Halil İbrahim Kuruçay, İnsan Tabutta Niçin Röveşata Atar?

“Mahsun hiçbir yere ait olmayandır ama aslında her yere ait olandır da.”

1990’lara kadar belirli kalıplar içinde filmler üreten yerli sinema, 1980 sonrası gelen ekonomik, politik ve kültürel değişimlerle birlikte varoluş krizine girmiş ve yön değiştirmeye başlamıştır. Fimlerde yeni temalar, yeni anlatım biçimleri ve farklı temsil biçimleri yönüyle Derviş Zaim’in Tabutta Rövaşata filmi bu bağlamda yenilikçi bir filmdir. Toplumsal hareketlilikten çok bireysel hareketlilik ön plandadır.

Film Rumelihisarı’nda yaşayan ve barınacak bir yeri olmayan Mahsun’un hayatını konu alır. Filmin senaryosu Ferhat Toka’nın 28 yıl boyunca sokaklardaki gerçek hayatından esinlenerek yazılmıştır. Mahsun’un yaşamaya çalıştığı Boğaziçi ve çevresi kış aylarında hava koşulları nedeniyle oldukça olumsuzdur. Tabutta Rövaşata, özellikle Yeşilçam filmlerinde görülen Boğaziçi imgesinin aksine tezat bir anlam ile çıkar seyircinin karşısına. Yeşilçam filmlerinde Boğaziçi şan, şöhret ve parayı temsil eder. Tabutta Rövaşata filminde ise yalnızlığı, fakirliği ve ölümü temsil eder. Mahsun’un en yakın arkadaşı olan Sarı’nın kalacak yeri olmamasından dolayı kayıkhanede kaldığı gece donarak ölmesi hiç şüphesiz ki en belirgin örneğidir.

TABUTTA RÖVAŞATA ile ilgili görsel sonucu

Mahsun’u tanımlayan en büyük özelliği yurtsuzluğudur. Hayatını idame ettirebilmesi için daima başkalarının desteğine ihtiyaç duyar.Bir balıkçı teknesi olan Reis en büyük destekçisidir. Mahsun, aidiyet, yurtluk, ve toplumsal kimlik gibi kavramlardan beslenmez. Ne devlet meseleleri ne de spor faaliyetleri ne de o dönemin siyasi temsili olan sağ – sol  gibi toplumsal olayları dert edinen bir karakter değildir. Çünkü bu toplumsal olaylar yeri yurdu ve kimliği olan yurttaşların derdidir. Herhangi bir kimliği ve aidiyeti olmayan Mahsun bu yurttaşlık haklarından mahrumdur. Onun hikayesi sadece onun hikayesidir. Mahsun hiçbir yere ait olmayandır ama aslında her yere ait olandır da. Yersiz yurtsuzluğunun bir sonucu olarak araba çalmasıyla etrafa nam salmışır. Bundan dolayı başı sürekli polisle derttedir.

Araba çalmak Mahsun için boğaz içinde kış aylarında soğuktan korunmak  için bir mekan ve şehri gezmek için bir araçtır. Mahsun’un ait olduğu bir ev, semt ya da mülkiyeti yoktur, bağımlı bir karakter değildir. Mahsun’un mekanla ilişkisini bir tür açık alana kapatılmış durum olarak tanımlayabiliriz. Asuman Suner’in ifadeleriyle “Paradoksal biçimde, içeri girme imkânı olmadığı gibi, dışarı çıkma imkânı da yoktur.” Mahsun Boğaziçi’nin ne içindedir ne de dışındadır. Bir döngü vardır Mahsun da çaldığı arabalar vasıtalarıyla ihtiyaçlarını giderir ve geri getirip aldığı yere bırakır. Bir nevi yaşadığı ortam açık hava hapishanesi haline gelmiştir.

Ä°lgili resim

Mahsun’un arabalar ile olan ilişkisi filmin politik tarafını da bir nevi gösterir bizlere. Arabanın gerek Türk sinemasında gerekse yabancı sinemada daha çok sahiplik, zenginlik ve kahramanlık unsuru olarak kullanıldığı açıktır. John Orr’un ifadesiylede “Otomobil modern karakteri tanımlayan sahiplenilen bir şey, benliğin ve bedenin mekanik bir uzantısı, gizemli özelliklerle donatılmış bir karakter, güç isteminin teknolojik biçimi” bu şekliyle alışılmış sinemada karşımıza çıkmaktadır. Burada vurgulanan sahip olmaktır, çalmak ve şöforlük yapmak bir eksiklik çeşididir. Mahsun bu sebepten dolayı aykırı ve eksik bir karakterdir.

Mahsun’un arabayla kurduğu ilişkiyi daha da iyi anlamak için Türk Sinemasındaki araba konulu filmlere bakmakta fayda vardır. Selvi Boylum Al Yazmalım filminde İlyas’ın kamyonetiyle kurmuş olduğu ilişkiyle Çiçek Abbas’ın minibüsüyle kurmuş olduğu ilişkiyi Marksist olarak değerlendire biliriz. John Orr’a göre arabaya sahip olmayanın yitirdiği erillik aynı zamanda kişiliğin yitirilmesine eş değerdir: “Erilliğin yitirilmesi kişiliğin yitirilmesidir.” İlyas kamyonu kaybettiği zaman kişiliğini de kaybeder, Asya onu tanıyamaz ve terk etme kararı alır. Mahsun ise bahsi geçen bu film karakterlerinin aksine araba ile herhangi bir mülkiyet ilişkisi içinde değildir .

Kişiliğinde değişme olmaz. Mahsun filmin başından beri topluma ve otoriteye uyum sağlamaz. Her defasında aynı süreçleri baştan yaşar. Kişilik özellikleri ve davranışları, toplumdaki ortalama insan profilinden farklıdır.  Asuman Suner’in ifadesiyle “Fazlasıyla kendine özgü, herhangi bir grubu doğrudan temsil etmeyen bir film kişisidir… Çoğu alt sınıf, marjinal, lümpen, erkek karakterlerin hiçbirine benzemez” der.

Büyük bir kısmı dış çekimlerden oluşan film de kent, güçlü görselliğiyle ön plandadır. Boğaziçi’nin kuşatıcılığı kadar korkutucu ve kasvetli oluşu da izleyicide etki uyandırır. İstanbul’un küreselleşmeyle birlikte kentin turistlerde cazibe uyandırması için girişilen faaliyetlerde dikkat çekici niteliktedir. Asuman Suner’ın ifadesiyle ; “Tarihi ve doğal güzelliklerini küresel pazara sunma telaşı” içindeki İstanbul, “küreselleşen dünyada kendine yer edinmeye çalışan bir kent” haline getirilmeye çalışılmaktadır. Filmde dünya kenti haline getirmeye çalışılan İstanbul’un tarihi dokusu pazarlamaya dönük bir müdahaleyle dekore edilir.

İran Cumhurbaşkanı tarafından Rumelihisarı’na koyulmak üzere Türk tarafına hediye edilen 50 adet tavuskuşu ve fon müziği olarak Mehter marşlarının çalınması müdahalenin bir parçasıdır. Rumelihisarı”na girişler artık ücretlidir ve mekan yabacı turistlerin zevklerine uygun hale getirilmiştir. Filmde bir grup resim çektiren japon turisttin arkasından usulca geçip giden Mahsun çekmektedir. Anlaşılmaktadır ki İstanbul’un tarihi dokusuna yapılan müdahaleler kapitalizmin doğrultusunda yapılmıştır. Mahsun gibi yurtsuzlar şehirde artık birer fazlalıktır. Asuman Suner’in bu bağlamda söylediği  “özne-mekân ilişkisi açısından fiziksel yakınlık hiçbir şey ifade etmez, mekânın yerlisi olan dışlanmakta, yabancısı olan içerilebilmektedir” ve Mahsun dışarıdaki hayata dâhil olamamış içine dönmüştür. Etrafıyla ve yaşadığı kentle sınırlı bir ilişkisi vardır, bağlantısız, aidiyetsiz, yersiz ve yurtsuzdur.

Artık Mahsun’un yapabilecek bir şeyi kalmamıştır artık açlıktan gözü döner ve hediye edilen ve  Rumelihisarı’nda bulunan tavus kuşlarından bir tanesini kesip yeme girişimi sonuçsuz kalır.  Sonucunda ise Mahsun’un yakalandığı ve ceza evine götürüldüğü televizyon haberlerinde duyurulur ve Reis’in de aralarında  bulunduğu kahvehane sakinlerinin  televizyona bakışı ile film biter. Haberi izleyenlerin yüzlerinde korku, endişe ve Mahsun için üzüntü ifadeleri taşımazlar, olayın acayipliğine şaşıran yüz ifadeleri vardır.

Ne demişti Mahsun : “Ama arkadaşlar iyidir.

Halil İbrahim Kuruçay

İZDİHAM

573 00

İzdiham 39. sayı çıktı. “Benim içimde biri var. Ne ölüyor, ne sağ bırakıyor.” diyorsanız İzdiham’ı mutlaka okuyun.

İzdiham bu sayısıyla birlikte sinemadan müziğe, edebiyattan psikolojiye kadar birçok alanda farklı bir bakış açısıyla usta ve genç yazarları bir araya getiriyor.

İzdiham, sayıların peşinden değil iyi metinlerin peşinde koşmaya devam ediyor.
Dergimizin 39. Sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın