Yunus Meşe, Küçük Paris Fena Öksürüyor’u değerlendirdi

Dedalus Kitap’tan, Sedat Demir’den, kitap kapağından söz edelim önce. Sonrasında isimlerin, anlatıcının anlamsız kaldığı bir dünyanın içinde kaybolalım birlikte.

Yazmak bir oyundur her şeyden önce. Ama bu oyun çağları, dünyanın geleceğini değiştirebilecek kadar da ciddidir. İnsan yazıyı icat ettikten sonra hep geliştirmek için uğraşmıştır. Yazıyı geliştirmiş, yazıyı geliştirdikçe de kendisi gelişmiştir. Ve günümüze büyük bir yazın mirası kalmıştır. Günümüz edebiyatçıları da bu yazın mirasını sonraya daha büyük, daha güçlü bir şekilde taşımak için uğraşmaktadır. Bu gelişimi sağlamak için yayınevleri çok zor ve büyük bir görev üstlenmektedir.

Görev şudur: İyi eserleri okuyucuyla buluşturmak. Bütün yayınevleri için aynı şeyi söyleyemeyeceğiz elbette. Dedalus yayınları kurulduğu 2011 yılından bu yıla kadar ciddi çalışma çizgisinden ve hedeflerinden taviz vermeyerek yerli ve yabancı pek çok nitelikli eseri okuyucuyla buluşturdu ve buluşturmaya devam ediyor. Dilimize daha önce hiç çevrilmemiş hazineleri okuma imkânını sağlıyor Dedalus yayınları. Dedalus Kitap ekibine teşekkür ederek  “küçük paris fena öksürüyor” kitap kapağı ile devam etmek istiyorum.

Kitap kapakları metin ve okuyucu arasında köprü işlevi görmektedir. Kötü tasarlanmış kitap kapaklarının ve kötü seçilmiş kitap isimlerinin iyi metinleri kitap kalabalığı arasına gömdüğünü ve metinlerin harcandığını biliyoruz. Dedalus Kitap, kitap kapakları tasarımı konusunda yayımlanan her kitapta seviyeyi biraz daha yükseltiyor. Böylece eserin de hakkını vermiş oluyorlar. “ küçük paris fena öksürüyor”  bir ilk kitap. Ama kitaba baktığımızda ilk kitap acemiliklerini görmüyoruz. Kitabın, ilk kitap kusurlarından arınmış olmasını Sedat Demir’in yayıncılık geçmişine bağlayabiliriz.

Kitabın yayına hazırlanma sürecinde ciddi bir ekip rol almış. Kitabın yayın danışmanlığını Selahattin Özpalabıyıklar yapmış.  Kitap editörleri Necip Tosun ve Güray Süngü. Kitabı yayına Hasibe Çerko ve Cem Yavuz hazırlamış. Kitabın teknik ve editöryel başarısını yazarın, dil ve anlatım başarısı tamamlıyor. Ve her yönüyle iyi bir kitap sunuluyor okuyucuya. Kapakta kullanılan görsel çarpıcı ve kitaptaki hikâyelerden izler taşıyor. Kitabı elinize aldığınızda daha kapağını kaldırmadan yazarın anlatı dünyasına taşınmış oluyorsunuz böylelikle.

Kitap özeline gelecek olursak, kitabı okumayanlar için büyüsü kaçmasın diye içeriğe çok fazla kapı aralamayı düşünmüyorum. Öykümüzün bir canlılık ve zenginlik yaşadığı muhakkak. Her geçen gün öykünün sınırlarını zorlayan, öykümüze yeni bir soluk kazandırmaya çalışan isimlerle karşılaşıyoruz. Gerçekçi, toplumcu, bireysel, gerçeküstü, fantastik… Her türden öykü yazılıyor ve bu öyküler edebiyat dergilerinde kendilerine yer buluyorlar. Küçük paris fena öksürüyor öykümüzün bu canlılık ve zenginlik halinin bir kesiti gibi duruyor. Geleneksel hikâye ile modern öykünün harmanlandığı, kurmacanın okuru diri tuttuğu, anlatıcının ve isimlerin geri planda olup anlatılanın ve nasıl anlatıldığının ön plana çıkartıldığı bu kitap bir anlatı zenginliği. Yazar oyun oynamayı seviyor. Postmodern anlatının imkânlarını yerinde ve doğru bir şekilde kullanarak kendisini metinde hissettirip çekerken okuyucuyu da metne dâhil ediyor.

Kitap genelinde insanın “anlatıcı olma” misyonunu belirgin bir şekilde görüyoruz. Yazar bir röportajında ‘anlatıcı’ olduğunu vurguluyor tekrar ve tekrar. Yazar anlatıcı olma misyonunun farkında olarak kitap boyunca, anlatacaklarını öksürüyor. Bu öksürme durumu yazarın cümle kurma biçimini de belirlemiş; ya da yazarın kurduğu kesik, kırılgan cümleler kitabın ismine ilham olmuş. Her iki durumda da kitap isminin ne kadar doğru seçildiğini de görüyoruz. Temelde üç kadının hikâyesi etrafında oluşuyor kitap. Üç ayrı hikâye gibi görünse de kitabın bir bütünlüğü var. Mekân seçimi bu bütünlüğü sağlamada önemli bir avantaj sağlamış yazara.

Ne kadar kurgu, biçimsel yapı, anlatıcı olma desek de yazar, kitabında içinde bulunduğun toplumun sorunlarına gönderme yapmayı da ihmal etmiyor. “Anlatmak” olayını temel aldığı hikâyelerinde yazar kendisini ve okuru hikâyenin peşinde koşturarak yolun sonunda bir yenilgiye toslatıyor. Üç ayrı hikâyede üç ayrı karakter, yenik düşüp kayboluyorlar. Bize üç hikâye ve öksüren bir Paris kalıyor.

Kitabın tek kusuru parçalı yapısı diyebiliriz. Fakat yazar, kitaptaki üç hikâyeyi ortak bir tema etrafında benzer anlatım tekniklerini kullanarak kuruyor ve böylece kitabın zayıf sayılabilecek bu yönünü de kapatmış oluyor. İlk kitaplar yazarın sonrası için önemli ipuçları taşır. Şimdi birlikte bekleyip Sedat Demir’in sonrasında nasıl bir yol izleyeceğini, “küçük Paris fena öksürüyor” kitabının üzerine çıkıp çıkamayacağını görelim.

Bitirmeden, konumuzdan bağımsız olarak, yazarın sorduğu bir soruyu sizlere sormak istiyorum:

Neden Güzel Sanatlar Fakültesi’nde değildir? Çirkin midir edebiyat?

 

Yunus Meşe değerlendirdi. 

İZDİHAM

İzdiham Dergisi 32. Sayısında birbirinden güzel yazılar, şiirler, çıldırmalar, öyküler ve denemelerle okuyucusuyla buluşuyor. Kapakta viyolonsel çalan Vedran Smailovic.  Bosna yerle bir edilirken her enkaza smokinini giyerek ağıt yakan Vedran’ın iç burkan hikayesini okuyacaksınız. Arka kapakta ise saçlarını üfleyince tarak uzattığımız Naim Süleymanoğlu. İzdiham, unutulmaz bir sayı daha sunuyor. İzdiham Dergisi 32. Sayısına Buradan Ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın