Yakup Mert Kızılkoca, İnternet

 

Anız edilmiş kısa sarı otlarla dolu tepeye çıkarken kızım bana bir soru sordu: O tepedeki ağaç ne ağacı anne? Ona bilmediğimi söyledim, o da yanına gidince ağacın güzel koktuğunu söyledi. Sahi, ne zamandan beri kokuları güzel ve kötüden başka bir sıfatla isimlendirebiliyorduk? Ne koktuğunu bilmediğimiz ağacın meyvesi her ne ise, gölgesine oturduk, burası biraz olsun yeşil kalmıştı.  Bir soru daha: Anne beni neden buraya getirdin? Açık havaya çıkmak için, dedim. Kızım kucağıma alamayacağım kadar büyük,cevabıyla tatmin olmadığı onca soruyu soracak kadar meraklı ve küçüktü. Yanımızda elbiselerimizden başka hiçbir şey yoktu, telefon da… Anne, şimdi daha iyi misin, elektrik direklerinin altındayken başın dönüyordu. Trafolardan bahsediyordu, voltaj öyle yüksekti ki, elektriğin dalga dalga yayılan sesini duyabiliyorduk, kablolar uzaklarda titreşiyordu. Kızıma artık midemin bulanmadığını söyledim.

Bir süre öylece oturduk, aşağıda borular, metaller,direkler, betonlar yükseliyordu. Bütün şehir elektronik eşya meraklısı bir babanın televizyonunun arkasındaki kablolar gibi düğüm düğümdü. Bu gri ve siyah manzarada yuvarlak hatlı tek şey bacalardan tüten dumandı. Kızım niçin bu sıkıcı yerde oturduğumuzu üçüncü kez sorduğunda ona yine bir şey diyemedim. Elim asabiyetle ve otomatikman(eskiden kendiliğinden derdik.) telefonuma gidiyordu. Tiryakisiydim. Karşımızdaki görüntü hiç değişmiyordu ve sıkılıyorduk.

Kızıma baktım, çok güzeldi,fazlasıyla fotojenik ve renkliydi, halbuki daha çok küçüktü. Eliyle işaret ettiği şeyin ne olduğunu sordu. Ona bir çiçek olduğunu söyledim, ben onun ismini bilmiyordum, kızım onun ne olduğunu bilmiyordu. Kalktı yanına gitti, eğilip koparmasını bekliyordum, ayakkabısıyla iğrenç bir mahlukmuş gibi dürttü. Yağmur yağmaya başladı. Kızım beyaz çiçeğin yanında mutlulukla dikleşti ve havanın güzel koktuğunu söyledi. Gülümsedim. Çiçeğe dönüp ikinci kez bakınca kısa bir çığlık attı, elini ağzına siperetti, bana doğru koşmaya başladı. Koşarken takılıp düştü, düşmesini de bilmiyordu, çamurun içinde debelendi, kendi kakasının içine düşmüş gibi yüzünü buruşturdu. Ağlayarak yanıma geldi,üstü başı mahvolmuştu, elleri yara bere içindeydi, diz kapağı kanıyordu ve benim de küçükken anneme sorduğum bir soruyu sordu. Ben ‘Anne ölecek miyim?’ demiştim. O ‘Yüzde kaç şarjım kaldı? Kapanacak mıyım?’ dedi korkuyla. Ona ölmeyeceğini söyledim, ısrar edince server da değiştirmeyeceğini söyledim, daha da zırlayınca gözlerinin içine baktım yanaklarını avcuma aldım ve ciddiyetle ‘Buradayız ve yaşıyoruz.’ dedim. Tarif edince az önce bir böcekten korktuğunu anladım. Korkunçmuş, uzun, kıllı ve dübül dübülmüş(kımıl kımıl demek sanıyorum).Onun ne olduğunu sorunca önce bir böcek olduğunu söyledim, sonra yağmur yağdığı için ortaya çıkan kahverengi ve uzun böceğin ismini bir türlü hatırlayamadım. Zaferle ‘solucan’ diye bağırdım sonunda. Kızım ona dokunup dokunamayacağımı sordu. Dokunamazdım ama soruya soruyla karşılık verdim: Sen dokunamaz mısın? Korktuğunu söyledi, çiçeğe de ayağının ucuyla dokunabiliyordu, belki torunum çiçekten de böyle kaçacaktı. ‘Bak kızım, kendini bir oyunda gibi düşünürsen o solucana dokunabilirsin, ne olursa olsun o solucana dokunursan şarjın bitmez ya da ölmezsin.’ Bana puan kaybedebileceğini söyleyince sustum. Yine bir koku soracağını anlayınca ‘yağmur sonrası toprak kokusu’ dedim. Onu biliyormuş, hatta öğütülmüş kahve kokusunu da biliyormuş, internette çok rastlarmış bu kokulara ama bu koku da neymiş? Kanın metalik kokusundan bahsediyordu, bilmediğimi söyledim.

Yağmur saçlarından yüzüne akarken kızımın makyajının taptaze kaldığını gördüm, akmıyordu, gözlerime mavi lensleriyle yağlı boya tablosu gibi bakıyordu. Yüzündeki allık, rimel, fondaten hepsi oradaydı. Bunlar çıkmazmış, yeni öğrenmiştim. Görüntüsünü ve fotojenitesini bozan manken gibi sarındığı elbiselerine yapışmış birkaç parça zavallı çamurdu. Telefonunu getirmesine izin vermeliymişim. Bir soru daha sordu, önce ismini kekeledi, sonunda söyledi: O ‘böceği’ kim yaratmıştı? Varoluşa dair bir soruyu ilk defa sormuştu kızım, ‘Bizi kim yarattı?’ya eşdeğer bir soru… Ona bizi Allah’ın yarattığını söyledim. Allah’ın nası biri olduğunu sorunca, onu göremeyeceğimizi, ona dokunamayacağımızı, bizi her zaman izlediğini ve her şeyi bildiğini anlattım.

Gözlerimin içine baktı ve: Anne ben onu tanıyorum, onu çok seviyorum, bir ismi daha var biliyor musun?

Aslında doksan dokuz isminin olduğunu söylediğimde kızım o halde o isimlerden birinin ‘İnternet’ olduğunu söyledi. Göremeyeceğimiz, dokunamayacağımız, kameralardan izleyen ve her şeyi bilen… Kızıma çok büyük bir günah işlediğini söyleyecektim ama günahtan habersizdi. Bu durumda kütüphanelerin ve kitapların da tanrı olabileceğini savundum ama kızım onlara eski zamanların basit putlarıymış gibi davrandı. Kütüphaneleri ve kitapları yakabilirmişiz ama interneti öldürmek istesen ne yaparmışsın ki? Hangi butona basarmışsın? Her saniye dolup taşan, değişen bir okyanusmuş internet. Ve asıl soru geldi: Beni kim yarattı anne?

Bütün metalik ve elektronik yaşamdan uzak doğurduğumda, kızımı kucağıma verdiklerinde onun kokusunu öyle net duymuştum ki, aldığım enfes nefes hala ciğerlerimdedir. Şimdiyse onun kokusunu, bütün bu makyajın ve parfümlerin genzimi yakan aseton kokusunu aralayıp başımı saçlarına bastırdığımda alabiliyordum. Bastırdığımda kokusunu alamadım bu sefer. Sarı ışıltılı ombre kahverengine boyatmış. Saç değil kablo kokuyordu, internetten bulmuş rengini.

Seni internet yarattı kızım, dedim. Bir manken gibi gülümsedi, on yaşındaydı belki ama bir erkeği baştan çıkarabilirdi.

Gök gürledi, şimşek çaktı, kızım ağlamaya başladı. Ona neden ağladığını sordum.

Baksana anne, internet fotoğrafımızı çekiyor, flaş patlıyor durmadan, bu çamurla paylaşacak, bütün arkadaşlarım görecek,rezil olacağım.

Keskin mavi, gökte nabız nabız atıyordu. Kızım hatırlayamadığım kokular arasında kaybolup gitti.

Yakup Mert Kızılkoca, (1996) Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’nde üçüncü sınıfta okuyor. Öyküleri ‘Genç Kalemler’ yarışmasında ödül aldı ve ‘Kafasına göre’ , ‘Gazi Anadolu Çaylak’ dergilerinde yayımlanmakta.

İZDİHAM

izdiham-26-sayi

İzdiham 26. Sayı

İzdiham dergisi 26. Sayısında hiçbir yerde bulamayacağınız çok özel çalışmalar yer alıyor. Edebiyatla gençleri ve hayatı birbirine dost yapan İzdiham’ın bu sayısında Gökhan Özcan, Ercan Kesal, Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Baki Ayhan T., Murat Kapkıner, Güray Süngü, Zeliha Yurdaer, Onur Bayrak, Dilek Kartal, Yağız Gönüler, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, İbrahim Varelci Süleyman Unutmaz, Ferhat Toka, Selman Urluca, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Özer Turan, Çağatay Hakan Gürkan, Seda Bilici, Feyza Özcan, Beyazıt Bestami, Halil Kurbetoğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Mustafa Toprak, Öner Buçukcu, Fahrettin Dede, Dinçer Ateş, Turgay Bakırtaş ve Bülent Parlak gibi nitelikli eserler veren edebiyatçılar ile genç ve umut vaad eden isimler yer alıyor. İzdiham Maarif Takvimi, Lügatlere Güncelleme, Bulgarlar Ne Okuyor? Adlı çalışmanın yanı sıra bir de taziye ilanı yer alıyor. Dengenizi Kaybettiniz, başınız sağolsun. İzdiham’ı bir solukta okunacak bir sayıyla karşınızda. İzdiham dergisinin 26. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: