Zeynep Delav, Bipolar*

ANEMNEZ FORMU:
Yağmurlu bir günde, dışarıdan yağmurun, içerden buharlaşan camın arkasından sanki buharını silince görecekmişim gibi, içinde annemin olduğu arabanın ardından bakan, babaannem sesimi duyacak diye de kısık sesle, korkup, inatla kazağımın kollarıyla buharı temizlerken içimden “Gitme anne,  n’olur gitme,” diyen, o günden beridir yağmura küs, her yağdığında şehirdeki bütün lacivert arabaların erimesini isteyen ben, bütün bunları düşününce de nefesimin tıkandığını hissedip pencereyi açıp nefes almaya çalışan, pencerelerle ve nefes alamamaya karşı, panik atak olduğumu söyleyen, her ayın on üçünde gittiğim psikologla hep iyi ilişkiler içinde oldum. Yaşım otuz beş, adım Hakan, sigara kullanmıyorum, şarap içerim arada.

****

-Size kendinizi iyi hissettiren bir şey yok mu? Uyku düzeniniz nasıl?

-Eskiden, yani ben çocukken, annem gittiğinde karşı dairedeki Behçet amca ölmüştü, Kuran okunuyordu, camdan baktığımda Kuran sesini duyuyordum, o günden sonra her Kuran sesi duyduğumda annem hep bir daha gitti, bir daha, bir daha.

Hatta bir ara babaannem bana Kuran öğretmeye çalıştı ama beceremedi “Öğren de biz ölünce okursun.” işi gücü kendini düşünmekti zaten. İşte o zamanlar dayanamadığım Kuran sesi şimdi bana iyi geliyor, iyi hissediyorum kendimi.

Uyku düzenim. Bazı günler iki saat uyuyorum, bazı günler ise sabahtan akşama kadar, değişiyor.

-Geçen geldiğinizde ailenizden birilerine annenizin neden gittiğini soracaktınız, sordunuz mu?

-Sormadım, soramadım daha doğrusu, ama ne yapmış olabilir derseniz, annemin gittiği gün, babam eve girer girmez annemi saçlarından tutup koridordan salona kadar sürükleyerek getirdi, tabi annem bağırınca bende ağlamaya başladım, O çok iyi idi ve hep beni en çok düşünen tek kişiydi, sabah uyanır uyanmaz, ayaklarım o soğuk muşambaya basmasın diye hemen çorap giydiren, çorabımın yanında ki desenlerden, gemilerden, hayvan resimlerinden hikâyeler uyduran, uykum açılsın diye durup durup öpen, sırtıma yeleği geçiren, sofrada ben doymadan kendisi yemeyen annemdi.

Onu öyle sürüklenir görünce ağlamanın yanında, altıma da kaçırmıştım. Babam anneme ilkin öyle bir tokat attı ki, annemin dudağı patlamıştı, patlamak da ne, koltuğun koluna sıçrayan kanı görünce annem ölecek zannettim.

Babam vurdukça, annem ayaklarına kapanıyordu, hani seni ittirene yalvardıkça pislik haline gelirsin ya, annem o durumdaydı, oldukça zavallı!

Babaannem, babamı tutmaya çalışıp “Dur oğlum, komşular duyacak!” diye söyleniyordu, derdi komşulardı, ulan annem ölüyor, kadının derdine bak.

Ne yapmıştı annem bilmiyorum, babamın onu döverken çıkardığı hırıltılı ses, annemin çığlıklarla ağlamaları hiç ipucu vermiyor bana, diyorum ki Hakan, annenin ne suçu vardı, orospu muydu, olsun annem o benim.
Annem gittikten bir kaç yıl sonra babam annemi bulmaya çalıştı, epeyce araştırdı, dayımlara gitti geldi, ama bulamadı. Başında nimet diye gezdirdiğin nedendir bilinmez, alıp seni ayaklar altında un ufak eder, soğuk terlerle baş edemeyince de ezip geçtiği nimeti, dayanamayıp ekmek yapıp tapınmaya başlar ya. Soğuk namlusu sürekli şakaklarda duran başa bela bir silahtır vicdan! İşte o silah babamın şakaklarından hiç inmedi, ama ne çare!
Babam aklı sıra, beni hafif bir kadından kurtardıysa da,-hani en kötüsü öyle ya- canımı söktü ama hiç haberi olmadı, kaç yıldır hayattayım, içim kuyu gibi ne istersen var dibinde. Paslanmış filkete, saman çöpü, kuş pisliği. Su boz bulanık, kuyu öyle derin ki, sesleniyorum sesimi bile geri vermiyor, hele yüzümü hiç göremiyorum.

-En büyük şikâyetiniz nefes alamamak, ta en başından bu şikâyetle gelmişsiniz ama şimdi?

-Evet, yağmur yağınca kilitleniyorum. İlk zamanlar annemin evden giderken saçından düşen tülbenti koklarken nefesim yerine geliyor sanırdım, o tülbent annemin saçlarının dibi gibi kokardı, öpmek için dibine girerken dişlerini gördüğüm an, memelerinin altı gibi. Ama zaman geçtikçe tülbentin kokusu geçince, annemin yokluğu ve özlemi iyice dadandı içime.

Ama son zamanlar çok neşeli olduğum zamanlarım oluyor, anlayamıyorum, hiç yorulmuyorum desem yeri, bütün şehri gezsem enerjim bitmeyecek gibi, kendime diyorum ki, aferin oğlum Hakan, ha şöyle, farz et ki denizin dibindesin, en altta keyif çatan bir denizatının midesinde oturmaktansa denizin en üstünde bir şeylere tutunup hem denizi gör, hem gökyüzünü. Sonra öğlenden sonra tam tersi külçe gibi oluyorum, ertesi sabaha kadar uyuyorum, bazen uzun zil seslerine uyanıyorum ama yetişemiyorum açmaya, hırsımdan ağlıyorum sonra, annem geliyor aklıma, gitsem şimdi dizlerinin dibine çöksem ağlasam, anlatsam, eteğini ıslatsam gözyaşlarımla, avuç içleriyle gözyaşlarımı silip sesi titreyerek “Ağlama Allah büyük” dese. Kesin böyle der.

Ben hiç oturduğumuz evden taşınmadım, olur ya annem beni bir gün bulmaya çalışır, bulamaz, arar diye, iyi ki de taşınmamışım.

-Buldunuz mu peki?

-Bir gün vestiyerin önünde saçlarımı tararken, aşağı katın zili çaldı, tak tak ayak sesi, aşağıdaki kadına sordu bir kadın sesi “Hakan’a bakmıştım ama burada mı hâlâ?”

O an nasıl aşağı indim anlatamam, nedendir bilmem, sesi annemin sesine benzettim, ama o değildi, kardeşinin kızı Meryem, benim dayıkızı yani. Annemin hasta olduğunu, diğer evlendiği kocasından olan çocuğunun şehir dışında okuduğunu, kocasının öldüğünü, annemin ise artık evdeki kimseyi tanımadığını söyledi; kısacası baş belası olmuştu onlara belli, olmasa taa Çorum’dan kalkıp da gelmezdi.

Gittim, annem beni yabancı bir erkek sanıp başına örtü aldı. Sarıldım, “Anne, lütfen hatırla, bir kere oğlum de, şu hiçbir yere sığdıramadığım başımı kucağına al,” dedim ama baktı bana boşluğa bakarcasına, sadece Hakan ismini duyunca “Hakan, camı yumrukluyordu, camı,” dedi, sonra sustu.

Aldım eve getirdim onu, birçok kere uyanamayıp altını değişemeyip, tıpkı bir çocuk gibi yara etsem de, şimdi biz onunla bazen komşu, bazen bakkalın çırağı, bazen sütçü olarak yaşıyoruz.

Hakan, sadece camı yumruklayıp annesine sesini duyuramayan oğlan olarak kaldı, benim de eskiden kalma bir “oğlum” sözü hep çınlattı kulaklarımı.

-Neler olmuş siz gelmeyeli!

-Evet, küvözde yaşasam bile, onunla yeniden doğdum, derin bir nefes alamıyoruz belki, o da iyi değil ben de ama yüzünü ezberliyorum ya, kaşını, gözlerini. Bazen iyi tarafına rastlayınca sarılıyor bana, altına kaçırsa da aynı kokuyor yine, gittiğinde saçlarının dipleri nasıl kokuyorsa öyle.

*BİPOLAR: Manik-depresif hastalık olarak da bilinen bipolar (iki uçlu) bozukluk, nüfusun %1-2’sini etkileyen ciddi bir duygu durum bozukluğudur. Bu durum ‘bipolar’ bozukluk olarak adlandırılmaktadır çünkü kişinin duygu durumu, maniden (taşkınlık) depresyona (çökkünlük) aşırı ‘iki uç’ arasında değişebilmektedir. Manik atak (epizod) sırasında, kişi aşırı mutlu ya da iritabl olurken, depresif atak sırasında son derece üzgün ve umutsuz hisseder. Epizodlar arasında kişinin duygu durumu normal olabilir. Duygu durumdaki bu değişimler ya da ‘duygu durum dalgalanmaları’ saatler, günler, haftalar ya da aylarca sürebilir. Sağlıklı kişilerdeki normal ‘iniş ve çıkışların’ tersine, bu duygu durum dalgalanmaları şiddetli ve yaşamı tehdit edici olabilir ve normal, sağlıklı işlevselliği engelleyebilir.

Zeynep Delav
İZDİHAM

İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: