İbrahim Varelci, Mahçubiyetin Müthiş Yüzü

Yüzünüz kızarıyorsa hâlâ bir umut var demektir.

İnsan, mahcupken kırık iki bacağı üzerinde yürümek zorunda hissediyor kendini. Bu durumdayken müthiş bir acı hissediyor. Fiziksel acının da ötesinde bir acı bu. Çünkü insan, kalbinde çekingenlik hapsolmuşken, bazen konuşamaz olur. Derdini dile getiremez hale gelir, bu durum da yaşadığı ıstırabın baş döndürücü bir şekilde artmasına sebep olur. Ne hazindir ki bu hali sadece mahcubiyet duygusunu yaşayanlar hissedebilir. Dışardakiler bu durumdan habersizdir. Sizden kırık bacağınızla yürümenizi, hatta koşmanızı beklerler. Oysa siz, kendinizi paramparça hissedersiniz.

Mahcubiyet görmezden gelinir ve çoğunlukla da çiğnenir. Bu en çok da okul sıralarında başımıza gelir. Sorunun cevabını bilsek de sınıfta parmak kaldıramayan çocuklardık biz. Bilmek ve kendimizi anlatmak, çoğu zaman tuhaf bir mahcubiyet hissine sürükler insanı. Öğretmen sınıfta ismimizi söylediğinde yüzümüz kızarır, kalbimiz çarpmaya başlar, avuçlarımızın içi terler. Aslında böyle çocuklar, içlerine doğru büyürler. Mahcup insanların iç dünyası ile yaşadıkları dünya birbirinden çok farklıdır. Dış dünyada onları bekleyen birçok tehlike bulunur. Bunlardan en büyüğü de sürekli göz önünde bulunma zorunluluğu.

İnsan kendinden nereye kadar kaçabilir?

İnsan yalnızca başkasına karşı yaptığı kötülük yüzünden suçlu değildir, kendisine karşı işlediği suçtan ötürü de suçludur. Bu yüzden, yalnızken bile kendine karşı mahcup olabilen insan, gerçek masumiyet timsalidir. Kendini yargılayabilen insan başkasına kötülük yapmaktan kaçınır. Çünkü en büyük mahkeme insanın kendi vicdanıdır. Hem hâkim hem sanık olduğun o müthiş mahkeme.

Suçluluk hissi insanoğlunun en temel duygularından birisidir. Kierkegaard ve Heidegger’e göre suçlu olmak aynı zamanda sorumlu olmak anlamını da taşır. Gerçekte de öyle değil midir? Şimdilerde insanlar, suçunu kabule yanaşmıyor; dolayısıyla kimse mahcup olmuyor veya olmak istemiyor.

İnsan, yolunu kaybettiğini nasıl fark eder? Kendini suçlu hissetmeye başladığında ve bilincin çağrısıyla. “Varoluşsal suçluluğun” olumlu yapıcı bir gücü vardır. Gerektiği zaman kendini kınamak ve suçluluğun farkında olmak sıkıntıyı hafifletir. Çünkü insanın sıkıntıda olduğunu bilmemesi daha derin bir sıkıntı şeklidir. İnsan nasıl olur da gaflet içinde olduğunu bilmez. Her şeyin farkında olduğunu zanneden insan ne büyük bir yanılgı içindedir.

İnsan, kendine ancak utanma duygusuyla çeki düzen verebilir. Mahcubiyet, ruhun uysal bir yarasıdır. Bu yaranın insana verdiği yalnızlığa saygı duyulmalı ve onun sahip olduğu o his korunmalıdır. Mahcup insanlar kalabalığın ortasına atılmamalıdır. Çünkü onlar çekingen olur; çekingenlik de insanı gizlenmeye iter. Mahcup insanlar, başkalarının bakışları üzerlerinde olsun istemezler. Bir köşede yalnız oturmak onlara yeter de artar bile. Mahcubiyetin derin sessizliğini hisseden insanlar kimseyi mahcup etmek istemezler. Onlar, taltif edilmekten ziyade unutulmayı daha çok arzu ederler. Belki de mahcup insanlar, gerçek varlıklarını bu unutuluşa borçludur. Ancak başkalarının kederleriyle özdeşleşmeye ve onları dinlemeye açık olabilen insanlar mahcubiyet hissini taşırlar. Bunun dışındakilerin yaptıkları istemem yan cebime koy demekten başka bir şey değildir. Yerli yerinde olmayan ve abartılı mütevazılık kibirden ileri gelir.

Niçin siyasetçiler pek mahcup olmaz? Çünkü onları ne başarıları ne de hezimetleri mahcup eder. Ne yaşarlarsa yaşasınlar her zaman hayatlarına kaldıkları yerden devam edebilirler.

Mahcubiyet tedavi edilmesi gereken bir hastalık mıdır?

Birçoğumuz karşı cinsten biriyle konuşurken mahcup oluruz. Son zamanlarda bu durumun ne kadar değiştiğini fark edebiliyoruz. Utangaçlık azaldıkça âşıkla maşuk arasındaki fiziksel mesafenin kısaldığını ama duygusal bağın pamuk ipliğine tutunduğunu görmüyor muyuz? Biri gözünüzün içine baktığında gözlerinizi kaçırıyorsanız doğru yöndesiniz demektir. Marifet iltifata tabidir elbette ama taltif edilmekten hoşlanmayan insanlar da vardır. Onlar, kimsenin gözünü dikmediği makamlarda olmayı, kimsenin hedefinde olmayan mütevazı başarılara sahip olmayı daha insani bulurlar.

Bir grup insan size “iyi ki doğdun” şarkısını söylediğinde, müthiş bir mahcubiyet duygusunun içine düşersiniz. Bütün ilgiler sizin üzerinizdedir, hediyeler alıyorsunuzdur. İnsanlar, doğum günü kutlaması hazırlayarak eğlenmek için sizi bir süreliğine kiralamış gibi davranırlar. Gün aslında size aittir ama kendinizi başkalarının isteklerini yerine getirmek zorunda hissedersiniz. “Herkesin ilgisi bana yönelik olduğunda çok mahcup duruma düşüyorum.” diyen insanın samimiyetini çok sahicidir. Çünkü gerçek mahcubiyet sahibi insanlar sıklıkla “yanlış bir şey yapıyorum” hissiyle yaşar. Bu duygu onların peşini asla bırakmaz. Utangaçlık ve yüz kızarması, psikiyatri bilimince olumsuz bir durum olarak algılanır ve tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak tanımlanır. Hayatı ciddi anlamda sınırlayan aşırı utangaçlık, üstesinden gelinmesi gereken olumsuz bir davranıştır. Lakin insanların mahcubiyeti ellerinden kayıp giderse, ortalık fütursuz insanlar tarafından işgal edilecek ve her yerde mantar gibi türemeye devam edecekler. Asıl korkumuz budur.

 

 

 

 

İbrahim Varelci

İZDİHAM

 

 

 

 

 

izdiham dergi 42. sayı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın