Yahudi Psikolojisi

 

Söze Yahudi asıllı Alman şairi Erisch Fried’in şiiriyle başlayalım: “Dinle ey İsrail! Üstünüze çullandıklarında ben / Sizden biriyim / Şimdi başkasının üstüne çullanırken / Nasıl sizden biri olabilirim?…” Ortadoğu’da sürekli kanayan, durmayan ve durmayacağı, kolay kolay kapanmayacağı gözüken bir yaranın ortasındayız. Yaranın tarihsel gelişimini, nasıl ortaya çıkarıldığını, hangi zihniyetlerin yarayı beslediklerini, yaranın kapanması için neler yapılabileceğine dair araştırmaların sonucunda hazırlanan Dr. Recai Yahyaoğlu’nun hazırlamış olduğu “Yahudi Psikolojisi” adlı kitap, Nesil yayınlarından yayımlandı. İsrail’in kalpleri kanatan, yürekleri burkan icraatlarını inceleyerek, geçmişten günümüze hangi ortak özelliklere ve bu zihniyetin psikolojik arka planında hangi bakış açılarının bulunduğunu ifade etmeye çalışan Yahyaoğlu, algısal saplantılardan karar anı psikolojisine, ayna nöronlardan yapılması gereken paradigma değişimlerine kadar geçmişten günümüze Yahudilerin psikolojisini yakından tanımak ve zihinlerde yer eden sorulara cevap bulabilmenin gerekliliğine değiniyor.

Barışa hizmet edecek bir adım attığını belirten Yahyaoğlu, kocaman devlet adamlarının küçücük bahanelerin ardına sığınarak, aslında ufak çocukların oyunları sırasında oyunbozan yaklaşımlar içinde olmalarına benzer bir role sahip olduklarını fark edememelerinin bedelini, masum insanların ödemek zorunda kalmış olmasının nereye kadar devam edebileceğini sorguluyor. Psikolojik savaşta yenmenin ve yenilmenin olmadığını belirten Yahyaoğlu, düşmanın moral değerlerinin ortadan kaldırılması veya çökertilmesinin birinci amaç olduğunu ama dinlerin rol aldığı savaşlardaysa bu durumun zaferle sonuçlanmasını beklemenin anlamsız olduğunu ifade ediyor. Çünkü dinler ve insanların inançlarına hitap eden ilahi kaynaklar, toplumların hiçbir zaman moral olarak çökmesine izin vermedikleri aşikârdır. Hatta bu bağlamda çekilen acı ve çileler, sürgünler, savaşlar, kanayan yaralar, tüm yıldırma taktikleri zamanla geri tepmeye, etkisiz kalmaya mahkûmdur yazara göre. (s. 86) Zira kimsenin kaybetmediği savaş hiçbir zaman bitmez, kimseye fayda da etmez.

İsrail’i anlayan var mı?

Yahudilerin psikolojisi, ruh halleri, dünyayı ve diğer milletleri algılayışları çok ilginçtir. Hiçbir sözde ve eylemde samimi olmayan, zahiri ile zamiri birbirini tutmayan, içinde bulundukları kin ve nefret duygularının neye dayandığı bir türlü anlaşılamayan, Gazze yanarken alkış tutan Yahudilere, ölçüsüz ve kontrolsüz güç kullandıklarını nasıl izah edeceğiz, nasıl başa çıkacağız? Murat Menteş’in TVNET’de Yeryüzü Notları programına verdiği röportajda söyledikleri, Filistin’de taş üstünde taş bırakmayan İsraillileri anlamaya çalışmanın ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Röportajın önemli gördüğüm yerlerini alıntılıyorum: “İsrail’i anlayamıyorum. Hepsi asker olan, öldürmeye programlanmış İsraillileri anlayamıyoruz. Siz anlayabiliyor musunuz, anlayan var mı? Bayram namazından çıkan 4-12 yaş arasındaki çocuklara ateş etmeyi anlayan biri var mı dünyada? Bence bugün dünyada, en büyük mesele İsrail askerinin kim olduğu, ne iş yaptığı, nasıl bir hayat yaşadığı meselesidir. Benim için dünyada en büyük merak konularından biridir, çünkü şunu merak ediyorum: Bir İsrail askeri kendisini nasıl tanımlıyor? Eşi var mı? Çocukları var mı? Onları seviyor mu? Kahvaltıda ne yiyor? Bal yemiş midir hayatında? Ben bunları merak ediyorum çünkü 20. yy.da çok büyük psikopatlar tanıdık, karşısındaki insanın derisini yüzüp kendisine elbise dikenlerden tutun birçok seri katil, dengesiz ve cinayet çıkaran insanlar tanıdık, tarih boyunca da böyle oldu ve bu adamların filmleri yapıldı. Fakat İsrail askeri onlara göre çok daha psikopat. Hiçbir seri katilin hızına erişemeyeceği, hiçbir manyağın, dengesiz, Allah’ın belası lanet olası katilin hızına yetişemediği bir figür var. Biz buna İsrail askeri diyoruz ve fakat kendisi hakkında bir fikrimiz yok.

Biz çocuklarımıza ninniler söyleriz, masallar anlatırız, iltifat ederiz, dostlarımızla selamlaşır musafaha yaparız. Birlikte halay çekeriz, türküler söyleriz. Fakat İsrail’de bunlar yok, bir İsrail ninnisi, bir İsrail türküsü, filmi göremiyoruz. Bombalar, fişekler, tanklar, bunlarla kafayı bozmuş, 60 yıldır sürekli katliam, cinayet, suikast, her gün her dakika baskın, 1948′den beri böyle yaşayan bir grup insan var orada. Bunlar sıradan Yahudiler de değil, çünkü dünyanın başka yerlerde bir takım Yahudiler tanıyoruz, Amerika’da, Macaristan’da filan. Hikâyeler yazıyorlar, film yapıyorlar. Fakat İsrail’de bunlar yok, barışı bile cinayetle sürdürebilen bir halkı merak ediyorum cidden, meraktan öleceğim yani! Uzaylıların bile dünyaya geldiklerinde “Selam dünyalı, biz dostuz” dediklerini düşünürüz, İsrail askeri ile uzaylı kadar bile bir yakınlığımız, ilişkimiz yok. Hiçbirimiz, hiç kimsenin, dünyanın hiçbir yerinde İsrail askeri ile aynı apartmanda oturmak isteyeceğini zannetmiyorum. Hiçbir insani ilişki kurulamayacak bir yaratık söz konusu… Biz farelerle, maymunlarla bile daha kolay iletişim kuruyoruz. Onların hakkında İsraillilerden daha çok şey biliyoruz…

Hepimiz bir kuzu gördüğümüzde içimize bir sevinç doğar, bunun bir izahı yoktur. Hepimiz bir menekşe kokladığımızda, bir kelebek gördüğümüzde, evladımızın “babacığım” demesinde içimizden ilahi bir sevinç duyarız, o bizim kalbimizi yumuşatır. Mussolini’nin bile çocukları anılarını yazdılar, “babamız bize çok şefkatliydi, merhametliydi” diye… Ama İsrail askerleri hâlâ “operasyonlarımız sürecek” diyorlar.

Belki de dünyanın bütün psikiyatristleri toplanmalı, İsrail askerine bir teşhis koymalı. Dünyanın bütün edebiyatçıları toplanıp İsrail askerini nasıl tasvir edelim, nasıl bir cümle kuralım diye düşünmeli. Onlar tüm dünyayı kirlettiler, utandırdılar, hepimizin ruhuna zehir saçtılar.

Birinin çıkıp onlara “Bak bunlar bulutlardır, bak bunlar çiçeklerdir, hayat bak böyle bir şey, burada bir su akıyor, bak çorbanı iç, sana bir kahve yapalım otur…” filan demesi lazım, en küçük sevinçleri anlatmak gerekiyor. Çünkü bizim en vahşimiz bile, aç kalmış sefalet çekmiş, kafayı bozmuş insanımız bile melek gibi bir çocuğun başına ateş ederek öldüremez yani.”

Yazarın hem Müslümanların hem Yahudilerin ciddi bir paradigma değişimine ihtiyaçları olduğunu düşüncesine katılmamakla birlikte, “Yahudileşme Temayülü”nün ciddi bir şekilde incelenmesiyle daha doğru sonuçlar alınabileceğini düşünüyorum. 1948′den beridir Filistin’de yapılan soykırımları hatırlatmanın gerekli olmadığı gibi, konuyu duygusal bir havaya bürümeden “Yahudileşme temayülü”ne kısa bir giriş yapmakta fayda görüyorum. ‘Yahudileşme Temayülü’nü ciddi bir şekilde ele alıp inceleyen Mustafa İslamoğlu, Yahudileşme temayülünün, Yahudilerden daha tehlikeli olduğunu, bu ümmetin Yahudileşmeden korunabilirse, o vakit Yahudilerle baş edebileceğini belirtip, Yahudileşme temayülünü bireysel bir eğilim olarak tanımlamıştı: “Yahudileşme temayülü sosyolojik olmaktan ziyade bireysel bir eğilimdir. Ve tek her insanda örtük bir biçimde bulunabilir. Bu temayül, her bünyede bulunup ta vücut direncini kaybedince ortaya çıkan bulaşıcı bir virüs gibi, ortamını bulduğunda bir tavır ve davranış biçimine dönüşür. Ve bulaşıcılığı sayesinde toplumsal bir felaket halini alır.” İslamoğlu’na göre Kur’an’da bu konuya bu kadar fazla yer verilmesinin sebebi, ümmeti bekleyen ‘Yahudileşme’ tehlikesine dikkat çekmek, Muhammed(sav) ümmetini Yahudileşme tehlikesinden ya da başka bir ifadeyle ‘ehl-i kitaplaşmaktan’ korumaktı. İslam’da kutsal bir kavim ya da lanetli bir kavim olmadığının altını çizen İslamoğlu, Yahudileşme temayülünün belirtisini şöyle açıklar: “Ortada yapılacak bir iş dururken, o işi yapmak için kolları sıvamak yerine soru sormaya başlamak Yahudileşme eğilimin ilk belirtileridir. Beynini iş üretme merkezi olarak değil de, mazeret üretim merkezi olarak çalıştıranlar bulundukları toplumsal yapılanmaların daima ayak bağı olmuşlardır. Cemaatleri oluşturan cemaatçilerin yerini Müslüman şahsiyetler, kör taassubun yerini şuurlu itaat, yetersiz ve liyakatsiz önderciklerin yerini Peygamberi temsil eden imamlar aldığı zaman, Yahudileşme temayülünden uzaklaşılmış olacaktır.” (Yahudileşme Temayülü, s. 274) Kur’an’a göre Yahudileşme alametlerini şöyle sıralar İslamoğlu: İmanda Pazarlık, Tahrif, Sosyalleşme ve Taassup, Taklit (körü körüne), Dünyevileşme, Gündem saptırma, Hizipçilik, Ahlaki kokuşma, ütopyacılık, Allah hakkında suizan, Ciddiyetsizlik, Tartışmacılık, Gerçeği bile bile inat.

Yahyaoğlu’nun kitabı, kendilerinin dışındaki insanları “2. sınıf canlı” olarak nitelendiren bir ırkın psikolojisini, Yahudileşme temayülünü bir hayat tarzı olarak yaşayan zihniyetin bakış açısını sağlıklı ve objektif kriterlerle analiz ediyor. Kitap, yan yana dizilmiş minik bedenlerin başındaki annelerin feryatlarına şahit olan ve içi kanayan herkese hitap ediyor.

Yunus Emre Tozal

 

 

 

 

İzdiham

 

 

 

 

 

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın