Ufuk Akbal, Çakmak, Kolonya, Tesbih, Şemsiye, Kader

Ufuk Akbal Türk halı sahacılığında yeni bir çığır açıyor.

Cortazar’da var; şemsiyeye, bir şemsiyenin gerektirdiği, bir şemsiyeye gereken ölümü seçerler. Ne bir nehrin kirli sularına atıverilmek kaderidir onun ne de bir çöplüğü boylayıvermek. Hendeğin dibine, şehrin yukarılarına doğru bir seyahatin ardından, şemsiye layıkını bulur. En az bir şemsiye kadar güzel bir ölümü hak eden diğer nesneler gazı kaçmaya yakın- hatta kaçan, hatta odadakilerin burnuna mayhoş bir koku veren çakmak, dini ya da ladini esrimelerin, dalgınlıkların ve dolayısı ile ara vermelerin evi olan ve tekhne’ kaçağı parmakları oyalayan (çünkü parmaklar oyalanmak ister) ve 33 kere dönüldüğünde, döngüselliğin titrek alemini hatırlatan tesbihler;

Çünkü bilinmelidir ki, bazen üzüm tanesi uhrevi, tesbih tanesi dünyevi olabilir.

Keskin, sert ve kesin bir limon kolonyası. Nihayetlendiren. Masanın üzerinde bir yerlere konuşlanmış. Kendi karargâhını kurmuş. Sırasını bekliyor. Çünkü yazı masasının ve kaderinin sahibi şu sırayı izliyor; şemsiyeyi ölüme terk ediyorlar – ama ona yakışan bir ölüme, bu ölüm kuşku yok ki yazılacak. Yazılıyor, yazılıverirken, tütün tüketiliyor. Tütünün tüketilmesini başlatan eylem olarak o mayhoş gaz kokusu, o bir saniye, o bir saniyenin baş döndürücülüğü gündeme geliyor. Tütün yandığında, oda tütüne boyandığında, masanın üzerindeki diğer unsurlar sıralarının geldiğini hissediyorlar. Böylece serbest el kendiliğinden tesbihe uzanıyor. Yazıya ara veriliyor. Çünkü yazı hiç bitmeyecek olandır. Bunu bilebilen adamın terbiyesi buna elveriyor. Oda, duman, tütün kırıntıları, çay dipleri içerisinden oluşan peyzajı bir mimariye tercüme etmeyi mümkün kılıyor. Kader kendini limonun kesinliği ve keskinliğinin insafına bırakıyor. Çünkü limon kolonyasında kendisini içine çekenin genzini yakan ve onun varoluşunun içerisine doğru yolculuğa çıkan bir şeyler var. Özcülük, bir önermedir. Belki yoktur. Oysa bazı şeyler, kendi özlerini, esanslarını kendilerinden kotarıyorlar. Limon kolonyası, limondan ayrı oluşturduğu, kendine çizdiği çerçeve içerisinde- bütün kanıtların ve ıspatların olmadığı yere doğru bir çıkmadır.

Tesbihin imkanları ile kaderin imkanları arasında tutunuşlar, referanslar ve tedbirlilikler ile tekinsiz bir teyelleme mümkün mü?

Esasında, bir masayı, masanın sahibine, onu mülkün sahibine bağlayan şey de aynı duyarlıktan türüyor. Şemsiye ölüyor. Şemsiyeye hak ettiği ölümü vermek lazım. Şemsiye yağmura duyduğumuz şükrana kattığımız iltimastır. Kader yağmurdur. O hâlde kadere de hak ettiği ölümü tanımak lâzım.

Çakmağı yakıp, 33 kere yakıp, limon kolonyası ile çevrelenmiş bir ritüeli her gün yeniden üretmek. Çakmağı öldüren, ve 33 gün boyunca öldüren ve ölümün yani limon kolonyasının kokusunu da yazının sahibine iade eden; o büyük bilinmezlik. Belki de küçük. Çünkü esans, esa(n)sında yoktur.

 

Ufuk Akbal

İZDİHAM

İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: