Ahmet Can, Sistemi Çökertmek İsteyen Doktorun Kayışı Koparması

Harold L. Humes 1953 yılında Paris’te yayın hayatına başlayan üç aylık İngilizce yayın yapan ‘The Paris Review’ dergisinin kurucularından… Bu dergi o dönemlerde öyle popüler olmuş ki; bugün bile dünyanın en önemli yazarları olarak kabul edilen birçok isim, yazarları arasında.

‘Yolda’ isimli gezi anılarından oluşan kitabını bir tuvalet kağıdına yazan Jack Kerouac, ‘Godot’yu Beklerken’ kitabının yazarı Samuel Beckett, hırsızlık suçundan müebbet hapis yedikten sonra ünlü filozof Sartre’ın hükümete yazdığı dilekçeyle hapisten çıkarılan Jean Genet, dünyanın en ütopik romanlarının yazarı İtalio Calvino ve daha birçok ünlü yazarın yazısını yayınlamış bu dergi. Faulkner, Hemingway, Borges, Eliot, Nabokov gibi isimlerle röportajlar yapılmış. Bu dergiden neden bahsettiğime gelince… Derginin kurucusu Humes’in ‘Yeraltı Kenti’ ve ‘İnsanlar Ölür’ isimli o dönemde sükse yapmış iki kitabı var. İşte anlatacağım olay, bu önemli adamın hüzünlü hikayesi. 

Humes, P. Auster’in evinde de kalmış bir dönem. Kendi yaşam öyküsünü anlattığı kitapta Auster, bu iki kitabın büyük başarı kazandığını, ama sonra Humes’in birden ortadan kaybolduğunu söylüyor. Doktor lakabı olan Humes, iki kitabını yazdıktan sonra çok ciddi sıkıntılar çekmiş. Elektroşok tedavisi görmüş. Karısından ayrılmış. Birkaç kez akıl hastanesine düşmüş. 

Humes, Auster’e yazı yazmayı kendi isteğiyle değil, sağlık nedenlerinden ötürü bırakmak zorunda kaldığını söylemiş. Elektroşok tedavisinden sonra yazı kabiliyeti tamamen kaybolmuş. Bu yüzden de mesajını dünyaya sözlü olarak aktarması gerekiyormuş. 

Auster anlatıyor; ‘Cebinde on beş bin dolar varmış. Eğer finans ve kapitalizmin temel yapısıyla ilgili kuramları doğru çıkarsa o parayı Amerikan yönetimini al aşağı etmek için kullanabilecekmiş. Aslında olay çok basitti. Doktorun babası yeni ölmüş ve söz konusu parayı ona miras bırakmıştı. Dostumuz da bunu kendi keyfine harcamak yerine, başkalarına dağıtmak niyetindeydi. Paranın tamamını birden vermeyecek, herhangi bir kişiye ya da kuruma da aktarmayacak, ama herkese, dünyadaki bütün insanlara bölüştürüp dağıtacaktı. (…)

Böylece kendisini gelecekteki işbirlikçilerine tanıtacak ve tarihin en büyük ekonomik devrimini başlatacaktı. Para kullanım fikrine dinamit koyulduğunda insanlar sistemden kuşku duymaya başlayacak ve sistem çökecekti. Hiç tanımadığı insanlara dağıttığı elli dolar birer armağan değil, daha iyi bir dünya yaratmak için verilen savaşın birer silahı olacaktı. Yapacağı bu hovardalıkla, insanın aklını başına toplayıp, paranın zihinlerimizi bulandıran büyüsünü bozabileceğini göstermek istiyordu. Para verdiği herkese bunu hemen harcamasını söylüyordu. ‘Parayı harca, birilerine ver, dolaşıma sok ve parayı verdiğin insanlara sen de aynı şeyi yapmalarını söyle’ diyordu. Bir gecede tepki zinciri oluşacak; göz açıp kapayana kadar havada yığınla ellilikler uçuşacak ve sistemin çivisi çıkmaya başlayacaktı. (…) Bir yıl kadar sonra onu yine gördüm. Central Park’ın kuzey ucunun kesiştiği köşede duruyordu. Durumu kötüydü. Giysileri buruşuktu, kendisi kir pas içindeydi ve gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir yitik, boş bakış vardı. (…)Aradan yirmi beş yıl geçti. The New York Times’ın ölüm ilanları sayfasında ölüm haberini gördüm.’ 

Kıssadan hisse; doktor sistemin temeline dinamit koymak isterken kayışı koparmıştı. Ama geride, 70 yıl sonra bile hüzünle okunacak bir hikaye bırakmıştı. 

Not: Acaba doların bu kadar fırladığı bir dönemde bahse konu sistemi çok zengin biri uygular ve doktorun kehaneti gerçekleşir mi? Ne dersiniz?

 Hugo’ya küfreden çocuğu kışkırtıp bulmak 

Çocukluğu doksanlı yıllara denk gelen herkes bilir. Tolga Gariboğlu’nun sunduğu ‘Hugo’ isimli bir oyun programı vardı. Telefondan bağlanan çocuklar o programda Hugo ile telefonun tuşlarıyla oynuyorlardı. Bir gün canlı yayında çocuklardan birinin Hugo’ya ağır bir küfür ettiği iddia edildi. Aradan uzun yıllar geçti. Programda küfreden çocuk olayının perde arkası halen tam olarak aydınlanmadı. Gerçekten öyle bir küfür edildi mi? Ya da montaj mıydı? Bazen aklıma gelir ve beni gülümsetir. Küfür edilse ne, edilmese ne?.. Tamam, hiçbir şey değişmeyecek. Ama internette ‘Ben Hugo’ya küfreden çocuğum’ diyen onca yorum dolaşıyor. Hatta bazıları ‘Hayır, o kahraman benim’ diye video bile çekmiş. Yirmi beş yıl önceki küfrü üstlenmek isteyen bu kadar çılgın insanı görünce; ‘benim yalnız ve güzel ülkem’ adına olumsuz yönde heyecanlandım. Başka hangi ırka mensup insan topluluğu, aradan bunca yıl geçmesine rağmen edilen bir küfrü üstlenmek için bu kadar çaba gösterir? İnternet ortamında binlerce yorum yapar. Ve benim şu an yaptığım gibi bu konuyu köşesine taşır. 

Hadi benim sebebime gelelim. Şöyle bir canlandırın bakalım. Hugo’ya küfreden çocuk büyüdü. Bugün kırklı yaşlarda ve Türk mafyasının içinde. Ve aynı çocuk yine birilerine küfrediyor. O gün muhatap zavallı, savunmasız Hugo’ydu, bugün başka biri. Ama içindeki o isyankar çocuk ruhu halen küfrediyor. Ve bu yazıyı yazdığım için şimdi küfredeceği listeye yeni birini daha ekliyor. 

Süpürge sesiyle nutku tutulan bebeklere dair

YouTube’da bir elektrik süpürgesi sesi yüklenmiş. Peki ne işe yarar süpürge sesi? Bu sesin anne karnındaki sese benzediğini, uyumayan bebekleri uyuttuğunu iddia edenler var. Ve 15 milyonu aşkın kişi YouTube’a girip bu sesi çocuğuna dinletiyor. Muhtemelen sesi dinleyen bebeklerin içinde bazılarının, anne babasının bu tuhaf davranışı karşısında nutku tutuluyor ve ağlamayı kesiyor. Bir şehir efsanesine nasıl oluyor da 15 milyon kişi ciddi ciddi inanıyor? Bu işin şakası yok. Koronavirüs biter bitmez ilk uçakla uzak limanlara doğru akmak şart oldu. 

Ahmet Can

İZDİHAM

İzdiham'ın 46. Sayısı çıktı. Buradan ulaşabilirsiniz.

 ‘İzdiham, zor zamanlar geçirdiğimiz bu süreçte umutlu bir kapakla karşınıza geliyor. Birçok güzel kalemin bir araya geldiği 46. sayımızda birbirinden ilginç konular, fark etmediğimiz alanlarda kalem oynatan yazarlarımız size kıymetli vakitler geçirecek bir sayı hazırladılar.

Sorun Varsa Umut da Vardır.

Bir Cevap Yazın