Ümit Aydın, İhya Avm

çay suyunun kaynamasını beklemek! dünyevi yaşamımda en nefret ettiğim zaman dilimlerinden biriydi. ki bu rahatsızlığımı giderici alternatif çözüm yolları bulurdum hep. bir gün bu korkunç anların birinde, bir nükleer silahla iki ülke vurmak prensibinden yola çıkarak balkon kapısın eşiğine takıldım ve dokuzuncu kattan aşağıya düştüm. aslında bir bakıma balkonların bu yönlerini seviyorum. yaradılış amaçları dışında farklı konseptlere de sahip olabiliyorlar.

uyandığımda boş bir alışveriş merkezindeydim. ne beyaz bir ışık gördüm, ne ritüeller. sadece şaşırdım. ne içim huzurla doluydu ne de üzülüyordum. öylece yere oturdum ve beklemeye başladım. alışveriş merkezinin o karanlık, sisli, saçma ve gizemli koridorlarını dolaşmak istemiyordum.
bir süre sonra fosforlu sarı renginde bir hipopotam yanıma geldi. semerinde yarım paket gauloises sigarası vardı. bir kalemini alıp ağzıma götürdüm ve bir süre orada kaldı. ölüyorum, bir alışveriş merkezine düşüyorum, bir hipopotam bana sigara getiriyor ama ateş yok!

hipopotam sanki “seni bekliyorum” der gibi bakıyordu. hiç oralı olmadım. o sırada düşüp bayıldığımı, bunların hepsinin bir rüya olduğunu düşünmemem gerektiğini düşünüyordum. gözüm bir an binanın giriş/çıkış kapısına takıldı. merakla oraya doğru koşmaya başlamadım. aksine isteksiz ve tembel bir vaziyette yavaş yavaş yürüdüm. dışarısı zifiri karanlık filan değildi. ailelerin alış veriş yaparken çocuklarını bırakabilmeleri için hazırlanmış minyatür, yapay bir parktan başka bir şey görünmüyordu. kesin bir şeyler gelişecek ve sonunda bu kapı açılıp çocukluğumla ilgili bir olguya kanaat getireceğim filan diye ümit etmek, klişeden ziyade fazla anlamlıydı. ölmüş olmam, yaşadığım basit ve reel hayattan farklı enstantanelerle karşılaşacağım anlamına gelmemeliydi.
hipopotamın sırtına atladım. asansöre bindik. yedinci kata çıktık. bir an “yedinci kat, miraç filan, ne oluyoruz lan” tribine girdim ama hemen geçti. peygamberimiz iyi bir insanmış. kırk yaşında peygamber olmuş. ben ölmeden önce yirmi beş yaşındaydım. ortalama bir insandım. peygamber olma olasılığım imkânsız olsa da iyi bir insan olmak için en azından bir on beş senem vardı. bu biraz şartlı ve kişisel bir kıyas ama “iyi insan olmak” yirmi birinci yüzyılda hala tartışma konusuyken, benim kullandığım pragmatik inisiyatif kanımca masum bir usturup.

hipopotam ile bir odaya girdik. odanın kapısının mistik bir hava eşliğinde kendiliğinden kapanmasını bekledim. bu halimi fark eden hipopotam alaycı bir şekilde gülümseyerek kapıyı kapattı.

alaycı bir gülümseme! ne kadar da kolay anlaşılabilen bir betimleme. “bu halimi fark eden hipopotamın iri gözlerinin altında türemiş ince ayrıntılar, sanki küçümser tavrı nedeniyle görünen beyaz dişlerinin gölgeleriydi” deseydim birkaç saniye düşünülmesi gerekecekti. muhtemelen yalın dil’in, dönemsel aşinalıklarla bir ilgisi olmalı. peki, alaycı bir gülümseme’ye neden bu kadar aşinayız? örneğin “marsın yüzeyi gibi kırmızı bir elbise” tabirini yirminci yüzyılda kullandığımızda bıraktığı etki, yirmi birinci yüzyıldaki gibi olmayacaktır. zira yirmi birinci yüzyılda çok fazla mars fotoğrafıyla karşılaştık. bu algının getirdiği aşikâr durum, bu betimlemenin algısını da çok rahat etkiledi. ve buna binaen  “alaycı bir gülümseme” tanımlaması, insanların çok fazla “gerçekleştirdiği” ya da “karşılaştığı” bir durum olmasından kaynaklı mı bu kadar kolay anlaşılıyor- üzerine düşünmek, o gülümsemenin üzerimde bıraktığı utanma duygusunu hafiften azalttı.
oda bir ardiyeyi andırıyordu. boşalmış yağ bidonları, eski bir katalitik soba, koliler, 37 ekran telefunken, zass vantilatör, britannica’lar, meydan larousse’lar, gaz lambası ve kullanılmış giyim eşyaları… ayrıca bir yatak, masa ve üstünde gözlük temizleme bezi, tornavida, birkaç roman ve birkaç kâğıt parçası…  yatağa oturdum ve kalçalarımla hafif zıplayarak yumuşaklığını test ettim. bunu neden yaptığımı bilmiyordum. sıkılmaya başlamıştım. hipopotama bu odadan dışarıya çıkabiliyor muyuz diye sordum. “evet” mahiyetinde başını salladı. odadan dışarıya çıktık. bir ölü olduğumdan açlık ve susuzluk hissiyatlarına sahip değildim. ama bir ölü gibi sıkılabiliyordum. kablolu tv, bilgisayar ve internet bağlantım olsaydı belki. insanoğlu işte… muhtemelen daha iyi bir yer bulurum umuduyla ayrıldım o odadan. daha iyi bir yer buldum mu? daha iyi de ne ki?
“daha iyi de ne ki?” sürekli bu soruyu sormaya başlamıştım. daha iyi de ne ki? dahaiyi deneki? bir süre sonra japon bir buz hokeyi oyuncusu olabilir diye düşündüm. inanın insan öldükten sonra fani hayatına göre daha çok şey düşünüyor. ki bu tespite mazhar olabilmeniz için ölmenize gerek yok. bu bariz, alenen böyle. bariz alenen? bosna hersek cumhurbaşkanı olmalı.

hipopotam; “bi’ küçük su döküp geleceğim. akabinde birlikte tanrının yanına gideceğiz” der gibi bakıyordu. o nasıl bir bakıştı inanın anlatamam. o sırada hafif bir işkillendim. tamahkâr yanımla düet yapmaya bayılan tahammülsüzlüğüme rağmen, yarım kırılmış dudaklarıyla rint olmaya hevesli bir aşüfte gibi beklemeye çalıştım. inanın çok zor oldu. ben de hemen vazgeçip, öyle aval aval duvarlara bakmaya başladım. hipopotam bir tibet keşişi ifadesiyle “işte başardın, sonunda öğrendin” der gibi bana baktı.
dünyevi yaşamımda en nefret ettiğim zaman dilimlerinden biri, çay suyunun kaynamasını beklemekti. bu rahatsızlığımı giderici alternatif çözüm yolları bulurdum hep. bunların zihnimde canlanması, çay suyunun kaynaması için ihtiyaç duyduğum yeterli zamanın geçmesine yetti. kısaca oyalandım. ama bu bir kurşunla, taş atan iki çocuk vurmak gibi bir şey değildi.

hipopotamın; “ hadi sen çay suyunun kaynamasını bekliyordun. insanlar neyi bekliyor üstlerine giydikleri yarı otomatik yarı tekdüze kıyafetleri çıkarabilmeleri için? “ der gibi bakmasını bekledim. bakmadı. yine de bir hipopotamdan sosyal mesaj vermesini beklemek çok ilginç geldi. çayımı yudumladım, sigaramı içtim, gramofona cole porter’ın plağını koydum.
6 ay sonra…
ve sonunda 3 ay önce tanrı “yürü ya kulum” dedi, arabamı sattım. şaka yapmıyorum, ciddiyim. artık sokakların ve toplu taşıma araçlarının hangi renklerle dolu olduğunu biliyorum. belki kablolu tv ve internet bağlantılarından da kurtulacağım, belki işimden de ayrılacağım. ne olacağını bilmiyorum. çay içmeyi seviyorum. ve bunları size 3 ay öncede yazabilirdim ama hep “6 ay sonra…” yazmak istemişimdir.  umarım  6 ay sonra –üstelik öyle derince istişarelere yatmanız, dağ evlerine çekilip romantik kurgularla kendinizi dürtmenize gerek kalmadan-  kendinize güzel bir çay demler ve kıçınızla hafif bir şekilde zıplayarak, hayatınızın rahat olup olmadığını fark edebilirsiniz. bu arada 6 ay önce gramofona cole porter değil, mp3 player’ıma paul mccartney koymuştum. ya da macgyver’ın soundtrack’ini. aslında dvd’ye mcgregor’un en kötü filmini de koymuş olabilirim. acaba hangisi karakterim hakkındaki en doğru ipuçlarını kördüğüm haline getirir?
hipopotam; “ çayı sakın yıkamayın. öyle içine tomurcukmuş, karanfilmiş gereksiz aksiyonlara girmeyin. varsa birazcık kaçak çay ekleyin ve kaynamış suyu, demliğinize tek bir noktadan dökün. 10- 15 dakika bekledikten sonra kapağı açtığınızda gördüğünüz kabarıklığa aldanmayın. çünkü bazılarınız çay dibine çöksün diye sallıyorlar filan hiç hoş değil. bu sırada yapmanız gereken şey, “çayı kesmek”. bazı yörelerde buna “çayı açmak” ya da “çayı kırmak” da denilebilir. bu işlemin seyir süreci ise; demlediğiniz çayı bir bardağa tam olarak doldurunuz. sonra tekrar demliğe gezdirerek dökünüz ” der gibi bakıyordu. vallaha billaha. bana inanmalısınız çünkü o kadar ‘pragmatik’ dedim, ’reel’ dedim, ‘inisiyatif’ dedim, ‘nüans’ dedim. aahh! ‘spesifik’ demeyi unuttum.
işte hayat biraz da böyle…
ayşe teyze yemeğin hazır olduğunu yıllardır üstünde taşıdığı sevecenlikle bize haber verirken; mithat, günbatımının sarhoşluğuna kapılarak söylediği ege türküsünün sonuna gelmişti. leyla ise; esen meltemin ılıklığıyla dans eden saçlarını elleriyle düzelterek koluma girdi.
yarın ise, yine dağ havasına eşlik eden gün batımında odunlarımı kıyarken; izafi yorum’lardan, kültürel kodlar’dan, bir şeylerin arasındaki ince çizgi’lerden, perfpektif’den, söylem farklılıkları’ndan, aslında bu konuyu bu bazda ele almamız gerekli’liklerinden, türkiye entelijansiyasının halktan kopuk yaşadığı’ndan ve olmazsa olmazımız yozlaşmış lümpen gençlik ve popüler kültürü aşağılama yöntemleri’nden “dem!” vurmanın bilinciyle, hipopotamımızdan süt sağan sevdiceğime melül melül bakıyor olacağım. bar filozofları ve alaylı psikologlar mütevellitizmi’nin bir dışavurumu olarak.
işte hayat biraz da böyle…
kah acılar kah sevinçler

kah mutluluklar kah hüzünler

kahroluşçu felsefe, kahroluşçuluk…

 

Ümit Aydın

İZDİHAM

 

“Biz yazılıya çalışmıştık, hayat bizi sözlü yaptı.” İzdiham Dergisi’nin 30 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye. İzdiham Dergisi'nin 30. Sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın