Yaban Bir Aylak: Yusuf Atılgan

Bir fotoğraf:

Alnı iyice açık bırakan geriye doğru taranmış, yılların yorgunluğunu bütün izlerini üzerinde taşıyan, beyaz dalgalı saçlar. Yolunda gitmeyen bir şeylere bakar gibi bakan yorgun, huzursuz, sorgulayan bakışlar. Mücadele ile geçen ömrün yükünü taşıyan, dudaklarının uçlarına doğru inen, iki derin çizgi. Bütün bu kent yalnızlığının, köyünde yabancı görülüşünün ve sessiz geçen bir yaşamın inadına dudaklara yüklenmiş hiç ölmeyecek gibi duran bir tebessüm. Yaşamı gibi gerilerden sessizce bakıyor Yusuf Atılgan siyah beyaz bir fotoğrafta.

Üniversite sıralarında:

Çocukluğunun ve ilk gençliğinin geçtiği taşra ortamından ve bu ortamın getirdiği baskıdan bunalan Atılgan kurtuluşun yolunu bulmuştur. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine kayıt olur. Belki de onun için bir dönüm noktasıdır bu üniversite. Lise sıralarında yazmaya başlayan Atılgan için artık bir yol gösterici vardır. Hocası Tanpınar. Atılganın yazarlık mizacının oturmasında Tanpınar’ın çok büyük etkisi olmuştur. Tanpınar etkisi zaman zaman eserlerinde de gösterecektir kendisini.

Hayatının kutsalı öğretmenlik:

Atılgan öğrencilik yıllarında Türkiye komünist partisine girerek ileri gençlik hareketi içinde yer alır. Bu durum öğretmenlik yaptığı Maltepe Askeri Lisesinde karşısına çıkar ve hakkında sıkıyönetim kanunlarınca dava açılır. Bir yıla yakın bir süre hapis yatar ve öğretmenlikten alınır. Bu geçici bir alınma değildir hayatının geri kalanında bir daha öğretmenlik yapamayacaktır. Bu durum onu derinden etkiler. Bir söyleşisinde kendisine : “dünyaya tekrar gelseniz yine yazar mı olmak isterdiniz?” diye sorulur. Atılgan bu soruya “hayır öğretmen olmak isterdim” diye cevap verir ve ekler “öğretmenliği çok sevmiştim”

Yeniden taşra:

Öğretmenlikten alınması Atılgan’ı çok etkileyecek ve İstanbul’dan ayrılıp Manisa’ya yerleşecektir. Burada çiftçilik yapan Atılgan, bu dönemde bir spor kulübünün de kurulmasında aktif rol alacaktır. Ailesinin ısrarı ile Sabahat adında taşralı bir kadınla evlenecektir. Taşraya yeniden dönüş kalemini de etkileyecektir. Atılgan bu dönemde yarışmalarda ödülle dönen öyküler ve Yunus Nadi roman yarışmasında ikincilik kazanacağı “Aylak Adam” kitabını yazacaktır.

“Yaban” bir öykücü:

Atılgan’ın ruhu bir cetvelle ölçülüp ikiye bölünmüş gibidir. Bu iki parçanın bir yarısı taşralı bir yarısı kentlidir. Yaşamını taşra ve kent arasında gidip gelmelerle geçiren Atılgan’ın bu durumu Edebi kişiliğine de yansımıştır.
Öykülerinde ve romanlarında bu iki kesimin insanını, ilişkilerini yalnızlaşmasını üst düzey bir ustalıkla anlatmıştır. Öyle ki bu iki parçadan birini söküp atmak mümkün olamamıştır. Türk edebiyatının usta kalemleri de bu konuda ikilemde kalmış ve onu tam olarak nereye koyacaklarını bilememişlerdir. Atılgan’ın bu ruh hali, edebi kişiliği ona büyük bir yalnızlaşma getirmiştir. Ne köyde tutunabilmiştir ne de Ankara, İzmir, İstanbul gibi şehirlerin yerlisi olabilmiştir. Uğradığı her yerde “yaban”dır Atılgan.

Ödüller ve İmzalar:

Huzursuz ve yalnız yaşamı yazılarında da kendine yer bulur. Yazdıklarını da yakın bulduğu iki arkadaşı hariç kimseyle paylaşmaz. Lise sıralarında yazmaya başlamıştır. Şiir denemeleri olmuştur ve bir roman denemesi. Yaşadığı taşranın etkisi ile ilk roman denemesi de taşrada işlenen bir cinayeti konu alır. Tür; polisiyedir. Büyük bir özveri ve titizlikle yaptığı çalışmaları kendisine saklaması yakınlarını rahatsız etmiş olacak ki atılgan üzerinde baskı kurarak eserlerini yarışmaya göndermesini sağlarlar. 1955 yılında Tercüman gazetesinin açtığı öykü yarışmasına nevzat çorum imzası ile “evdeki” isimli öyküsüyle katılır ve birincilik alır. “Ziya Atılgan” imzası ve “kümesin ötesi” isimli eseri de dokuzunculuğu alır. Yarışmalardan ödüllerle döner ama ödüllerini almaya gitmez yine arka sıralarda yaşamaya devam etmektedir ve o sıra büyük ses getirecek olan ve “Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ına ışık tutan romanı “Aylak Adam’ı yazmakla meşguldür. Kitap Yunus Nadi yarışmasına yetiştirilir ve bu yarışmadan ikincilikle döner. Yarışmayı açan Cumhuriyet gazetesi birinci ve üçüncü olan eseri tefrika ettiği halde nedense Atılgan’ın romanını tefrikaya değer bulmaz.

Mektupla gelen aşk:

Atılgan’ın kazandığı ödüller, ses getiren kitapları dahi onu evinden köyünden çıkarmaya yetmediği gibi kendisine ulaşan mektuplara da cevap vermemektedir. Aylak adam isimli romanının yayımlanmasından sonra kendisine gelen mektuplardan sadece bir kaçını okumuş ve cevap vermiştir. Cevap verdiği isimlerden biri de Serpil’dir. Aylak adam isimli kitabı okuyan ve kitaptaki B karakterinden oldukça etkilenen serpil Atılgan’ı bulmaya karar vermiş uzun uğraşlar sonunda da ona ulaşmıştır. Karşılıklı konuşmalar başladığında Atılgan evlidir. Serap da oldukça genç. Atılgan’ın karısının vefatından ve uzun yıllar süren bir ilişkiden sonra Serpil ve Yusuf Atılgan evlenirler. Evlenmeden önce üç yıl süre ile ayrı kalmaya karar verirler. Atılgan bu sürede anayurt otelini yazmakla uğraşmaktadır ve kitabın arka temasında kendine yer bulan acıların ilham kaynağı serpilin üç yıllık yokluğudur.

Bitmeyen roman ve sessiz bir ölüm:

Aylak adam isimli romanı ile üne kavuştuğu ve geniş çevrelere ulaştığı dönemde dahi evinden çıkmayan, kendisine gelen mektuplardan sadece bir kaçına bakıp cevap veren Atılgan, bu sessiz, saklı, geride kıyıda kalmış haliyle(bu geride kalış bilinçli bir tercihtir)yaşamına devam ederken bir gece sabaha doğru eşini uyandırıp “ben kötü oluyorum galiba” demiş, ambulans geldiğinde ise çok geç kalınmıştır artık. Türk öyküsünün usta kalemleri gibi o da aynı kaderi yaşamış, sessizce yaşayıp aynı sessizlikte veda etmiştir dünyaya. Üzerinde çalıştığı ve işkence ismiyle yayımlamayı düşündüğü son romanını bitiremeden öteye göçmüştür Atılgan. Romanın yayımlandığını görememiştir. Bu son çalışma sonraki yıllarda “Canistan” ismiyle kitaplaştırılır ve yayımlanır.

Bir kitap: Bütün öyküleri

Edebi hayatında az sayıda eser bırakan Atılgan, sadece bu eserlerle ustalığını ve ölümsüzlüğünü kanıtlamıştır. Onun ölümsüzlüğünün ve evrenselliğinin en büyük kanıtı üzerinden yarım asır geçmesine rağmen eserlerinin tekrar tekrar basılması ve okunmasıdır. Roman türünde olduğu kadar öykü türünde de ustalığı yakalayan Atılgan’ın öykü ve masalları “bütün öyküleri” isimli bir kitapta bir araya getirilmiştir. Oluşturulan tek ciltlik eser romanlarda eksik kalan Atılgan portresini tamamlaması açısından oldukça önemlidir.

“Bütün öyküleri” “bodur minareden öte” ve “ekmek elden süt memeden” isimleriyle iki bölümden oluşmaktadır. “Bodur minareden öte” bölümü: kasabadan, köyden, kentten ve eylemci isimleriyle dört alt bölümle devam etmektedir. “Ekmek elden süt memeden” bölümünde isi Atılgan’ın kaleme aldığı “Korkut’a masal” ve “Ceren’e masal” isimleriyle iki masal yer almaktadır. Nine’sinin anlattığı masallardan esinlendiğini söyleyen Atılgan bu masalları, çocuklar kadar yetişkinler için de kaleme almıştır. Kitapta on iki öykü ve iki masal yer almaktadır.
Atılgan öykülerinde yalnızlaşma ve yabancılaşma psikolojisini, bunaltıyı ve bıkkınlık temalarını derinlemesine ve keskin çizgilerle işlemiş, geniş gözlem gücünü etkili söylemi ile birleştirerek usta kalemler arasında kendi isminden söz ettirmeyi başarmıştır. Onu öykücülükte ön plana çıkmasını sağlayan öykü “bodur minareden öte” olsa da zirveye “dedikodu” isimli öyküsü ile çıkmıştır. Bu öyküde üç ağzı konuşturan atılgan sarmal bir yapıya ulaşmayı başarmış aynı zamanda hayatının bir dönemini geçirdiği taşralı insan ilişkilerini başarılı bir şekilde yansıtmıştır. Kitapta yer alan öyküler köyü ve kenti konu edinmeleri açısından benzerlik gösterse de öykülerdeki ortak tema bulunduğu durumu kabullenmeyen insanın, yeni bir yaşam kurma isteğidir. Atılgan’ın kişiliğinden ipuçları vermesi açısından kitapta yer alan öyküler arasından özellikle evdeki ve kümesin ötesindeki isimli öyküleri incelenmelidir.

Evdeki isimli öyküsünde okumuş, kasabayı ve kasabalıyı kabullenmeyen, üzerindeki toplumsal baskıdan bunalmış ve bu çemberi yarmak ve gitmek isteyen bir kız vardır. Kendisine kitaplardan kurduğu dünya ile içinde bulunduğu dünya uyuşmamaktadır. Gitme isteğini: “satarım babamdan kalan bağı bahçeyi ve giderim buradan” cümlesi ile ilk kez yüksek sesle dile getiren kız bu cümle ile çemberi yırtmak için ilk hamlesini de yapmış bulunmaktadır.
“Kümesten öte” isimli öyküsünde ise bir kümesteki tavukları ve bir horozu konu edinen Atılgan gitme ve yeni bir yaşam kurma isteğini yine çarpıcı bir şekilde bu öyküde de dillendirmektedir.

Kendimi bildim bileli diğer dört tavuk ve bir horozla hep bu daracık avludayız. Çevremizi bana pek yüksek gelen yapılar duvarlar kuşatıyor” cümleleriyle yalnızlaşma psikolojisine vurgu yapan atılgan “uzaklarda başka horoz sesleri de geliyor. Daha güzel, daha tatlı geliyor bana bu sesler. Merak ediyorum. Bu uzak horozlar nasıllar, neredeler? Bu duvarların ardında ne var?”  cümleleriyle de bunaltıdan, baskıdan ve bıkkınlıktan kurtulup yeni bir yaşam oluşturma özlemini dile getirmektedir. Nihayet bu özlem tavuğun kümesin üzerine uçarak o dar avludan kurtulma teşebbüsünü getirecektir. Diğer öykülerde olduğu gibi bu öyküde de bu girişim kabuğu yırtmak için atılan ilk adımdır ve devamı gelecektir.

Tıkırtı isimli öyküde saatlerin tekdüzeliğine isyan eden bir saatçinin saatlerini kurmayıp dışarı fırlayarak “saatlerin kurulduğu yere” diye bağırdığını görmekteyiz. Bu hareket saatlerin kuşatmasından bunalan saatçinin etrafındaki çemberi kırmak için attığı ilk adımdır.

Atılgan’ı bıkkınlık, iletişimsizlik, bunaltı gibi benzer temaları işleyen dönemin diğer yazarlarından ayıran en önemli özellik: onun eserlerini modern anlatının kurallarına uygun bir şekilde, başarıyla kaleme almasıdır. Kitabın geneline bakıldığında öykülerdeki: yer, mekân, ortam ve kullanılan dil gibi unsurlar değişse de Atılgan’ın modern anlatısı kendisini korumaktadır. Kitapta yer alan “tutku, kümesin ötesi, dedikodu” isimli öykülerde daha belirgin bir şekilde görülen geleneksel anlatı formlarını kendine özgü anlatımı ile harmanlayarak modern bir anlatıya dönüştürmüş ve bir anlamda Türk öykücülüğünün yönünü tayin etmiştir. Kitap bu yönüyle ele alındığında da kitabın, dönemin en önemli ve en başarılı eseri olduğu görülmektedir

Peki ya bizim ötemiz neresi?

Yunus Meşe
İZDİHAM

İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: