Wilhelm Schmid, Aşk kitabından bir bölüm

“Birisi bana aşkı açıklayabilir mi?” Bu soru nicedir dudağımın ucundaydı. Ama sorabileceğim kimseyi  tanımıyordum.Benim sorunum, bir şekilde her şeyin ters gitmesiydi. Bir yandan da aşkın ne olduğunu gayet iyi biliyordum: Hep içten kucaklaşmalar, hep iyi duygular vardır, hiç gam kasavet yoktur. İyi de, âşık olma hali geçmeye görsün, her seferinde akamete uğramıştır bu durum. Bunda, bizzat benim mesafeye ihtiyaç duymamın ve aslında bunu istemememe rağmen bir çıkartmamın da payı az değildir.

Bütün bunları daha iyi anlayabilmek için felsefe öğrenimi görmeye karar verdim. Söz konusu olan aşksa, en uygunu bu değil miydi? Felsefe bilgelik sevgisidir; onun aşk gibi bir fenomene esaslı bir şekilde ve azami itinayla  yaklaşacağına güveniyordum. Gerçi felsefe öğretimi kuru bir malzeme sunuyordu, mesela mantık. Mantık düşüncelerini düzenlemeye yarar. Aşk için, daha başka araştırmalara ihtiyaç vardı. Kendimi bunlara adadım, otuz yıl boyunca, teorik ve tabii ki pratik alanda en azından öznel açıdan daha fazla berraklık kazanmaya çalıştım. Bu çalışma, daha  büyük bir kitabın temelini oluşturan bu küçük kitabı meydana getirdi.

Hangi sonuçlara vardım? Aşkın, hakikatini asla tam bilemeyeceğimiz bir şey olduğunu anladım. Kuşkusuz bir tür yakınlık ve sevgidir, fakat bunun nasıl olacağı sadece kimle karşılaşacağımıza ve nasıl bir tecrübe yaşayacağımıza değil aynı zamanda aşkı nasıl tasavvur ettiğimize ve buna göre ondan ne beklediğimize, umduğumuza ve nesinden endişe ettiğimize bağlıdır. Bu tasavvur veya yorum öylesine önemlidir ki, aşk dediğin, aşk diye yorumladığındır, diyebiliriz. Hakikat bu mudur peki? Hayır, bu bir yorumdur. Yorumuna göre aşk hoş bir duygu olarak da acı bir hayal kırıklığı olarak da, serinkanlı bir hesap olarak da delice bir tutku olarak da görünebilir. Bir geceliğine veya ömürlük isteriz onu, sadece bedensel veya saf manevi olarak, ruhani olarak, aşkın olarak  isteriz, birisiyle veya birçok başkalarıyla yaşayalım isteriz. Her yorum da yine karşılaşmalara ve tecrübelere etki eder:Aşkın, safi uyum olduğunu tasavvur ediyorsam, bir ilişkiden tam bunu beklerim – bunun sonucu hayal kırıklığı olacaktır.

Buna karşılık aşkın esasen uyum demek olduğunu ama ara ara dargınlık ve münakaşayı da içerdiğini tasavvur edersem, hayal kırıklığı sınırlı kalır. Eğer sorun çıkarıyorsa aşk, neden yorumunuzu değiştirmeyesiniz? Yorumunuz doğru görünüyorsa da, sevme tarzınızda bir şeyleri değiştirmeyi düşünmez misiniz? Yorumları birbirini tıpatıp tutan iki insan bulmak zordur:Aşkın hakikatinde ne kadar çok çehrenin saklı olduğunun bir göstergesidir bu. Şu da var ki birçok insan yorumlarının bir yorum olmayıp gerçeğin bir tasviri olduğunda ısrar eder. Aşkın hakikatini bildiklerine inanır ve bunu ancak dinle ilgili tartışmalarda rastlayacağımız kadar can-ı gönülden savunurlar. Onu kendilerine din yapanların gözünde aşk “mutlak bir şeydir”, hiçbir şekilde sorgulanamaz. Ötekiler, bunun aksine burada da ateizme değer verirler: Onlara bakılırsa “arkasında hiçbir şey yoktur” aşkın – olsa olsa biraz biyokimya vardır. Bu iki zıt yorumun da aşkın kavranamaz hakikatinde yerleri vardır, ne var ki bunlar farklı noktalara varırlar. Aşkın mutlaklığında direten, fazlasıyla yüksek beklentilere yetmeyen pratikten ötürü kolaylıkla hayal kırıklığına uğrayabilir. Bu işi sadece bir yanılsama olarak gören de, güzel bir yanılsamanın sağlayabileceği yaratıcı potansiyeli feda eder.

Aşk her zaman zorluydu, fakat her çağın zorluğu kendine özgü oldu. Bir zamanlar, duyguların bir rol oynamaması gerektiği konusunda kafalar açıktı; belirleyici olan, serinkanlı hesap, maddi güvence, toplumsal yükselme olanakları ve bereketli üremeydi: Mümkün olduğunca çok çocuk yapmak bir görevdi. Modern çağda aşk, duyguların büyük bir rol oynaması gerektiği için zorlaştı: Mümkün olduğunca hesapsız olmak gerek, maddi güvence ve kariyeri düşünmek romantik değil, üremek de bir zorunluluk oluşturmuyor; çocuk yapmak tercihe bağlıdır, bir veya iki tanesi yetiyor. Peki ama ya duygular devre dışı kalırsa? Duygulara, öncelikle de arızalara ve gündelik hayata yer vermeden sadece iyi duygulara yaslanan romantik aşkın sorunu budur. Romantik aşkın mucitleri bile, sadece duygulara güvenen aşkın pek birlikte yaşanabilir bir şey olmadığını tecrübe etmişlerdi. Onların ilişkileri korkunç biçimde çuvallamıştı ve o zamandan beri bu sorunda herhangi bir şey değişmiş değildir. Aşkın romantik yorumu gökten düşmüş değildi, bir tarihi vardı bunun: 18. yüzyılın sonları ilâ 19. yüzyılın başlarında Batılı ülkelerde genç insanlar, “erken romantikler”, ayarlanmış evliliklerdeki burjuva aşkın duygusuzluğuna karşı  direnişe geçtiler. Meydana çıkmakta olan, rasyonelliğe, bilime ve teknolojiye dayanan modern çağı da hissizlikle itham ediyorlardı. Bu dünyanın soğuğunda insan sıcaklığının kaybolacağından endişe ediyorlardı, bu endişeleri sebepsiz de değildi. Romantik duygularla bir karşı-dünyanın yaratılabileceğini umuyorlardı. Bu tasavvur modern çağın akışı içinde
giderek daha fazla taraftar buldu ve şimdilerde yeniden önem kazanıyor: Çalışma hayatında stres, sıkıntı ve belirsizlik arttıkça, ev yaşantısının o oranda uyumla, anlayışla ve kesinlikle dolu bir selâmet dünyası olması isteniyor.

Ne var ki bu aşk da, bütün duyguları sararıp solduran gündelik hayat, onun karşısında dikildiği için zordur. Artık
yalnızlığa olanak tanımayan samimi beraberliğe olan özlemin önüne çok defa bizzat benlikler dikildiği için de zordur: Benlik, aşkı insanın kendini teslim edebileceği güvenilir bir bağlanma olarak ister ama diğer yandan özgürlüğünde ve kendi ayrı hayatında ısrar eder. Başka çağlarda insanlar özgürlüğün en fazla düşünü görürlerdi, modern çağdaysa özgürlük, insanları daimî huzursuzluğa sevk eden bir kazanıma dönüştü: Ben neredeyim burada, özgürlüğüm nerede kaldı? Beni fazla daraltan bir şey var mı? Bundan kendimi nasıl kurtarabilirim? Aşk, birçok olanağa kavuştuğu için de zordur. Mesela romantizmi gerçekleştirmeye dönük sürekli yeni hamlelerin yapıldığı çok sayıdaki ilişki suretinde ortaya çıkan olanaklardır bunlar. Ne var ki bu girişimlerdeki her gerçekleşme kuvvete ve zamana mal olur ve diğer olanaklardan feragat etmeyi gerektirir, bu da insana acı verebilir. Bütün bunlar yine de ümitsizliğe düşmeye sebep değilse, romantizm aşkın düşünülebilir tek yorumu olmadığı içindir.

Birlikte daha iyi yaşanabilir bir başka yorum, nefes alan aşk yorumudur. Aşk, nefes alamadığında boğulur. Aşk, hep sadece aşk olmak zorunda kaldığında, nefes alamaz; her zaman belirli bir anlamdaki aşka sabitlendiğinde, aşk sürekli iyi duygular ve tutku, sürekli şeker şerbet bir samimiyet sunmak anlamına geldiğinde mesela. Bu, sürekli soluk alıp durmak demek olur, oysa insanın soluğunu vermesi de gerekir. Aşkın da öyle.

Eğer meseleniz hâlâ aşksa.

Wilhelm Schmid, İletişim Yayınları, Aşk
İZDİHAM

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın