Yasin Kara, Hüzün Yoklaması

Önümde yuvarlanıp giden sarı-mavi, süt-beyaz bilyelerimin ardından koştururken vakit öyle hızlı geçmiş ki;
Büyümüşüm… Büyümüşsün… Büyüymüşsün…

‘Sur Kent’in lacivert kuytularında oturup sevdiklerimi, çocukluğumu, yaralarımı bir bir geçiriyorum gönül tünelimden. Henüz dilini, çıkmaz sokaklarını bilmediğim ama kalbinin sınır kapısından içeri ömrümün geçtiği yerlerde tanıştığım çocukların selamıyla girdiğim bir ülkenin eksik mevsimleri karşılıyor ırak yollardan getirdiğim gözlerimi. Göz yorgunluğum ve güz vurgunluğum güze, güzele, güz gözlere değiyor. Sonunu göremediğim karanlık yollarda yürürken aklıma her gelişinde yolumu aydınlatan gözlerin hep gözlerimde, dualarımı sakladığım yerimde olsun istedim.
Yoldun, yoldum, yoruldum…

Atlası yırtılmış bir çocuk gibiyim. Hangi yöne baksam? Hangi yöne koşsam? Baktığım yerlere koşamıyorum. Koştuğum yerlere bakamıyorum. Ne yöne gitsem deniz, ne yöne gitsem dağ ve yağmur? Bilemiyorum. Denizlere yağamıyorum… Sabıkalı kentin damarlarından rüzgar gibi geçerken gülüşümün kimliği sorulduğunda ya gülüşün olmasaydı seyir defterimde. Ya onlara ‘ne olur inanın bana. Gülüşü, gülüşümdür’ diyemeseydim. Sen bilmiyorsun ama resmi makamlarca onandıktan sonra ceraim defterine özenle işlenip üstü mühürle kaplanan bir suçtur artık sabıkalı kentlerde seni beklemek…
Sabıkalı bir kentin hüznüsün sen… Sana, çocukluğuma, ulaşamadıklarıma gülüyorum…

O kederli ellerin… İnsanın parmak izi değişebilir mi Allah’ım? Değişiyor sanmıştım… Faili belli olan dokunuşlara koşarken ayağım saçlarını taradığım bir şiire takıldı. Düştüm… Dizim, dirseğim kanadı. Ah anam! Terli tülbendini sarıverseydin şefkati taşıyan ellerinle gül gibi kanayan yerlerime… Düştüğümü görüp bana uzanan elleri hep seninkiler gibi sandım. Hep kandım. Gül gibi çok kanadım…

“Ağlarken bakmasını becerebilir mi insan? Ve ağlarken görebilir mi sevdiklerini?” M. Önal Mengüşoğlu

Elindeki yaraya bakarken güneşli günler düşüyor gözlerinden. Doğru yerden baksak güneşe sanki yaralarımıza merhem olacak gibi… Çorak topraklara isimsiz bir yağmur düşer gibi… İsmini çiçeklerden alan yeni bir coğrafyanın orta yerinde yağmura açmışım avuçlarımı. Öyle bir şey bu… Bereket belki de… Kim bilir kimin çoğaldığı? Geçtiğin yollarda mülteci çiçekler açıyor. Sana açılan her çiçek kokusunu, rengini senden alıyor. Yeni çiçek isimleri, çiçek renkleri, çocuk gülüşleri ekleniyor yüzümün deltasına. Sana mülteci çiçekler gönderiyorum üşüyen kuşların kanatlarında…

Saçlarına düşerdi papatyalar dokunamazdım…
Eksik bakışların aynaları kırıyor.

O kırık aynalara her baktığımda

Yüzüm başka bir yerinden kesiliyor…

Yüzüm, düşüm gül içinde…

“Aşıklar ölümsüzdür.” Demişti babam bir keresinde. Aşk, yok, aşık yok baba. Ruh aşısı kalmamış kalp ocaklarında. Aşkla korunabilir bir hastalıktı benimki. Aşksızım… Ölüm süzüyor artık gözlerim. Yüzümü bulutlar kapladı. İlk defa, yağmur olmaktan bu kadar çok korkuyorum…

Yüzünün deltasında adı henüz konmamış bir sonbahar duruyor…

Kentin lacivert kuytularında zamanı eritirken gözlerimde Erkin Koray’dan ‘Yanma Arkadaş’ çalıyor yerel bir radyoda… Bu şarkıyı dinlerken uçurumları daha çok seviyorum. Atlamak için değil, haykırmak için. Haykırıp yarım bıraktığım oyunlara koşmak için… Pencere önü çiçeklerine benziyor gülüşlerimiz. Yeşil yeşil ve bize ait. Ne güzel gülüyordun? Ne güzel gülüyordum?

Çok koştum. Gülü, yordum… Çok sustun. Gülü, yordun… Sen sustun. Ben konuşmayı unuttum. Gülü, yorduk… Gülü, yorduk…

Yazıyorsam eğer hem anmışımdır hem de yanmışımdır usta…

Yaralarımın hiçbiri iyileşmiyor. Sadece eskiyor… Eskiyen, küf tutan ama bir türlü iyileşmeyen yaralarımı seviyorum artık. “Belli mi olur?” Diyorum kendi kendime. Belli mi olur bir gün yaralarımızı sararken yaralarımızdan yararlanırız?

Yaran, yaramdır. Yaralandım… Yaşadığımız güneşli günler hatırına beni habersiz, yağmursuz ve yarasız bırakma olur mu?

Sana küsemem. Küsersem selam verdiğim çocuklar akşam ezanından önce evlerine gider…

Giderken, çizmelerini giyerken, ‘Hani gitmesen diyorum’ çalıyordu…

Gülün bittiği yerdeyim. Seni özleyebilir miyim?

 

 

Yasin Kara
İzdiham

 

 

 

İzdiham'ın 37. sayısında Rainer Maria Rilke'nin vasiyetnamesi Sema Peltek'in çevirisiyle Tükçe'de ilk kez İzdiham'da yayımlanıyor. Müslüm Gürses’i kapağına taşıyan İzdiham Dergi’nin Ekim-Kasım sayısı; Meltem Gülname Kaynar’ın hazırladığı İzdiham Maarif Takvimi’yle başlıyor. Rilke’nin Vasiyetnamesi ilk kez Sema Peltek'in çevirisiyle Türkçe yayımlanırken Gökhan Özcan’ın kendine has bir tarzda yazdığı yazısıyla devam eden bu sayıda Gerard de Merval’in morg kaydına yer veriliyor. Erhan Tuncer köşesinde Yeşilçam Şiirlerinden oluşan bir yazı dizisine başlarken; birbirinden farklı üsluplarıyla dikkat çeken ve bu sayıda yer alan yazarlar: Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Faruk Aksoy, Furkan Güngör, Güray Süngü, Hakan Göksel, İbrahim Varelci, Melda Zirek, Muhammed Güleroğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Seda Nur Bilici, Talip Kurşun, Tuğba Karademir, Turan Karataş, Yasin Kara. Şiirleriyle: Bülent Parlak, Abdülhamit Güler, yer alırken; öyküleriyle: Arzu Özdemir, Emine Şimşek, Zeynep Kahraman Füzün; masalıyla: Meryem Ermeydan yer alıyor. Filmler ve Replikler köşesini Berat Karataş hazırladı. Etibar Hesenzade Şehriyar'ın biyografisini yazdığı, Arzu Özdemir'in de bir şiirini çevirdiği dergide: Enes Aras, Mercedes Kadir’i; Ferhat Toka, Cahit Zarifoğlu’nu; Özer Turan, Bakunin’i; Yunus Meşe, Kadı Burhanettin’i anlatıyor. Röportajlarda; Beyazıt Bestami dolarla, Hacı Ahmed Eriş oto tamircileriyle, Mustafa Toprak Ahmet Hamdi Tanpınar ile konuştu. izdiham dergisinin 37. sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.    

Bir Cevap Yazın