Yumuşak Ge Dergisi

Yumuşak Ge (ğ) Dergisi çıktı. Şiirler ve öyküler.. Dergide yer alan Banu Kaba’nın bir öyküsünü sunuyoruz sizlere.

Aykut Ertuğrul’un hamallığını yaptığı dergide yeni isimlere de rastlıyorsunuz. Banu Kaba’nın dergide yer alan öyküsü aşağıda.

 

BORÇLU SELİM

Borçlar Kanunu, Madde 101- Muaccel (eceli gelmiş) bir borcun borçlusu, alacaklının ihtarıyla, mütemerrit olur.

Ayşe, uslu çocuk masumiyetiyle bir de can alıcı kelimeler seçme gereğinin sıkıntısıyla son darbeyi kahvaltı masasına indirdi.

—Kocacığım ama… İsmail sıkıştırmıyor nasıl olsa. Hazır kış gelmeden evi badana boya yapmak gerek. –hafif dalgalı bir tebessümle- aklıselim ol biraz. Utanıyorum konu komşudan vallahi.

Selim itiraz kuvvetlerini geri çekti, kaşlarını göz kuyularına dek indirdi. Son günlerde iyice büyüyen çıbanını kaşımak için sırtını sandalyeye sürttü.

—Tamam be kadın! Sen evden çıkma, bugün ustaları alır gelirim. Şu oğlanı toparla da çıkalım artık. Süsü püsü bitmedi yarım saattir.

Kadın sevinçli çığlığını kursağında tutarak bağırdı;

—Süleymaaaaaaan! Hadi evladım, okula geç kalacaksın.

Süleyman ve babası, bol öpücükler, tembihler ve kucaklaşmalarla evden uğurlandı. Selim çıkmadan oğlunun bağrı açık okul gömleğine, özenle yapılmış parlak saçlarına inceden göz süzdü. Elini omzuna koydu;

—Oğlum Süleyman… Süleyman babasından önce davrandı;

—Baba servis geldi; hadi akşama görüşürüz, diyerek alelacele camın ardından boş boş dışarıyı izleyen yaşıtlarının doldurduğu minibüse atladı.

Selim de hayıflanarak kasap dükkânına yollandı. Yürürken kafasından geçen para hesaplarıyla adımlarını şaşırmıyor değildi. Bugün gelecek parti mal en az beş yüz lira, badana boya bin beş yüz tutsa elindeki para ancak denkleşirdi. İsmail’e olan borç da iki bin lira. Yine bir dahaki aya kaldı İsmail’in parası. Nasıl olsa eski ahbabım, idare etsin canım, şurada bir daha ki aya ne kaldı, derken kasap dükkânına varmıştı.

Samimi bir bismillah ile kepenkleri kaldırırken karşıda berber dükkanının önüne çıkan İsmail’in sesi duyuldu;

—Er idin meydana geldin, bizi intizardan kurtaracağını mı sandın Ey Selim?

”Selim alışkanlıkla kaşlarını çatarak, başını çevirmeden;

—Davetine icabet edip uzun yolları kat ettim amma meydanlarda görünmedin. Seni korkutmayalım diye askerlerin kırk binini geride bıraktım Ey İsmail.

Gülüştüler.

Tezgâhın arkasına geçti. Ortaokulda oynadıkları piyesi zihninden devam ettirerek bonfileleri ön sıraya dizmeye başladı. İsmail’i mat etti, savaşları kazandı. Yeni parti eti aldı. Babasının doldurduğu devlet hazinesini et ürünleriyle doldurdu. Ustaları aradı, fiyat almak için eve gelmelerini salık verdi. Yeni düzen-intizam fermanları yazdı. Padişah ihtimamıyla butları, kanatları, göğüsleri dolaba yerleştirdi. İsmail uğradı, çok değerli bir hoca akşama doğru gelecek, dergâhta ol kesin, dedi. Ustalarla olan işi söylemedi Selim, vakit bulursam gelirim dedi.

Öğleden sonra Ayşe’nin şehvetli sesi telefondaydı. Yeni bir şey alınacaksa, tatile gidilecekse yahut benzer bir değişiklik yapılacaksa bu kadın akıl almaz derecede değişir, etrafa gülücükler saçan meleğe dönüşürdü. Selim eve yollandı. Ayşe ve ustaların ısrarlarına dayanamayıp kartonpiyer yapılmasını, fazladan beş yüz lira daha harcamayı kabul etti. Zevk-i Selim’di ne de olsa.

Dükkâna geri döndü, gelen müşterilere satışların iyi gitmediğinden, etin pahalılığından, enflasyondan dem vurdu. Mahallenin bahçeli villalarından gelen hizmetlilere kilo kilo taze et, bonfile, kanat verdi. Memur kısmına yarım kilo, gariban işçi kısmına iki yüz elli gram kıyma, kuşbaşı sardı. Akşama doğru İsmail kapıda belirdi.

İsmail’in zoruyla dükkânı kapattı. Yol boyunca Hoca Efendinin ilminden, faziletinden bahsederek dergaha geldiler. İçerde Hoca efendinin etrafında toplanmış edep timsali kalabalığa göz gerdirdi Selim. Esnaf arkadaşları, burada bambaşka bir kimliğe bürünmüş gibiydi. Gerek yaş, gerek itibar nedeniyle mahallede saygınlığı olan İsmail ve Selim’e yer açıldı. Hoca efendiye yakın bir sedire oturtuldular.

Hoca etkileyici hitabıyla, gönülden ibadetin makbullüğünden bahsediyordu. Bir yandan da esnafın kafasına takılan soruları cevaplıyordu. Selim kartonpiyerleri düşünüyordu. Mutfağa yaptırmak gereksiz diyordu içinden. Hoca, sorularla ilgili ayetleri Arapça okuyor, ardından Türkçe mealleriyle gönülleri aydınlatıyordu. Selim, Ayşe’nin yatak odasına mor diye tutturmasına sinirleniyordu. Ve hocanın kalbi selim dediği duyuldu. Selim irkildi. Gözler isim benzerliğinden olacak Selim’e çevrildi.

İsmail beklenmeyen bir çeviklikle lafa karıştı.

—Peki, hocam kalbi selim birinin borcu varsa ne yapmalıdır, diye ağır bir darbe indirdi. Selim omuzlarını dikleştirdi. Sedire yapıştı, ezdikçe çıbanından akan ılık irin hararetini artıyordu. Karşı taarruza geçmenin vaktiydi ki hoca gür sesiyle izahata başladı:

—Bir âdemoğlu borçluysa yapması gereken ilk iş borcunu vaktiyle ödemeye niyetli olmasıdır. Kalbi Selim burada devreye girer İsmail Efendi. Ödeyecek durumunuz olmasa bile, vicdani rahatsızlığınız, Allah’ın işinizi kolaylaştıracağına olan inancınız, borcun vaktiyle ödenmesine en büyük vesiledir.

Selim alnında biriken terleri hızlı bir kol hareketiyle kazağına yedirdi. Kursağında kalan nefesini güç bela dışarı bıraktı. Kuruyan boğazını bardağın dibinde kalan soğumuş çayla ıslattı. İsmail, gene yaptın yapacağını, şah idin ya bir daha sana itimat edersem matların âlâsına varayım, dedi. Yetmedi, ‘eşşek herif’ diye içinden kalayı bastı. Selim’in kalbi ortama daha fazla dayanamadı. Yarım ağızla ‘hayırlı akşamlar’ deyip hocanın huzurundan ayrıldı.

Eve doğru yürürken, Şah İsmail’le kapışmalarında kazananın her daim Yavuz Sultan Selim olduğunu düşünerek kendini rahatlatmaya çalıştı. Hanımı, yüzüne büyük gelen bir gülümsemeyle kapıyı açtı. Selim televizyonun karşısında duran tekli koltuğuna yığıldı. Ayşe mutfağa koşup oradan özenle hazırladığı yemeği, oğlanın arkadaşlarıyla sinemada olduğunu, gelince azarlamamasını, annesi olarak izin verdiğini, bu kadar hakkı olduğunu, bu sefer dolmayı dibine tutturmadığını, padişahlara yaraşır sofranın neredeyse hazır olduğunu anlatıyordu.

Selim’in çıtı çıkmıyordu. Tadilat işinden vazgeçtiğini yemekten sonra açmaya karar vermişti. Ayşe tok karnına daha az sinirlenmezdi ya en azından kendisi aç uyumamış olurdu. Masa hazırdı. Süleyman içeri girdi. Ağı neredeyse diz kapaklarına varan kot pantolonu, kenarından asılan zinciri, en az yarım kilo jöleyle dikleştirilmiş saçları ve sayısı ikiye çıkmış olan küpeyi görünce Selim kendini tutamadı, dur bakayım sen, dedi.

Ayşe salona koştu. Önlüğüne ellerini kurularken yaklaşan tehlikenin farkındaydı. Gözleri açılmış Selim’e itirazla başını salladığını fark ettirmeye çalışıyordu. Konuyu dağıtacağını düşünerek;

—Bizim oda mor olmasın Selim, haklısın lila daha hoş durur, dedi.

Selim gürledi;

—Renk seçmene gerek kalmadı hanım, badana işini seneye erteledim.

Ayşe beklemediği bu çıkış karşısında afalladı. Yarım bir çığlıktan sonrasını getiremedi.

Süleyman odasına yöneldi. Selim durmadı;

—Ulan hergele bu kıyafet ne böyle? Sen böyle giyinirsen anan ne giysin!

Süleyman üstüne alınmamıştı, yürümeye devam etti.

Hızını alamayan Selim ardından yürüyecekti ki Ayşe kısa bir Yeşilçam baygınlığıyla hadiseyi oldubittiye getirdi.

Çok geçmeden ortalık yatıştı. Süleyman bön, Ayşe şişmiş, Selim pişman gözlerle masaya oturdular. Kavga yüzünden dibine tutan dolmayı sessiz sedasız yediler. Süleyman ders bahanesiyle odasına, Ayşe bulaşık yıkamak için mutfağa, Selim ise, bari spor haberlerini kaçırmayayım diyerek oturma odasına çekildi.

Her akşam bu koltukta fetihler yapan, devlet hazinesini altına boğan bir padişah ihtişamıyla oturan Selim bu akşam ufalmıştı. Ailesini mi darıltsın, İsmail’in karşısında boynunu mu büksün karar veremiyordu. Çocukken heybetini kıskandığı babası olsa ne yapardı, Padişah Selim olsa hangisini seçerdi diye aklını zorluyordu. Badana boya olmazsa karısı haftalarca husumet ederdi. İsmail’in karşısında madara olmak ise her şeyden beterdi. Ne olursa olsun gururu ağır basıyordu. Sırtındaki çıbanı koltuğa sürterek kaşımaya başladı.

Ah Selim! Sen ki kendini yıllarca; koca Bayezid’i karşısına alan, kardeşini taht mücadelesinde boğduran, dünyayı parmağında oynatan gözü kara Sultan Selim’le bir tuttun. Sinsi İsmail’le aşık attın, beş para etmez deyip yanından defetmedin. Ah Selim, sana daha ne denir! Şimdi çomar gibi sürtün dur bulduğun yere, diye söylenerek koltuğun hemen yanındaki raftan Osmanlı Tarihi’ni çıkardı. Yavuz Sultan Selim bölümünü açtı. Bir süre Yavuz’un küpeli resmini seyre daldı. Çocukluğu, şehzadeliği, tahta çıkışı, seferlerini atlayıp ölümüne geldi.

‘’Yavuz Sultan Selim 2 Şaban 926/Ağustos 1520’de Batı seferine başlamak üzere yola çıktığında sırtında henüz baş vermiş olan çıbanı musahibi Hasan Can’a göstermiştir. Yavuz Sultan Selim çıbanı sıkmasını istemiş fakat Hasan Can; ‘’Padişah’ım büyük bir çıbandır, henüz hamdır, zorlamak caiz değildir, bir münasip merhem koyalım.’’ demiştir. Bunun üzerine ise Sultan Selim; ‘’Biz Çelebi değiliz ki bir çıban için cerrahlara müracaat edelim.’’ Cevabını vermiştir. O geceyi ızdırap içinde geçiren Hünkâr, ertesi gün hamamda çıbanı ezdirerek zedeletmiştir. 8 Şevval 926/21 Eylül 1520’de Yavuz Sultan Selim Batı seferi sırasında bu çıban yüzünden karargâhta vefat etmiştir.’’

Mutfakta üst üste kırılan tabak ve bardakların sesini duyunca kitabı kapattı. Yerine koydu, mutfağa doğru seslendi:

— Ayşe, boş ver bulaşığı. Gel şu çıbanı sık bir daha!

 

Hikaye: Banu Kaba
İzdiham

 

 

 

 

izdiham-26-sayi

İzdiham 26. Sayı

İzdiham dergisi 26. Sayısında hiçbir yerde bulamayacağınız çok özel çalışmalar yer alıyor. Edebiyatla gençleri ve hayatı birbirine dost yapan İzdiham’ın bu sayısında Gökhan Özcan, Ercan Kesal, Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Baki Ayhan T., Murat Kapkıner, Güray Süngü, Zeliha Yurdaer, Onur Bayrak, Dilek Kartal, Yağız Gönüler, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, İbrahim Varelci Süleyman Unutmaz, Ferhat Toka, Selman Urluca, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Özer Turan, Çağatay Hakan Gürkan, Seda Bilici, Feyza Özcan, Beyazıt Bestami, Halil Kurbetoğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Mustafa Toprak, Öner Buçukcu, Fahrettin Dede, Dinçer Ateş, Turgay Bakırtaş ve Bülent Parlak gibi nitelikli eserler veren edebiyatçılar ile genç ve umut vaad eden isimler yer alıyor. İzdiham Maarif Takvimi, Lügatlere Güncelleme, Bulgarlar Ne Okuyor? Adlı çalışmanın yanı sıra bir de taziye ilanı yer alıyor. Dengenizi Kaybettiniz, başınız sağolsun. İzdiham’ı bir solukta okunacak bir sayıyla karşınızda. İzdiham dergisinin 26. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: