâyla terbiye etmiş, çok gülmüş ama kahkahasının altında hüzün saklayan biriyle aynı masaya oturuyorsunuz.
Kitabın en güçlü taraflarından biri mizahı. Ama bu mizah, rahatlatıcı bir süs değil; hakikatin keskinliğini taşıyan bir bıçak gibi. Alper Çeker gülerek söylüyor, fakat söylediği şeylerin çoğu aslında hiç de komik değil. Bürokrasi, siyaset, dijital linç, kültürel hafıza, teknoloji bağımlılığı, futbol, Amerika, eğitim, toplumun akıl tutulmaları… Hepsi bu muhabbetin içine giriyor. Yazar bunları akademik bir rapor diliyle değil; kahvehane zekâsıyla, sokak hafızasıyla ve denemenin serbestliğiyle ele alıyor.
Burada “kahvehane” kelimesi önemli. Çünkü kahvehane, yalnızca çay içilen bir yer değildir. Türkiye’de kahvehane biraz da gayriresmî üniversitedir. Orada herkes bilir, herkes yanılır, herkes abartır, herkes dünyayı kurtarır, sonra hesabı ödeyip evine gider. Alper Çeker’in metninde de bu kahvehane ruhu var. Ama bilgisizliğin değil; okumuş, yaşamış, görmüş, kızmış ve dalga geçmeyi bilen bir zihnin kahvehanesi bu.
Kitapta futbol da yalnızca futbol değildir. Sosyal medya da yalnızca sosyal medya değildir. Amerika yalnızca Amerika değildir. Her başlık, başka bir meseleye açılır. Futbol adalet duygusuna, dijital linç insanın acımasızlığına, teknoloji çağdaş köleliğe, tarih ise bugünün unutkanlığına bağlanır. Bu yüzden kitapta bir konuyu okurken aslında başka bir şeyi de okursunuz: Türkiye’nin nasıl bir yer olduğunu, insanın neye neden öfkelendiğini, bazen de hiçbir şeye neden şaşırmadığını.
Alper Çeker’in dili yer yer sert, yer yer alaycı, yer yer şahsi. Ama bu şahsilik metni daraltmıyor; ona sıcaklık veriyor. Çünkü okur, metnin arkasında gerçekten konuşan bir insan olduğunu hissediyor. Bazen konuyu bilerek dağıtıyor, bazen “bu meseleye ileride döneceğim” diyerek okura göz kırpıyor, bazen de bir cümleyle bütün bir çağı özetliyor.
Bazı kitaplar okunmaz; onlarla muhabbet edilir. Bu kitap da onlardan…
İZDİHAM DERGİ
Hepimiz Ölecek Yaştayız.