İbrahim Varelci, Senem Gezeroğlu’yla Postmodern Edebiyat hakkında konuştu

 

Öykülerde mesaj verme kaygısına nasıl yaklaşıyorsunuz. Edebi bir metin, roman veya öykü mesaj vermeli midir?

Sadece öykü için değil edebi metinlerin hepsi için diyeyim. Evet, her edebi metnin anlattığı bir şey vardır. Bu, onun “ne”sini oluşturur, derdini yani. Yazarın bunu okura sunma biçimi de “nasıl”ıdır. Ve bence önemli olan o şeyin “ne” olduğundan çok “nasıl” anlatıldığıdır. Yazar, diyelim ki “pişmanlık”ı anlatacak. Öyküsünde karakter için “X çok pişmandı, gerçekten çok pişmandı, ne kadar da pişmandı, o kadar pişmandı ki pişmanlıktan ölüyordu.” dese olur mu? Bence olmaz. O zaman ben bir okur olarak derim ki sevgili yazarım, eserinin bir mesajı varsa bunu bana alenen anlatma, birazcık gizle ki ben onu hissedeyim, hem sen her şeyi söylersen bana ne kalır, kendi kendine konuşmuş olursun, sen metni ör ki ben de çözeyim. Ben böyle derim. Kısaca, eserin kendisi zaten mesajdır. Mesaj illa ki olmalıdır ama bu, okurun gözüne sokulmamalıdır. (Ben bu son cümleyle bir mesaj mı verdim şimdi, inşallah vermemişimdir)

 

Postmodern eserlerin anlaşılması ortalama bir okur için problemli midir?

“Ortalama bir okur” ifadesi biraz şey, nasıl desem. Kime göre, neye göre? Kıstasımız ne? Okurun okuduğu kitap sayısı mı, okuduklarını anlama oranı mı, seçtiği eserlerin kalitesi mi? Bunların hepsi ortalama olunca okur da mı ortalama olur? O zaman ortalama okur varsa iyi ve kötü okur da mı vardır? Bunlar birbirinden net bir şekilde nasıl ayrılır? Ben okurun iyi, orta ve kötü olarak üçe ayrıldığını düşünmüyorum. Bu kadar kategorik değil. Bence dünyada ne kadar insan varsa bir o kadar da okur çeşidi var. Her okurun kendine has bir profili var. Bu arada asıl sorudan koptuk iyi mi? Dönelim. Postmodern eserlerin anlaşılmasına gelelim. Modern anlatıda belli bir yoruma ulaşmak çok zordur, eser soyuttur, kapalıdır; postmodern anlatıda ise daha da ötesi anlam, okur tarafından belirlenir, belirsizdir yani. Hatta az öne dediğim gibi ne kadar okur varsa bir o kadar yorum vardır. Hatta ve hatta aynı okur aynı eseri farklı okuyuşlarında o eserden farklı farklı anlamlar çıkarabilir. Postmodern eser de bunu hedefler. Peki bu problem midir, sonuçta okur, eseri yanlış yorumlayabilir. İşte o zaman bu, eserin (burada layloylom şeyleri değil gerçek, kaliteli eserleri kastediyorum) değil okurun problemidir. Öyle denir. Daha çok okusun, eserin dünyasına girebilsin denir. Çünkü geleneksel, modern ya da post-modern ne olursa olsun, iki kapak arasındaki o anlatı okura yeni bir dünya vaat eder. Okur o dünyadan kendi kabınca dolar ve çıkar, kimisi kabını genişletip çıkar, kimisi bir arkadaşa bakıp çıkar, kimisi batıp da çıkar, kimisi orada kalır. Ama tüm bunlar bir problem midir, bence değildir. Her biri okuma serüveninin ayrı ayrı deneyimleridir, zenginliktir. Eseri anlamak kadar anlamamak ve bunun farkında olmak da güzeldir.

 

Zaman Dursun İstedim ilk öykü kitabınız. Kitabınızı postmodern bir öykü olarak tanımlayabilir miyiz? Ben şahsen öyle düşündüm. Siz ne söylersiniz?

Postmodernizm, “modernizmin sonrası” olarak çok şey gibi edebiyata da yansıyan bir akım. Bu akımın edebiyata yansıyan kuramıyla kendi kitabımın dışına çıkıp bir eleştirmen gözüyle baktığımda ne söyleyebilirim? Öncelikle şunu belirteyim, tanımın doğru ama kısmen. Şöyle: Post-modern edebiyatın özelliklerinden gerçek-kurmaca çatışması, üstkurmaca, okuru metne dâhil etme, çoğul bakış, metinlerarasılık, bütünlük yerine parçalılık, sonların belirsizliği, zaman-mekân kırılmaları, dille oynamalar, bilinçakışı-montaj vs. gibi postmodern anlatı tekniklerini farkında olarak ya da olmayarak kullandım. Evet bunlar bir anlatıyı postmodern yapan belli başlı özellikler. Ama mesela postmodernizmde kurgusuz anlatım, metni simgelerle oluşturma oldukça ön planda. Oysa ben kurguya çok önem veririm. Ya da mesela postmodernizmde geleneği yıkma, toplumsal konulardan uzak durma da belirleyici bir özellik. Oysa ben geleneği önemser, geçmişten beslenirim. Bireysel konular kadar toplumsal konulara da değinirim. Eee o zaman ne diyeceğiz? Gelenekten beslenen ama modern olan ama post-modernizmin imkânlarını da kullanan ama… Bla bla bla… Çok gereksiz ve çok konuştum. Sonuçta kitap kendi dünyasını kurar; okur, eleştirmenler ve zaman da en doğruyu söyler. Ben susayım. Bu söyleşide çay yok mu bu arada? Bana var denmişti.

 

Sanırım sizin de zamanla başınız dertte, sahi zaman geçmiyor mu? Yoksa çok çabuk mu geçiyor?

Mesela bu sorunun ilk kelimesinden son kelimesine kadar matematiksel olarak sadece birkaç saniye geçti. Ama ben, son kelimeyi okuduğum ben olarak ilk kelimeyi okuduğum benle aynı ben değilim. Aynı nehirde iki kez yıkanılmazsa mesela, aynı soruda ben kaç kez ben değilim? Zaman, ilk ve son kelimede yeni bir ben inşa edecek kadar hızlı işte. Ve zaman o kadar çabuk geçiyor işte, hiç geçmeyen anlara inat.Zaman Dursun İstedim ile ilgili görsel sonucu

 

Parçalı anlatımı siz de kitabınızda kullanmışsınız. Bu sizin daha önceden kurguladığınız bir şey mi yoksa gerçekten her şey paramparça mı? (sorarken içimden güldüm)

Her ikisi de. Her şey paramparça mı yoksa biz mi parçaladık? İnsan zihni, yapısı gereği bir şeyi anlamlandırmak için onu parçalar. Esas bütünü görebilmek için. Hele ki söz konusu şey zaman gibi bir bütünse. Henüz ne olduğu bile tam olarak bilinemeyen bir şeyi kendimizce anlamlandırmak için parçalıyoruz, bu parçalara an diyoruz ve anları sayarak saatler, takvimler icat ediyoruz; olayları bu anlarla zaman çizelgesine yerleştiriyoruz. Dolayısıyla “günleri değil anları hatırlıyoruz” Zamanı tamamen hatırlayabilmek ve metne aktarabilmek mümkün değil belki ama onun parçalarını sıkı sıkı zihinde tutup bir kitapla bazı anları saklayabilmek. Belki…  Ben de zamanı ele alırken bazen parça bazen bütün olarak kurguya dâhil ettim. Çeşitli açılardan. Çeşitli acılardan. Kendimden katarak. Çünkü sadece zaman değil içim de p-a-r-a-m-p-a-r-ç-a. Ve her parça gibi bütüne, her kesret gibi vahdete hasret. Sahi… Kıyıya vurmuş bir damla olsan, karşında da çok güzel bir okyanus dursa ama arada onlarca değil kumlarca ışık yılı varsa… N’apardın?

 

Okuma yazma serüveninizde sizi en çok neler etkiledi ve bunlar yazdıklarınıza nasıl yansıdı?

Eskiden “bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti” sözünü çok marjinal ve abartılı bulurdum, büyük konuşmuşum, bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti. Valla. Şimdi ben de bir kişinin bütün hayatını değiştirecek ve “içinin donmuş denizlerine inecek bir balta” yazmanın derdindeyim. Durum kısaca böyle.

 

 

 

 

 

İbrahim Varelci, İzdiham için konuştu

İZDİHAM

 

 

 

 

İzdiham 39. sayı çıktı. “Benim içimde biri var. Ne ölüyor, ne sağ bırakıyor.” diyorsanız İzdiham’ı mutlaka okuyun.

İzdiham bu sayısıyla birlikte sinemadan müziğe, edebiyattan psikolojiye kadar birçok alanda farklı bir bakış açısıyla usta ve genç yazarları bir araya getiriyor.

İzdiham, sayıların peşinden değil iyi metinlerin peşinde koşmaya devam ediyor.
Dergimizin 39. Sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın