Yalçın Tosun, Parasız Yatılıdan Hediye Kambur

Yalçın Tosun, Parasız Yatılıdan Hediye Kambur

Çünkü kediler sobanın yanında kedileşip duruyordu.

Çünkü eski ablalar yosun tutuyordu odalarda. Yoksulluk, her zaman yoksunluk demek değildi, ama yoksulluk ne çok şey demekti. Eğreti eller bir kurdeleyi bağlıyordu bazen, titriyordu ama bu sefer soğuktan değil, heyecandan. Hem yoksullar da heyecanlanır, heyecan bedavadır ama ulaşması zordur yine de. Eşiklerde bekleyen kızlar vardır hep. Bir adım atmadan dururlar, kalpleri patlayacak gibi atarken. Orada öylece bir ses beklerler, onlara yabancı ayakların seslerini mesela. Sesler, seslere karışır. Yüzler eskise de unutulmaz, ama sesler öyle mi? Bir sesi unutmamaya çalışmak ne demektir düşündünüz mü? Örneğin çocukluğunuzun sesini… Bir daha öyle çıkar mı sesiniz? Belki bir tek anne derken.

Peki unutmak isteyip de unutamadığınız sesler? Ah ne zalimdir komşular, hep bir üstünlüğü imleyen akrabalar… Herkes ne kadar birliktedir her şeyle. Olsun ama anne oradadır hep, anne sıcaktır. Yalnızlığa ilaçtır. Taze somun gibi kokar, sobanın yanında kedileşen kediler gibi kokar anne. (Yanmayan sobaların yanında da kedileşir mi bu kediler?) Peki buz gibi bir odada yalnız bir sabaha uyanan küçük bir kız nasıl kokar? Ellerini nereye saklamıştır bitmek bilmeyen gece değmesin diye? Sabaha durmuş kadınlığında bir şeyler büyütür, sonra onları gizleme telaşı baş verir. Ah nasıl doluverir o vücut birdenbire. Ne kadar kamburlaşır, o kadar sakladığını sanır gerçeğini.

Komşu aynalarında kaçamak bakışlarla doğrular kamburluğunu. Birden ölüvermiş babasının hatırasını ekler kamburuna, neden birden ölüverir bu babalar? Sonra gitmeler geliverir. Evler değişir, kokular değişir. Yabancı nehirlere dalan o gözlerde kadınlığını karşılar. Ablalar yosun tuttukça, evin hanımı gerdanını pudralayıp gün günden soğudukça, kırılmış kanaviçeli yastıklara yeni gözyaşları akar. O yüzler kaldırılır sonra sandıklara… Sandık lekeli yeni yüzler giyilir zaman içinde. Tüm hayatları bir sandık lekesine bulanıp bir yanından tavsar mutlaka. Ağlayabilmek için tanıdık bir koku çağırırlar, acemi bir telaşla. Eskimeyen tek şey hüzündür, bir tarafıyla…

On dört yaşındaki bir oğlan bunlardan ne anlar? Nasıl girer bu dünyaya çırılçıplak? Bir daha çıkabilir mi oradan? Nasıl ödeşir parasız yatılıların eskimiş öfkeleriyle? Kim savunabilir hayatıyla bir çocuğun küskünlüğünü?

Bir öykü yazar, oğlan da. Öyküsünde yavaş yavaş kamburu çıkmaya başlayan bir kızın güncesi vardır, kırık dökük cümleleriyle anlatmaya çalışır onun duygularını. Bir odada, pencere önünden ayrılmayan yalnız ve güzel bir kızdır, kamburunu usul usul büyüten. Tüm dünyaya karşı kızgınlık ve gururla savunur kamburunu zaman geçtikçe, kim bilir başka çaresi olmadığından belki de. Pencere önünde bir süs gibi soldukça, yaşamı yeniler, kendince.

Oğlan büyür, kaçmak ne mümkün! Yıllar sonra fark eder o kambur kız olduğunu, aslında biraz biraz herkes olduğunu. Okuyup yazdıkça ve büyüdükçe her yazarın sırtında özenle büyüttüğü bir kambur taşıdığını anlar.

Ve düşünür kendi kamburunu başka bir yazarın şefkatle ve acıtarak başlattığı o büyülü zamanı.

Yalçın Tosun, Kitaplık, 2011 Eylül Sayısı

İzdiham

 

 

İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: