Woody Allen, Ufo Tehlikesi

Allen, sadece bir sinemacı değil aslında. Kendisi aynı zamanda bir yazar. Yaşadığından daha çok bilir birçok şeyi. 

Gazeteler yine UFO’lardan sözetmeye başladı, onun için bu olayı ciddi bir şekilde ele almanın zamanı geldi de geçiyor bile. (Aslında, saat şu anda sekizi on geçiyor, bu yüzden sadece birkaç dakika gecikmiş olmakla kalmıyoruz, ayrıca ben kurt gibi acıktım.) Şimdiye kadar, uçan daireler konusu çoğu zaman kafadan çatlaklar ve manyaklarla özdeş tutuldu.

Aslında, gözlemciler iki grubun da üyesi olduklarını itiraf ediyorlar. Ama yine de, sorumluluk sahibi kişilerin ısrarlı raporları üzerine Hava Kuvvetleri ve bilim çevreleri bir zamanlar takındıkları kuşkulu tavrı yeniden gözden geçirdiler; şimdilerde, olayın kapsamlı bir incelemesi için iki yüz dolar kadar para ayrılmış durumda. Sorun şu: Orda birşeyler var mı? Durum buysa, bu kişilerin lazer tabancaları var mı?
Bütün UFO’lar karaüstü kökenli olmayabiliyor, ama uzmanlar, saniyede oniki binle kalkış yapabilen puro-biçimli herhangi bir pırıltılı hava taşıtı için, yalnızca Plüton’da sağlanabilecek türden donanım ve yakma tüpleri gerekeceğinde birleşiyorlar. Eğer bu nesneler gerçekten de başka gezegendenseler, o zaman bunları yapan uygarlığın bizimkinden milyonlarca yıl daha ileride olması gerekir. Durum ya böyle, ya da adamlar çok şanslı. Profesör Leon Speciman’ın varsayımına göre bu uzay boşluğundaki uygarlık bizimkinden yaklaşık onbeş dakika daha ileride. Bu durum, diyor Profesör, onları bizden çok daha avantajlı kılıyor, çünkü randevularına yetişmek için koşmak zorunda kalmıyorlar.

Wilson Dağı Gözlemevi’nde, veya Wilson Dağı Akıl Hastanesi’nde (mektup pek açık değil), çalışan Dr. Brackish Menzies, ışık hızına yakın bir hızla hareket eden gezginlerin buraya gelmesinin, en yakın güneş sisteminden gelseler bile, milyonlarca yıl alacağını iddia ediyor, ayrıca, Broadway şovlarına bakılırsa yolculuk buna değmez, diyor. (Işıktan daha hızlı seyretmek ne olasıdır, ne
de zevkli, çünkü insan durmadan şapkasını tutmak zorunda kalır.)
İlginçtir, modern astronomlar uzayın sonlu olduğu görüşündeler. Bu aslında çok rahatlatıcı bir düşünce -özellikle, neyi nereye koyduğunu unutan insanlar için. Bununla birlikte, evren üzerine üretilen düşüncelerdeki ana esas, evrenin yayılmakta olduğu ve bir gün parçalanıp yokolacağıdır. Onun için, koridorun aşağısındaki ofiste çalışan kız, aradığınız bütün özelliklere sahip değil de birkaç iyi tarafı varsa, en iyisi bir an önce uzaklaşmaktır.
UFO’lar üzerine en çok sorulan sorulardan biri de şudur: Eğer daireler uzayboşluğundan geliyorsa, niye pilotları, boş alanların çevresinde gizemli bir biçimde pervane olmak yerine, bizimle bağlantı kurmaya çalışmıyor? Benim kendi kuramım şu ki, başka bir güneş sisteminden gelen yaratıklar için “pervane olmak” belki toplumca benimsenen bir ilişki kurma yöntemidir. Hatta zevkli bile olabilir. Bir keresinde ben de onsekiz yaşında bir aktrisin çevresinde altı ay pervane olmuş, hayatımın en güzel günlerini geçirmiştim. Ayrıca unutulmamalıdır ki, başka gezegenlerde “hayat” derken belirtmek istediğimiz şey, içkili toplantılarda bile toplu halde yaşamayı sevmeyen amino asitlerdir.

Çoğu kişide UFO’ları çağdaş bir sorunmuş gibi görme eğilimi vardır, ama insanoğlunun yüzyıllardır bilincinde olduğu bir olay olamaz mı bu? (Bir yüzyıl bize bayağı uzun görünüyor, özellikle elimizde bir borç senedi varsa, ama astronomik ölçütlere göre bu, bir saniyede olup bitiyor. Onun için, insan yanında her an bir diş fırçası bulundurmalı ki bir dakika içinde hazırlanıp yola çıkabilsin.) Şimdilerde bilginler, tanımlanmamış uçan cisimlerin görülüşünün Kutsal Kitap’ta geçen tarihlere dek uzandığını söylüyorlar. Örneğin, Leviticus’un kitabında şöyle bir bölüm var: “Ve Asur orduları üzerinde büyük ve gümüşi bir top belirdi, ve bütün Babil ağlayıp inleyenler ve diş gıcırdatanlarla doldu, ta ki kahinler ahaliye kendilerini toparlayıp eski hallerine dönmelerini emredene kadar.”
Bu olay yıllar sonra Parmenides tarafından anlatılan öyküyle ilintili miydi: “Üç portakal rengi cisim göklerde ansızın belirdi ve Atina’nın ortasına kadar döne döne geldi, hamamların çevresinde pervane olarak, en bilge filozoflarımızdan bazılarının peştemallarına sarılmasına neden oldu”? Ve yine, bu “portakal rengi cisimler”, yakın zamanda bulunan bir onikinci yüzyıl Sakson kilisesi elyazmasında anlatılana benziyor muydu: “Kapıyı kilitledi; tam yatağına giriyordu ki, havada kırmızı bir topun yüzdüğünü gördü. Teşekkürler, bayanlar baylar”?

Bu son olayı ortaçağ din adamları dünyanın sonunun geldiğinin belirtisi olarak yorumladılar, ama pazartesi gelip de herkes yine işe gitmek zorunda kalınca büyük bir düşkırıklığına uğradılar.

Son olarak, en inandırıcısı da bu, 1822’de Goethe, kendi başına gelen tuhaf göksel bir olaya dikkat çekiyor. “Leipzig Kuruntu Bayramı’ndan eve dönüşte,” diye yazıyor, “bir çayırdan geçerken, başımı yukarı kaldırdım ki ne göreyim; gökte, güney yönünde birkaç ateş kırmızısı top ansızın belirmesin mi! Büyük bir hızla iniş yapıp beni kovalamaya başladılar. Bir dahi olduğumu, dolayısıyla hızlı koşamadığımı haykırdım ama sözlerim yok olup gitti. Çok kızdım ve avazım  çıktığı kadar onlara lanetler yağdırdım, bunun üzerine korkup uçtular. Bu öyküyü Beethoven’a anlattım, çoktandır sağır olduğunu unutmuşum, o da gülümseyip başını salladı ve “Çok hoş” dedi.”

Genel olarak, olay yerinde yapılan dikkatli incelemeler, çoğu “tanımlanmamış” uçan cisimlerin oldukça sıradan şeyler olduğunu ortaya koyuyor, hava balonları, meteorlar, uydular, hatta bir keresinde, Dünya Ticaret Merkezi’nin damından uçan Lewis Mandelbaum adında bir adam gibi. “Açıklanmış” tipik bir olay, 5 Haziran 1961’de Shropshire’da Sir Chester Ramsbottom tarafından rapor edildi: “Öğleden sonra iki sularında arabamla geziyordum, puro-biçiminde bir nesnenin peşimden geldiğini gördüm. Ne tarafa sürersem süreyim; doğru köşelerden keskin dönüşler yapıp benimle kalıyordu. Çok kuvvetli, parıltılı bir kızmızıydı, arabayı aşırı hızda o yana bu yana döndürdüysem de izimi kaybettiremedim.

Korkmaya başlamıştım, her yanım ter içindeydi. Bir korku çığlığı koyuverip bayıldım, ama uyandığımda bir hastanedeydim, mucize eseri hiçbir yara almamıştım.” Araştırmadan sonra uzmanlar, “puro-biçiminde”ki nesnenin Sir Chester’ın burnu olduğu kararına vardılar. Doğal olarak, kaçmak için yaptığı hiç bir hareket onu yokedemezdi, çünkü yüzüne yapışıktı.

Bir başka açıklanmış olay 1972’nin Nisan ayı sonlarına doğru, Andrews Hava Üssü’nden Tuğgeneral Curtis Memling’in raporu üzerine başladı: “Bir gece bir tarlada yürüyordum, ansızın gökte büyük, gümüş rengi bir disk gördüm. Üzerimden uçtu, başımdan nerdeyse elli fit uzaklıkta, ve üstüste, sıradan bir hava taşıtının yapamayacağı aerodinamik hareketler yapmaya başladı. Sonra birden
hızlandı ve korkunç bir hızla fırladı gitti.”
Araştırmacılar, General Memling’in olayı kıkırdayarak anlattığını görünce kuşkuya kapıldılar. General daha sonra, o sırada “Yıldız Savaşları” filminden dönmekte olduğunu ve ‘filmde deliler gibi eylendiğini’ itiraf etti. Gariptir, General Memling 1976’da bir başka UFO gördüğünü rapor etti, ama çok geçmeden onun da Sir Chester Ramsbottom’ın burnunu takıntı haline getirdiği açığa
çıktı-olay Hava Kuvvetleri’nde büyük bir şaşkınlığa yol açtı ve sonunda General Memling askeri mahkemeye verildi.

Çoğu UFO raporları yeterince açıklanabiliyorsa da, açıklanamayan birkaç taneye ne demeli? Aşağıdakiler, “çözümlenmemiş” buluşmalardan alınan gizemli birkaç örnektir, ilki, Mayıs 1969’da bir Boston’lu tarafından rapor edildi: “Kumsalda karımla yürüyordum. Pek çekici bir kadın değildir. Bayağı şişman. Aslında, o sırada onu iki tekerlekli bir arabayla çekiyordum. Ansızın
başımı kaldırdım ve büyük bir hızla inmekte olan kocaman beyaz bir daire gördüm. Sanırım paniğe kapıldım, çünkü karımın arabasının ipini düşürdüm ve koşmaya başladım.

Daire tam başımın üstünden geçti ve uğursuz, metalik bir ses duydum, “Servisinizi arayın.” Eve varınca yanıt verme servisime telefon ettim ve kardeşim Ralph’in Neptün’e taşındığını bildiren bir mesaj aldım. Onu bir daha hiç görmedim. Karım olaydan sonra büyük bir bunalım geçirdi, artık bir el kuklası kullanmadan konuşamıyor.”
I.M. Axelbank, Atinalı, Georgia, Şubat 1971: “Deneyimli bir pilotum. Dini inançlarına pek katılmadığım bir grup insanı bombalamak için, özel Cessna’mla New Mexico’dan Amarillo, Texas’a uçtuğum sırada, yanıbaşımda uçan bir nesne farkettim. Önce başka bir uçak olduğunu düşündüm, ama yeşil bir ışık göndererek, uçağın dört saniyede onbir bin fit düşmesine ve perukamın kafamdan
fırlayıp tavanda iki fitlik bir delik açmasına neden oldu. Telsizimle durmadan yardım istedim, ama her nedense yalnızca ‘Bay Anthony’ programını bulabildim. UFO yine uçağıma yaklaştı ve sonra köredici bir hızla fırladı gitti. Bu arada yolumu şaşırdığım için, geçiş parası alınan yola acil iniş yapmak zorunda kaldım. Uçakla yolculuğuma karada devam ettim, ama para-ödeme klübesinden
kaçmaya çalışırken başım belaya girdi ve kanatlarımı kırdım.”

En tuhaf olaylardan biri de Ağustos 1975’te, Long Island’da Motauk Burnu’nda oturan bir adamın başına geldi: “Kumsaldaki evimde yatıyordum, ama uyuyamıyordum çünkü buzdolabında mutlaka yemem gereken kızarmış piliçler duruyordu. Karım dalıncaya kadar bekledim, sonra ayaklarımın ucuna basa basa mutfağa gittim. Saate baktığımı hatırlıyorum. Tam tamına 4.15’ti. Bundan eminim çünkü mutfak saatimiz yirmi yıldır çalışmıyor ve hep o saati gösterir. Köpeğimiz Judas’ın da tuhaf şeyler yaptığını farkettim. Arka ayaklarının üstünde durmuş, ‘Kız olmak hoşuma gidiyor’ şarkısını söylüyordu. Ansızın oda parlak portakal rengine döndü. Önce, karımın beni yemek arasında birşeyler atıştırırken yakalayıp evi ateşe verdiğini sandım.

Sonra pencereden dışarı bakınca, hayret içinde, puro-biçiminde dev bir hava taşıtının bahçedeki ağaçların tam tepesinde pervane olduğunu ve portakal rengi bir parıltı saçtığını gördüm. Saatimiz hala 4.15’i gösterdiği için anlamak zordu ama, saatlerce olduğum yerde çakıldım kaldım. Sonunda, büyük, mekanik bir pençe hava taşıtından uzanıp elimdeki iki piliç parçasını kapıverdi ve sessizce çekildi. Makine kalktı ve büyük bir hızla gökyüzünde kayboldu. Olayı Hava Kuvvetleri’ne rapor ettiğimde, gördüğümün bir kuş sürüsü olduğunu söylediler. Karışı çıktığım zaman, Albay Quincy Bascomb, Hava Kuvvetleri’nin iki parça pilici geri vereceğine kişisel olarak söz verdi. Ama bugüne kadar, sadece bir parçasını geri aldım.”
Son olarak, Ocak 1977’de iki Louisiana’lı fabrika işçisinin verdiği rapor: “Roy ve ben bataklıkta yayın balığı avlıyorduk. Bataklığı severim, Roy da sever. Her ne kadar yanımızda bir galon metil klorid getirmişsek de-bir iki damla limon veya bir ufak soğanla çok iyi gider-içki içmiyorduk. Her neyse, gece yarısı, başımızı kaldırdığımızda, parlak sarı bir kürenin bataklığa indiğini gördük. Önce, Roy bunu bir öten-turna sanıp ateş etti, ama ben, “Roy, bu turna değil, çünkü gagası yok,” dedim. Turna böyle anlaşılır. Roy’un oğlu Gus’ın da gagası var ve kendini turna sanıyor. Neyse, birden kapı açıldı ve birkaç yaratık çıktı. Bu yaratıklar dişli, kısa saçlıydı, küçük taşınır radyolara benziyorlardı. Bacakları da vardı, ama parmak yerine tekerlekler duruyordu. Yaratıklar yaklaşmamı işaret ettiler, ben de yaklaştım, bana gülümseyip Bopeep gibi hareket etmeme neden olan bir sıvı şırınga ettiler.

Birbirleriyle tuhaf bir dilde konuşuyorlardı, arabanızı şişman bir insana çarptığınızda çıkan sese benzeyen bir dil. Beni hava taşıtına aldılar ve iyice bir fiziksel muayeneden geçirdiler. Ses çıkarmadım, çünkü iki yıldır tam bir check-up yaptırmamıştım. O zamana kadar benim dilimi öğrenmişlerdi, ama hala görüngübilim yerine yörüngebilim demek gibi ufak tefek yanlışlar yapıyorlardı. Bana, başka bir galaksiden olduklarını, buraya dünyaya barış içinde yaşamamızı öğütlemek için geldiklerini, yoksa özel silahlarla geri gelip her yeni doğmuş erkek çocuğunu ince katmanlara ayıracaklarını söylediler. Kan testinin sonuçları bir iki gün içinde belli olur, bizden haber almazsan Clair’le evlenebilirsin dediler.”

 

 

 

Woody Allen

 

İzdiham

 

İzdiham 28 Çıktı. İzdiham 28. Sayısında da yine herkesten farklı, her şeyden özgün, her şeyden daha şiir. 28. Sayı ile İzdiham yepyeni bir yolculuğa daha başladı.  Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Bekir Şamil Potur, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Alper Çeker, Yunus Meşe, Emine Şimşek, Ferhat Toka, Bilge Çiğe, Mücahit Gündoğdu, Sema Evin, Meltem Gülname Kaynar,  Hatice Çay ve Yağız Gönüler hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham 28. Sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: