Yasin Canpolat, Şuradan Bir Cinnet Uzatır mısınız?

Şoför, “dizlerini yaslama” dediğinde
çıkıp iskeletime baktım.
Dolmuştaydım.
Lise yıllarımın aksine, bu kez en önde.
“Şuradan bir kişi uzatır mısınız?” cümlesi
korkunç bir dedikodu gibi yayılıyordu.
Elimde bir sigara tabakası,
ayağımda toplumdan geri kalmamak için giydiğim kahverengi Pierre Cardin.
Ve belimde müthiş bir sancı.
İşte bebeğim,
işte geçen ay çalıştığım inşaatın, içimde devam eden gürültüsü.
Duvar oluyorum içimden.
Bir mazlumun başına yıkılacak olan harçsız duvar.
Ben gördüm bir taşeronun nasıl taptığını o putlu banknotlara.
Düşündükçe buruşuyorum.
Beynim önüme damlıyor.
Cehennemi özleyen işçiler konuk oluyor hafızama.
Saat on iki; yemek saatidir.
Molaları sevmezdi taşeron.
Tahminimce mollaları da.

Gündüz, geceye teslim etmişti bizleri,
sohbetler veriliyordu hoparlörden sokaklara.
Murtaza Efendi cennet müjdesi veriyordu bir kandil gecesi,
hem de yılda sadece birkaç rekata.
Katil veya kahpe olunması mühim değil,
o geceki namaza cennet herkesindi.
Ve fırsatı kaçırmak istememişti taşeroncuğum.
Haşa kafirciğim.
Belli ki cennette harçsız duvar olmadığından o da emin.

Burada yılda birkaç kez
başlıyor işte böyle cennet kampanyaları sevgilim.
Ne yazıktır, en çok da müslümanlar özeniyor Allah’a.
Baksana,
cenneti veriyorlar kendilerince birkaç rekata!
Telaş etme sevgilim, sana da verirler.
Murtaza Efendi, “katiller” dedi çünkü,
katiller de dahil.
Ettahiyyatu ise yarıda kalıyor birden.
Pantolonu mu ne kırışıyormuş bizim taşeronun.
Yani öyle diyordu sırıtırken.
Pantolon da pantolon ama, hakiki ipekten.

Bak bir gelin evi beğeniyor.
Bütçesini sunup fiyatı soruyor damat.
Sıkı dur sevgilim, banknotlar devreye giriyor.
İşte çıldırmanın en hak noktası!
Barınmak için bedel ödüyorlar.
Ben görmedim.
Yani böyle pahalı bir mezar görmedim.
Senden ricam, beni ucuz ecelimle köye göm sevgilim.

Şahitler bölümünde ismi yazılacak olan işçiler,
Duyup duyup dudaklarını ısırıyor pazarlığı.
Ardından toplanıp hayırlı olsun diyorlar gelin hanıma.
Allah affetsin gelin hanım bir yastıkta kurtulun inşallah.

Derken omzuma bir ses dokunuyor.
Galiba şimdi bir kişi uzatıyordum.
Tüm bu olanlardan sonra, her şeye rağmen hala bir kişi uzatabiliyorum.
Oysa sırası mı şimdi?
Hem daha para üstü yollayacağım arkaya doğru.
Doğru canım, öldüm mü ben?

Yaslandığım camın arka planına bakınca,
taşeronu,
yeni binaları,
Pierre Cardin’i,
hatta başındaki Armine’yi kazıyan beynim duraklıyor.
Çünkü camın arka planı deniz oluyor şimdi.
Geride kalıyor gökyüzünde iç güveysi yaşayan binalar,
rengi hiç solmayacak Porsche’lar.
İnsan doğaya kavuştuğunu zannediyor bir an.
Beyin ayağa kalkıp zafer işareti veriyor,
kurtulduk diyor,
kurtulduk bu modern piçinden!
Elbette yanılıyor bebeğim,
ne mümkündür sel olmak cehennemde…

İleriki durakta bekleyen yolcular görünüyor birazdan.
Dolmuşa biner binmez şiir oluyorlar.
Ücretini vermeden arkaya doğru ilerleyen o çingene,
o da dahil.
Sevdiceğim,
yemin ediyorum bunların alayı şiir.

Sonra her şiirin şapkası olan şu martılar,
martılar görünüyor.
Tam da sahilde.
Babasının elini bırakıp sağa sola koşuşturan,
taşeronlarla henüz tanışmayan çocuklar.
Ecele kafa mı tutmaktır bilmem,
Fakat spor yapan seksenlik amcalar.

-Yanlış da görmediysem öpüşen bir çift.

Sağda duruyoruz şimdi.
Birileri burayı müsait buluyor anlaşılan,
Boyuna iniyorlar.
Ne güzeldir şimdi inmek.
Ya da inilmesi gereken durakta inebilme yeteneğiyle var olabilmek.
Ya da dolmuşta hiçbir şey düşünmemek.
Bazen şoförle yalnız kalıyoruz sevgilim.
Bana nerede ineceğimi soruyor.
İnan ilaç gibi geliyor.
Değil beş durak önce inmem gerektiğini,
Eve giderken almam gereken ekmekleri bile hatırlayıveriyorum.

Dolmuş yeniden hareket ederken
İbrahim’i görüyorum.
Yeşil ışıkta karşı kaldırıma geçiyor.
Ne kadar da klişe bir eylem.
Oysa farklıydı İbrahim.
İbrahim’i hatırladın mı sevgilim?
Kuran kursundan çocukluk arkadaşım.
Şimdilerde modalardan kendine yeni biçimler kiralamış,
saçlarını uzatmış,
üniversitesinde Karl Marx’la tanışmış.
“Allah diye bir şey yok” demişler ona.
O da bana dedi.
Hayır,
ben kimseye demedim.

Sağolsun, Tutunanlar’dan biri camı açıyor Allah’a ait eliyle.
Duyuyorum,
arapça okunan bir akşam ezanı koşuşturuyor memlekette.
Boyuna yer bildirimi yapan bayan, yanımda bacak bacak üstüne atıyor,
beyni intihar ederken bir cep ankesöründe.
Ayaküstü nelere şahit olduk gördün mü bebeğim?

-Bu arada doğru gördüm, öpüşüyorlardı.

Üstelik,
Şu ayaktaki mavi pardesülü adam.
Yani tarif babında, cinsiyet olarak adam.
Parmağından yavaşça çıkarıyor yüzüğünü.
Aramızda kalsın, karısı gibi bir şey özlüyor dolmuşun içinde.
İşin garip tarafı kadın da kocasını özlüyor,
sohbete koyuluyorlar,
ki gayet de medenice.
Ah medeniyet!
Bu kez de dolmuşta çıkarıyordu Ahmed’e niyet.
İnanamıyorum ben,
tek dişle olacak iş değil bu.
Medeniyet dediğin,
binlerce dişleri, elleri, kolları olan bir canavar.
Derhal
ama derhal inmek istiyorum sana en yakın cehennemde.
Baksana, başka kadının biri de güpegündüz seni doğuruyor.
Al işte, her şey allak bullak oluyor şimdi.
Elleri var senin gibi.
Gözleri, dudakları,
hatta ”müsait bir yerde”si.
Sahi söylemeyi unuttum.
Bu ara herkes senin gibi.
Herkes,
tıpkı sen gibi.

Son olarak sana bir cümlelik bir roman vereceğim sevgilim.
“Seni gayet iyi hatırlıyorum”
Ve müsaadenle,
artık inip biraz yürümek istiyorum.

 

 

 

 

Yasin Canpolat

İZDİHAM

 

 

 

 

İzdiham Dergisi 32. Sayısında birbirinden güzel yazılar, şiirler, çıldırmalar, öyküler ve denemelerle okuyucusuyla buluşuyor. Kapakta viyolonsel çalan Vedran Smailovic.  Bosna yerle bir edilirken her enkaza smokinini giyerek ağıt yakan Vedran’ın iç burkan hikayesini okuyacaksınız. Arka kapakta ise saçlarını üfleyince tarak uzattığımız Naim Süleymanoğlu. İzdiham, unutulmaz bir sayı daha sunuyor. İzdiham Dergisi 32. Sayısına Buradan Ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın