Yunus Meşe, Cinayet Sözleşmesi

Anarşist olmaya gidiyordum
Memur oldum.”

Gözlerim, ellerim kadar soğuktu karşımdaki  bilgisayarın  beyaz  yüzüne dökülmüş kırmızı cansız ve küçük harfli cümlelere bakarken

Öğretmen olduğumu söylüyorlar, beni tebrik ediyor ve mesleğimde başarılı olacağımdan emin olduklarını dile getiriyorlardı.  Birkaç masa ötede aynı ekrana bakan başka insanlar vardı ve çığlıklar atıp bulundukları yerde zıplayıp duruyorlardı. Bu muydu? Olması gereken bu muydu?  Bütün bir yıl bu yazıyı görmek için mi çalışmıştım? Daha geriye gidersek on altı yıl boyunca devlet denilen sistemin güdümlü ikna odaları olan okullarının ahşap sıralarında bunun için mi ölüp gitmiştim? Ekranı kapatıp sessizce kalktım masadan. Hesabı ödeyip dışarı çıktım. Şehir yine aynı şehirdi. Aynı sokaklar aynı kaldırımlar. İnsanların ayaklarından başlayıp vücutlarına yayılan ve en son yüzlerine gömülen telaş yine aynı telaş. Değişmesi gerekenin ne olduğunu algılayamıyordum. Gözüme öylesine değip kaybolan anlamsız görüntüler gibiydi vitrin camları, otobüs durakları ,dolmuşlar. Köye gidecek olan dolmuşun en arka koltuklarından sağda dipte kalan koltuğa  oturdum. Dolmuşun kalabalık olacağını tahmin ediyordum. Bana bakılmasın soru sorulmasın istiyordum. Çok dua ettim   yolculuk süresince tanıdık bir yüzle karşılaşmamak için. Şu sıra her şey benim dışımda olup bitmeliydi ben bu yarayı söküp üzerimden atana kadar. Eve vardığımda soğuk bir yüz ve sesle söyledim sonucu. Aile fertleri sevinçten ne yapacaklarını bilemez bir halde sağa sola seğirtip dururken Annem öylece durmuş bana bakıyordu. Ayakkabılarımın ve yaramın farkındaydı. Yüzümü hiç görmeyen babamınsa umurunda dahi değildim. O yine kendi dünyasında iki parmağının arasından tespih taneleri devirmekle meşguldü.

Benim mi Allah’ım bu döner koltuk?

O sabah kurumumda bana tahsis edilmiş fakat hiçbir şekilde öğrencilik yıllarımda kullandığım bir ayağı sürekli düşen ahşap masamın samimiyetini vermeyen yuvarlak masada ve patron koltuğunda otururken bir şeyi anlamaya çalışıyordum: çocukluğumuz nerede biter,nerede başlar olgunluk?

Üzerime sinmiş  öğrencilik ve çocukluk kokusundan kurtulamadan boynumu sıkıştıran bir kravat ve her sabah aynanın karşısında tıraş bıçakları ile savaşan bir yüzle yürümeye başladım ve diğer telaşlarım da benimleydi

“Odanın kapısını kilitle
Ütünün fişi prizde kalmasın
Musluklar açık kalmasın
Pencereleri  kontrol et
Akşama yemek yok vesaire.”

Benim mi Allah’ım bu şapkasız baş?

Bilgisayarımın arka plan resmi yaptığım fotoğrafıma bakıyorum.

Omuzlarıma kadar dökülen kırıkları alınmamış siyah dalgalı saç, bu saçların üzerinde kendine yer edinmiş ve yıllardır ora duran şapka,parmaklarımı işgal eden siyah taşlı işlemeli gümüş yüzükler, şiire karışık siyah kıvır sakallar. Dalgın afili bir söyleyişle “efkarlı “ bakan bir çift siyah göz.

Sonra masamın üzerine bir sendikanın hediyesi olarak bırakılmış saatin yüzeyindeki yansımama takılıyor gözlerim. Orada annemin yıllardır görmek istediği biri duruyor.

Orada annemin zaferi.

Nihayet diyor ilk gördüğünde, nihayet şimdi adam oldun.

Bu kamburu  sırtımın ortasına koyan kim?

Masamdan kalkıp çay ocağına doğru giderken hayatı yine şiire karışık görüyorum.Fakat bir kavgaya habersiz ,hazırlıksız yakalanmış gibiyim. Sağlam bir sol kroşe yemişim afallıyorum. Böyle zamanlarda sol elimin parmakları sağ elimin şehadet parmağına taktığım yüzüğe uzanır. Uzanıyorum beni karşılayan tuhaf büyük bir boşluk.

Bir uçurumun başka bir uçurumda boğulması parmaklarım.
Nasıl olduğunu hatırlamıyorum sigarayı bırakmışım. Bırakmamış olsam mesai falan dinlemez çıkar bir sigara yakar derin nefesler alıp içime gömülen bu kör acıyı atmaya çalışırdım. Hiçbir şey yapamadım. İçimde çoğalan zehirli sözler,kenetli dudaklarımdan sızıp ayak uçlarıma yığılıp ölürken ve bu ağır sözler ölü yığınlar oluştururken gördüm.

“ İnsan bir şeyi bağıra çağıra söylemek istediği an dudaklarını kanatarak susuyorsa olgunlaşmıştır.”

Çayımı alıp döner koltuğa oturdum hiçbir şey olmamış, her şey yolundaymış gibi mesainin bitimini beklemeye başladım arkadaşların sorularına cevap verdim seviyesiz şakalarına onlarla birlikte güldüm. kötü demlenmiş devlet dairesi çayı içtim. O sorunun gelip yakama yapışması ilk kez bu kadar uzun sürüyordu.

Peki ne olacak şimdi?

Mesai bitimi kravatımı gevşettim deri çantamı sol elime aldım kiralık fakir daireme doğru yürümeye başladım. İlk iş günü kurum müdürünün uzattığı belgeleri imzalayarak zaten cinayet sözleşmesini imzalamıştım. Anahtarı yuvasına oturtarak iki kez sola doğru çevirdim ve kapıyı açtım. Kapının arkasında beni ayakkabılarım bekliyordu. Bir an durdum sağ elimle kısa kesilmiş saçlarımı karıştırdım sonra büyük bir hızla ayakkabıları alıp balkona koştum ve aşağı attım. Ayakkabılarımın kaldırıma değerken çıkardıkları tok sesler kulaklarıma ulaşınca balkon kapısını kapatıp odama döndüm .

“KAHROLSUN AYAKKABILAR
YAŞASIN TAM BAĞIMSIZ KİBİRLİ TERLİKLER!”

Yunus Meşe
İZDİHAM

“Biz yazılıya çalışmıştık, hayat bizi sözlü yaptı.” İzdiham Dergisi’nin 30 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye. İzdiham Dergisi'nin 30. Sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın