Van Gogh’a Vicdan Borcu

Temmuz’un 27’si. Küçük bir Fransız kasabasındayız. Mütevazı bir pansiyonun restoranına ait bahçe kısmında neşeli insanlar oturuyor. Sakin güneş ışıklarının aydınlattığı sıradan yüzlerde tebessüm ve huzur var. Pansiyon sahibinin güzel kızı servisi bitirmiş, omzunu yasladığı kapı girişinde bu tatlı sükûnete katılıyor. Elmacık kemiklerini iyice pembeleştiren güneş ışıkları yüzüne her zamankinden daha fazla canlılık veriyor. Az sonra her şey alt-üst olacak. Kızıl saçlarını fötr şapkasının altına gizlemiş soluk yüzlü adam ansızın bu mutluluk tablosunu duman renkli bir cehenneme çevirecek. Kimseye değil, kendine zarar verecek, ama vicdan azabı çiğ bir kızıllık olup boğazında düğümlenecek herkesin. Ya da o öyle olmasını isteyecek, gerçekte ise “herkes” bir delinin dünyadan eksilmesini küçük bir hayretle geçiştirecek.

Loving Vincent, bu sahnenin etrafında bir kurguyla ünlü ressamın hayatını ve tartışmalı ölümünü konu ediyor. Tamamı yağlıboya tablolardan oluşan film, bu yönüyle dünyada bir ilk. Altı yıldan uzun bir sürede tamamlanan filmde, yüzden fazla özel eğitimli ressamın hazırladığı altmış beş bin tablo kullanılıyor. Filmin yaklaşık dört yıl süren hazırlık ve araştırma aşamasında, Van Gogh’un eserlerinin yanı sıra sekiz yüz adet kişisel mektubuna başvuruluyor. Filmin temel motivasyonu resmi web sitesinde şu şekilde açıklanıyor: “Bu filmi çekme nedenimiz ilk olmak ya da herhangi bir şekilde kayda geçmek değil, Vincent’in hikâyesinin resimleri olmadan doğru bir şekilde anlatılamayacağını düşünüyoruz, bu yüzden, resimlerini canlandırmaya ihtiyaç duyduk.”

Loving Vincent ile ilgili görsel sonucu

Van Gogh’un Son Günleri
Film, seyirciyi Van Gogh’un anlam dünyasında benzerine kolay rastlanmayacak türden bir gezintiye davet ediyor. 1853-90 yılları arasında yaşayan ressamın çoğunu hayatının son iki yılında yaptığı resimler filmde sıcak ve naif bir üslupla bir araya geliyor. Van Gogh’un hem eserleriyle hem de hayat hikâyesiyle gündeme getirdiği soruları sanatseverlerin gündemine taşıyor. Filmin kurgusu, genç bir adamın, Van Gogh’un ölümünden kısa bir süre önce yazdığı son mektubunu kardeşi Theo’ya ulaştırmak üzere yola çıkması üzerine yapılandırılıyor. Bu yolculuk onu Van Gogh’un hayatının son günlerini geçirdiği kasabaya kadar sürüklüyor ve böylece ressamın ölümüne dair şüphelerin üzerine gidiyor.

Van Gogh’un “Armand Roulin’in Portresi” tablosundan seçilerek kurgunun merkezine yerleştirilen bu genç, gönülsüzce üstlendiği görevi tamamlayıp mektubu Theo’ya teslim edemese de Auvers kasabasında ressamın ölümü kadar hayatı hakkında da fikir ediniyor. Hâlâ hayattaymışçasına Van Gogh’un naif kalbine ve samimiyetine şahit oluyor ve ölümünün intihar olmayabileceği ihtimalini araştırmaya başlıyor. Van Gogh’un ölüm haberiyle başlayan film, bu sorgulama vesilesiyle sık sık geçmişe gidip geliyor. Sanatçının yalnızlığına, maddi-manevi acılarına, hastalığına, bununla birlikte iyimser ve sevecen yapısına, mütevazı dostluklarına ve elbette resim tutkusuna seyirci, Armand’la beraber şahit oluyor.

Clint Mansell’in müzikleriyle seyircinin kalbine dokunan bu tecrübe, hayatları delilikle dâhilik arasındaki salınan sanatçıların, topluma uyum sağlamakta zorlananların ve incitilenlerin acıları üzerine düşünmeye sevk ediyor. Hayatı boyunca “hiç kimse” olmanın acısını çeken ve çareyi resimleri aracılığıyla konuşmakta, kalbindekileri tuvale yansıtmakta bulan ressamın trajik sonu, benzer hikâyelerin yaşanmakta olduğunu hatırlatıyor. Van Gogh’un sararmış buğday tarlaları, parlak yıldızlar, mavinin farklı tonlarıyla renklenmiş gökyüzünden örülmüş hüzünlü dünyasındaki mahcup çığlık, filmin kahramanına ölmüş bir ressamın ardından “Vincent için bir şey yapmak istiyorum” dedirtiyor.

Saniyede on iki yağlıboya tablonun perdeye düştüğü filmin üzerindeki emek, bu yönüyle bir vicdan borcu olarak düşünülebilir. Ressamın, böylesine emek verilen bir filmle anılması, narin sitemine verilmiş bir karşılık gibi duruyor. Film, aynı zamanda, Van Gogh’un eserleriyle henüz tanışmamış olanlar için güzel bir başlangıç fırsatı sunuyor. Filmdeki tüm karakterler Van Gogh’un tablolarından esinlenerek filme dâhil edilmiş ve kurgu, ressamın yüz otuz eseri çerçevesinde geliştiriliyor. Böylece filmi seyredenlerin resim ve sinema tecrübesini aynı anda edinmesi sağlanıyor.

Resim ve Sinema
Loving Vincent sinema ile resmin kadim ilişkisini yeni bir boyuta taşıyor. Sanatın en kıdemli dallarından olan resimle, teknolojik gelişmelerle yakın zamanda hayatımıza giren sinemanın, iki alan arasındaki hareketlilik-hareketsizlik karşıtlığına rağmen güçlü bir ilişkisi var. Peşpeşe sıralanmış resimleri perdede akıtan sinema, resimdeki kompozisyonu hem tek tek karelere hem de kurgunun tamamına uygulamak zorunda. Diğer yandan, güncel sanatın genişleyen çerçevesinde resim de sinemadan etkileniyor, sinematografik kurgu ve kompozisyonlara başvuruyor.

Loving Vincent, yağlıboya tabloları film karesi şeklinde kullanarak incelikli bir iş ortaya koymanın yanı sıra, aynı itinayı senaryoda da göstererek iki alanın da hakkını teslim ediyor. Böyle bir yeniliğin, intiharın sorumlusu gibi zor bir konunun tartışıldığı filmde denenmesi cesaret istiyor. Buna rağmen, film, sanatseverlerin gözünü, gönlünü, zihnini doyurmayı başarmış görünüyor ve seyirciyi Van Gogh’un dünyasıyla buluşturuyor.

Havva Yılmaz, Kaynak: Hayal Perdesi

İZDİHAM

  İzdiham Dergisi 36. Sayı   Ağustos-Eylül 2018   İzdiham 36. Sayısını söyleyemediklerini sessizliğe emanet edenlere ithaf ediyor.  Siz de okurken bu dünyanın gürültüsünden uzaklaşacaksınız.  Bu sayının sürprizi Sadri Alışık’ın hiç bilinmeyen ve yarıda kalmış filmi olan Ayyaş’ın hikayesi ve hiçbir yerde yayınlanmayan fotoğrafları.  İzdiham, büyük keyif alacağınız bir sayı ile karşınızda.   Dergiye buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın