Yağız Gönüler, Şehzade Mustafa’nın Katli ve Şâirlerin Feryâdı

“Dil derdini gamunla dil-efgâr olan bilür
Bîmâr hâlini yine bîmâr olan bilür.”
– Bâkî

Osmanlı Devleti’nin onuncu padişahı I. Süleyman‘ın (Kanunî) oğulları arasında tahta geçmeden nam salmış bir şehzade idi Mustafa. Padişahın Saruhan sancakbeyliği döneminde Manisa’da doğmuştur, validesi ise Kanunî’nin ilk gözdesi olan Mahidevran‘dır. Çocukluk yılları Manisa’da geçmiştir. Yavuz Sultan Selim‘in vefatıyla birlikte babasının tahta geçmesiyle, o da validesiyle birlikte İstanbul’un yolunu tutmuştur. Kendisinden önce doğan kardeşleri Mahmud ve Murad‘ın küçük yaşta ölümleriyle büyük şehzade olarak itinayla yetiştirilmiş, fevkalade tahsil ve terbiye görmüştür. Dönemin Batılı elçileri henüz genç yaştayken onun yetenekli oluşunu belirtmiş ve güçlü bir savaşçı olacağını yazmışlardır. Nitekim yeniçeriler de henüz çocukluğundan itibaren Şehzade Mustafa’yı çok sevmiş, adeta “gelecekleri” olarak görmüşlerdir.

Kanunî’nin haremine sonradan katılan ve fakat “ebedi gözdesi” olan Hurrem Sultan‘ın sırasıyla MehmedBayezidCihangir ve Selim‘i doğurması hem Hurrem’in padişah katındaki kıymetinin artmasına hem de Şehzade Mustafa’nın iktidar şevkinin kırılmasına sebep olmuştur. Özellikle Mustafa’nın Manisa sancağına annesiyle birlikte gitmesi, Hurrem’in saraydaki etkinlik alanını genişletmiş, evlatlarının geleceğini daha çok ve hırsla düşünebilmesine imkân sağlamıştır. Damat İbrahim Paşa‘nın kendi hırsları ve ihtirasları sebebiyle katledilmesi Mustafa’yı çok yalnız bırakmış, annesinden ve en büyük dostu Taşlıcalı Yahya Bey‘den başka kimseden beklediği ilgiyi görememesine sebep olmuştur. Burada üzerinde durulması gereken bir nokta da şudur ki; İbrahim Paşa’nın katledilmesinde Hurrem Sultan’ın tek pay sahibi olduğu üzerinde konuşulur, yazılır, çizilir. Bu, sırf Batılı tarihçilerin ve yazarların yorumlarına göre ortaya çıkmış bir durumdur. İbrahim Paşa’nın hayatına bakıldığında, onun nereden nereye geldiği ve özellikle son yıllarında adeta tahtın hakiki sahibiymiş gibi hareket etmesi göz önüne alındığında bu yorumların hiçbir kıymeti kalmamaktadır. Özellikle iki hadise vardır ki İbrahim Paşa’yı hem halk hem padişah nezdinde adeta bitirmiştir. İlki Budin seferinde getirttiği heykelleri ve Herkül, Apollon ve Diyana figürlerini Atmeydanı’nda bulunan sarayının bahçesine koydurtmasıdır. Bundan sonra “frenk” ve “gavur” lakapları alacak, Şâir Figânî‘nin bir Acem beyitinden ilham alarak kendi idamına da sebep olacak şu ünlü beyitin herkesin ağzına tabiri caizse sakız olmasına sebep olacaktır:

Dü İbrahim âmed be-dâr-i cihan
Yeki put-şiken şüt, yeki put-nişan.

Yani: Dünyaya iki İbrahim geldi. Biri putları yıktı, biri putlar dikti. İkinci hadise ise İbrahim Paşa’nın Bağdad görevi sırasında “Serasker Sultan” sıfatıyla ferman imzalaması ve hemen ardından da Ferdinand’ın elçilerine şu söyledikleridir:

“Bu büyük devleti idare eden benim. Her ne yaparsam yapılmış olarak kalır. Zira bütün kudret benim elimdedir. Memuriyetleri ben veririm. Eyaletleri ben tevzî ederim. Verdiğim verilmiş ve reddettiğim reddedilmiştir. Büyük padişah bir şey ihsan etmek istediği veya ettiği zaman bile eğer ben onun kararını tasdik etmeyecek olursam gayr-i vâki gibi kılınır. Çünkü her şey harb, sulh, servet ve kuvvet benim elimdedir.”

İşte Damat İbrahim Paşa’yı “maktul” hâle getiren bu hadiseler, o kadar ilginçtir ki Şehzade Mustafa’ya adeta sirayet etmiştir. Yetişmesinde İbrahim Paşa’nın büyük emekleri olan Mustafa, ondan aldığı feyzle çok atılgan, cesur ve hırslı idi. Şehzadelik döneminde ne seferden, ne savaşmaktan ne de iktidar mücadelesinden asla çekinmemiştir. Ölümü de tıpkı İbrahim Paşa’nın ölümüne, sebepleri direkt aynı olmasa da benzemektedir Bu olaylar hakkında daha fazla detaya girmeden önce şunu da söylemek gerekir ki, Şehzade Mustafa’nın katli konusundaki hakikat kesinlikle dizilerden, beyaz perdeden ve Batılı yazarların yorumlarından öğrenilemez. Olayın perde arkasını keşfetmek için dönemin Osmanlı vakanivüsleri okunmalı, sadece bununla da kalmayıp şâirlerin yorumları da gözden geçirilmelidir. Zira babası gibi şâir olan Mustafa, şehzadeliğindeki meclislerinden şâirleri ve âlimleri asla uzak tutmamıştır. En yakın dostu Taşlıcalı Yahya Bey hem zeki bir şâir hem de korkusuz bir askerdir. Dolayısıyla Şehzade Mustafa’nın sağ kolu şiirdir. Nitekim şehzadenin ölümünden sonra yazılmış en güçlü şiir, Taşlıcalı Yahya’nın “Şehzade Mersiyesi”dir. Önce Şehzade Mustafa’nın ölümünü sebepleriyle görelim. Sonuçlarından ise bu yazıyı sadece şiir tarafı ilgilendirmektedir. Şâirlerin “Mustafa” feryadını, birkaç şiirle incelemiş olacağız.

Şehzade Mustafa 1541 yılında babası tarafından Manisa’dan alındı ve Amasya sancağına tayin edildi. Diğer şehzade Mehmet ise ağabeyi yerine Manisa’ya gönderildi. Bu, basit bir gelişme değildi zira Osmanlı hanedanında Manisa çok önemli bir yer tutardı. Veliaht olarak görünen şehzadeler mutlaka Manisa’ya gönderilirdi. Bunda hem Manisa’nın daha yetişmeye elverişli olması hem de payitahta daha yakın olması önemli sebeplerdi. Manisa’ya gönderilen Şehzade Mehmet âni biçimde rahatsızlanıp öldü. Hurrem Sultan’ı şok eden bu gelişme Şehzade Mustafa’ya geleceği hususunda yeniden ümit verdi. Ancak bu ümit çok uzun sürmedi zira Hurrem’in diğer oğlu Selim, 1544 yılında Manisa sancağına gönderildi. Bu tarihten sonra artık Şehzade Mustafa ile Kanunî Sultan Süleyman arasındaki ilişki gergin, huzursuz ve yanlış anlamaya çok müsait bir döneme girdi. Bunda elbette Rüstem Paşa’nın başını çektiği, şehzadeyi gerek fikir gerekse hareket konusunda etkileyen kimselerin etkisi de çoktu. 1549 yılında Irak seferinden dönen babasıyla görüşme isteği reddedilen Şehzade Mustafa, 1551 tarihinde yazdığı feryatnâmesine de olumlu cevap alamadı. Şehzadenin sosyal kişiliği, halkın ve askerin onun yanında olmasına etki ediyordu. Manisa’daki yıllarında her cuma günü alayla Sultaniye Camii’ne gidip orada halka hitap etmesi, birçok şâiri ve âlimi yanında toplaması, adil kişiliği, alçakgönüllü ve cömert olması, çevresindeki herkese bol bol hediyeler dağıtması, sıcak ilişki kurması son derece önemliydi. Öyle ki ekonomik veya sosyal şikâyetleri olan halk hiç durmadan şehzadenin yanına gidip ondan çare arardı ve bulurdu da. Bu da haliyle şehzadenin “kurtarıcı” ve “taht için tek aday” olması şeklinde yorumlanıyordu. Tüm bunların yanında taht için iddiasını ve hırsını her zaman koruyordu. Diyarbekir Beylerbeyi Ayas Paşa‘ya yaptığı, babasından sonra tahta çıkma konusundaki yardım isteği önemlidir. 1552 yılında Rüstem Paşa’nın seferde en büyük görevli olarak yola revan olduğu İran seferinde, Mustafa’nın hareketleri kuşku uyandırmıştır. Çevresindeki yeniçerilerin genişlemesi ve sürekli yer değiştirmesi, taht için harekete geçebilme iddiasını ortaya çıkarmıştır. Rüstem Paşa da bundan faydalanıp sık sık padişaha durumu izah etmiştir, elbette mübalağalı anlatımlarla. Lakin padişah bu söylentilere hep kulağını kapatmış, fakat öte yandan “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” lafını da bir kenara atmamıştır.İş bazen öyle noktalara varmıştır ki, şehzadenin seferde başa geçmesi halinde İran’ı babasının ayaklarına sereceğini vaat ettiği şiiri bile yanlış anlaşılma noktasına gelmiştir.

Şehâ gün gibi burcundan nedür Şarka şitâb itmek
Murad ise Revâfiz başının tahtın harâb itmek
Hûdâ’nındur bugün çün kullarına feth-i bâb itmek
Bu hıdmet bendenin olsun ne lâzım ıztırâb itmek
Memâlik üzereye ey zıll-ı Hüdâ devletle sâl-sâye
Hümayun-ı tal’atın virsin meserret tâk-ı Minâ’ye
Dokunayım icazet vir bana a’dâ-yı bedrâye
Bu hidmet bendenin olsun ne lâzım ıztırâb itmek
Eğer kaçmazsa düşmen cengden âlemde merd ile
Cihanı teng idem başına samsamı neberd ile
Huzur it gerd-i râhî bu teninden mâ-i verdile
Bu hidmet bendenin olsun ne lâzım ıztırâb itmek
Benim hod firkatinle dîdede bir lahza hâbım yok
Kapında özge âlemde me’âb-ı müstetâbım yok
Bi hamdilillâh adüvvden devletinde ictinâbım yok
Bu hidmet bendenin olsun ne lâzım ıztırâb itmek

 

Entrikaların özellikle vezirler katında dahi hiç eksik olmadığı Osmanlı’da padişahların da pes ettiği veya dedikodulara mahal verdiği, etkilendiği zamanlar sıkça olmuştur. Rüstem Paşa’nın Kanunî’ye yönelik “Şehzade Mustafa’nın tahta geçeceği” yönündeki endişelerine artık padişah inanır olmuş ve soluğu Ebussuud Efendi‘nin yanında almıştır. Dönemin müftüsü ve efsane şeyhülislamı Ebussuud Efendi, Şehzade Mustafa’nın ölümü için gerekli fetvayı vermiştir. 28 Ağustos 1553’te Üsküdar’dan yola koyulan padişah Konya Ereğlisi yakınlarındaki Aktepe’de ordugâhını kurmuştur. Plan hazırdır ve artık Şehzade Mustafa’nın gelmesi beklenmektedir. Şehzadenin tek emeli ise babasını ziyaret etmek, elini öpmek ve ondan dua almaktır. Çok iyi donatılmış beş bine yakın kuvvetiyle babasının yanına ulaşır. Otağ-ı Hümayun’a girmek üzere atından inerken çavuşlardan birinin isteğiyle kılıcını ve hançerini de teslim eder. Çadıra girdiğinde kendisini bekleyen dilsiz cellatlardan başka kimseyi göremez. Yedi güçlü cellat şehzadeyi boğazlamak amacıyla üzerine çullanır. Şehzade bazı kaynaklara göre şiddetle boğuşmuş ve zaman zaman cellatların elinden kurtulmuştur bile. Fakat sarayın en güçlü görevlilerinden Pehlivan Zâl Mahmud‘un elinden kaçamaz. Boynuna geçirilen kemend şehzadenin ölümüne sebep olur. Şehzadenin neden boğdurulduğunu, bunun yerine kılıçla öldürülmediği merak edilse de cevap bellidir. Osmanlı hanedanından hiç kimsenin kanı akıtılamaz. Fatih’in kanunnamesinde izin verilen kardeş katli meselesindeki “Nizâm-ı Âlem” gerekçesi de buna bir sebeptir.

“Ve her kimseye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların Nizâm-ı Âlem için katl eylemek münasiptir. Ekser ûlema dahi tecviz etmiştir. Anınla amil olalar.”

Dönemin İtalyan kaynaklarına göre şehzadenin naşaşı, şahla iş birliği yaptığını herkese göstermek için bir İran halısının üzerinde, Otağ-ı Hümayun’un önünde teşhir edilmiştir. Sonrasında parasına, mallarına el konulmuştur. Validesi Mahidevran da Bursa’ya gönderilmiştir. Şimdiden sonra derin bir hüzün ve öfke hakim olmuştur Osmanlı ordusuna. Yeniçerilerin tepkisi çığ gibi büyüse de büyük bir asker olan padişaha derin saygılarından çok ses edememişlerdir. Rüstem Paşa olaydan mesul tutulmuştur. Şehzade Mustafa’nın ölümüne şâirler “Mekr-i Rüstem” (960/1553) yani “Rüstem’in Hilesi” dizesini tarih olarak düşürmüşlerdir.

Şehzade Mustafa’nın katli, onun gerek yakınındaki gerek uzağındaki şâirlerinden bazılarının feryâdına sebep olmuştur. Şâirler bu feryatlarına mersiyelerle dile getirmiş, bu mersiyeler halk tarafından ezberlenmiş, nesilden nesle de söylenegelmiştir. Bunlardan en bilineni elbette Taşlıcalı Yahya Bey’in “Şehzade Mersiyesi”dir. Bu mersiyenin herkesin diline düşen kısmında Yahya Bey açık biçimde Rüstem Paşa’yı eleştirmiş ve onu suçlu göstermiştir.

Meded meded bu cihânun yıkıldı bir yanı
Ecel Celâlileri aldı Mustafa Hân’ı
Tolındı mihr-i cemâli bozuldu divânı
Vebâle koydular âl ile Âl-i Osmân’ı
Yalancının kuru bühtânı buğz-ı pinhânı
Akıtdı yaşumuzı yakı nâr-ı hicrânı
N’olaydı görmeyeydi bu mâcerâyı gözüm
Yazuklar ana revâ görmedi bu râyı gözüm

Mersiyenin devamında Taşlıcalı Yahya Bey, Şehzade Mustafa’yı anlatır ve över. Rüstem Paşa’nın aleyhine çıkan durumlar neticesinde mühr-i hümayun Ahmed Paşa’ya verilir ve veziriazam yapılır. Fakat Rüstem Paşa kısa bir zaman sonra ikinci kez sadarete gelir. Bu kez Taşlıcalı Yahya Bey’den intikamını almak ister fakat padişah engel olur. Peçevi Tarihi‘nde nakledilene göre Rüstem ile Yahya yüzleşir. Yahya bu yüzleşmeyi öyle bir noktaya getirir ki Rüstem Paşa “padişah hata etti” demek durumda kalmak üzereyken meseleyi kapatır.

Şâirler bazen Şehzade Mustafa’nın dili olur bazen de zamanın dili. Nitekim Sâmi, yazdığı mersiyede padişaha seslenir.

İntikâmın alayım dimiş iken sürh-serün
Kasd idüp cânına kıydun ne revâdur püserün
Buna kim oldu sebep yok mı şehâ hiç haberün
Mustafa n’oldı kanı n’eyledün a padişahüm

Sâmi’nin dizelerinde Mustafa’nın aslında Safevileri yenmek için babasıyla yan yana savaşmak istemesin ve buna rağmen yanlış anlaşıldığı anlatılıyor. Muînî‘nin dizeleri biraz daha serttir.

Teb-i firak ile âh nedâmetiyle o şâh
Hayflar ana ki oldı yigitliginde tebâh

Genç yaşta katledilen Mustafa için padişaha yazıklar olsun der Muînî ve padişahın pişman olmasını, ah çekmesini diler. Müdamî‘nin mersiyesinde baştan aşağı bir hüzün vardır. Dağı, taşı ve tüm insanlığı ağlatır Şehzade Mustafa için.

Yad idüp bu matemi kafir müselman Ağlasun
Vahş ü tayr ü ins ü cinn ü hûr ü gılman Ağlasun
Taş bassun bagrına kân bahr u umman Ağlasun
Kulları bir yere cem olup firavan Ağlasun
Alem içre kimi peyda kimi pinhan Ağlasun
Her ne kim mevcuddur alemde yeksan Ağlasun

Kadın şâirlerden Nisâyî‘nin dizeleri, Mustafa için yazılan mersiyelerden en öfkeli olanıdır. Adeta nefret kusar şâir ve Hz. Eyüb‘ün sabrıyla kendi sabrını kıyaslar.

Yakdı alem bagrunı derd ile anın fürkatı
Yandılar dutuşdular matem dutunup key katı
Yok mıdı ey şâh-ı âlem sende ata şefkatı
Ey şeh-i bî- şefka nitdi sana Sultan Mustafa
Bu Nisâyî derdmend feryad idüp kan ağladı
Derd-i hasretden anun cismindeki cân agladı
Yidi kat gökde melekler yerde insan ağladı
Ey şeh-i bî- şefka nitdi sana Sultan Mustafa
Sabr-ı Eyyüb ile katlandı firaka ol hatun
Bu fena dârı içinde çekdi tamu mihnetin
Anı Yakup yanduran görsün zebani heybetin
Merhametsüz şâh-ı âlem nitdi Sultan Mustafa

Mersiyelerin içinde Şehzade Mustafa’nın karakteristik özelliklerini aktaranları, onunla halk ve asker arasındaki yakınlaşmayı anlatanları da vardır. Müdamî’nin dizeleri gibi.

Kaddi a’la hüsni zîba bir güzel mahbûb idi
Can gibi mergub idi canan gibi matlub idi
Gün gibi mahbub idi hem goncaveş mahcub idi
Pehlevan-ı alem olanlar ana maglub idi

Feleğe olan sitemlerinde şâirlerin okları Rüstem Paşa ve Hurrem Sultan’ın üzerindedir. Zira katlin sorumlusu olarak önce bu iki ismi, sonra da dedikoduları ve padişahı zikrederler. Fünûnî‘nin dizelerinde feleğe sitem vardır.

Ey felek yani cihanda sen de bir san eyledün
Ka’betu’llah-ı şerifi sanki viran eyledün
Yanına kalursa kalsun ana itdigün cefa
Ey felek kanı ol ala gözli Sultan Mustafa

Edirneli Nazmî ise şehzadeyi davranışları gibi karakteri de güzel olan bir şah olarak tanıtırken amansız feleğin onu aldığını yazmıştır.

Her cihatı zât-ı ferhunde-sıfatı gibi hûb
Bir güzel şâh iken ana kıydı çarh-ı bî-aman

Şehzade Mustafa’nın katline sadece şâirlerden bakmak ne kadar hatalı olacaksa, batılı yazarların ya da siyasi fikriyatıyla konuyu ele alan araştırmacıların ellerinden bakmak da o kadar hatalı. Kıyaslamalı okuma yapmak ve en önemlisi de konuyu döneminin sosyo-ekonomik olayları içerisinde ele almak gerekiyor.

6 Ekim 1553’te katlolan Şehzade Mustafa’dan 42 yıl sonra bir başka Mustafa kaderine boyun eğmek durumunda kalır. III. Murad‘ın 15-16 Ocak 1595 gecesi vefatından sonra tahta geçen III. Mehmed, nizam-ı âlem gereği on dokuz kardeşini tahta çıktığı gün boğdurur. Cenazelerin saraydan çıkışını görenler kahrolurlar. Boğdurulan şehzadelerden birçoğu iyi terbiye görmüştür, dördü ise çocuk denecek yaşı geçmiştir. İçlerinden en fazla tanınanı ve ümit verici olanı ise Mustafa’dır. Fakat babasının ölüm haberinden sonra aşağıdaki hazin dizeleri yazmış, akıbetini hemen sezmişti:

Nâsıyemde kâtib-i kudret ne yazdı bilmedüm
Ah kim bu gülşen-i âlemde bir kez gülmedüm

Osmanlıda Mustafaların kaderi bir hayli ilginç. Şâirlerin de. Bir de hem şâir, hem şehzade, hem de adı Mustafa olanlar var ki; ölümleri çok önceden “geliyorum” demiş gibi…

Kaynaklar:
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, Kayı IV: Ufukların Padişahı Kanunî, Timaş, Aralık 2013, İstanbul
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, Kayı V: Kudret ve Azamet Yılları, Timaş, Aralık 2013, İstanbul
Doç. Dr. Remzi Coşkun, Kanuni Devri: Osmanlı-İran Münasebetleri, IQ, Ocak 2006, İstanbul
Mustafa İsen, Acıyı Bal Eylemek: Türk Edebiyatında Mersiye, Akçağ, Ankara, 1993
Mehmed Çavuşoğlu, “Şehzade Mustafa Mersiyeleri”, İÜ, İstanbul, 1982
Ayhan Güldaş, Bilinmeyen Şehzade Mustafa Mersiyeleri, Kubbealtı Mecmuası, yıl 18, S:3, Temmuz, 1989
Nicolae Jorga, Yenilmez Türk: Kanuni ve Dönemi, Yeditepe, 2008.

Yağız Gönüler, heyula.net, Sahte Vefa
İZDİHAM

 

 

 

İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: