Tuba Kapusızoğlu, Evliya Çelebi’ye Mektup

Sabahın seherinde kuşları selamlamak ve varlığa saygı duruşunda bulunarak yola koyulmak, bana kalırsa yolculukların en güzeli. Kendime hep yollarda olmam dileğimle… Yine bir yol hâli. Trenle Floransa. Gözlerimizi yollardan çektik, çünkü kahve söyledik. Hiç bir mektuba kahvesiz başlanır mı azizim!

Sevgili Çelebi,

Roman gibi bitti Roma’da sokaklar. Bütün arnavut kaldırımları tükettim. Haritamın katlandığı yerler yırtılmaya başlamıştı ki, Floransa yollarına revan oldum. Senin gibi yeni gökyüzü manzaraları katıyorum düşlerimin mayasına. Çok şey merak ediyorum. Mesela, sen elli yılı aşkın süre gezdin. Vikipedi’de mesleğine gezgin diyorlar. Ayak bastığın şehirlerde pek çok hatıra biriktirdin. Mekanlara ve tarihe çarpa çarpa katlandılar, bazen bir kitap bazen bir şiir oldular. Değil mi? Yaşadığım şehirlerden en az bir kere geçti yolun. En az bir kere yürüdün keşfettiğim çınarların altında. Bu yüzden sen mi benim izimdeydin ben mi senin izinde bilemedim. Evvel zaman içinde ahir mekan içinde yerin göğün bilmediği devran benim içimdeydi sanki.. Aramızda yüzyıllar vardı, oysa ikimizin de geçtiği yerlerde mazi hâlâ ayaktaydı. İkimiz de yalnızca gezmiyorduk. İnce bir şeyin içinden geçiyorduk. Ben, soluklanmış olabileceğin manzaralara, iki adımda bir oturup not aldığın şehir detaylarına 21. Yüzyılın ruhuyla dokunuyordum. Senin hokkan ve divitin vardı, benimse Canon marka bir fotoğraf makinem ve pek akıllı telefonum.. Yine bir gün fotoğraf makinem ve ben hazırlanmış kısa bir yolculuğa çıkıyorduk. O gün çektiğim fotoğraflardan birinin altına not düşmüşüm, feysbuk bugün hatırlatıyor: “Ben sınavlara değil de hep yolculuklara hazırlanmışım galiba. Galiba…”

Seyahat… Nereye gittiğini değil, kendini aradığını bilerek yola çıkmak; bir keşif biçimi olarak ne güzel! Bir tutkunun başlangıcını yaşıyordum. Dünyanın kapıları kapalıydı, örüyordum kendi kozamı. İzinden gidiyordum. Bazı insanlar okulla iyi bağ kuruyorlardı, bazı romanlar kurguyla. Benim vizörümde ise başka bir alem vardı. Minareler maviyle, gökyüzü denizleydi. Sevmek kaderimdi benim. Sevginin kadim ve ezeli olduğu topraklar hayatımın en müthiş tesadüfleriydi. Düşüyordum yollara, kısa veya uzun, bir başıma. Simitin yanında içtiğim çaylar karnımdan çok ruhumu doyuruyordu soluklandığım o duraklarda. Sokak isimleri biriktiriyordum, çokça günbatımı manzaraları. Karşıma Huzur Apartmanları çıkıyordu. İnanır mısın her defasında istemeden Mümtaz ve Nuran’ı arıyordu gözlerim. Mahur Beste’den bir bölüm okuyup vedalaşıyorduk. Binaların arasında çamaşırlar asılı olurdu bazen de. Fırfırlarında kaybolurdum dünyanın. İstanbul olurdum o zaman. Şehrin akşam telaşını dinlemek olurdu vakit. Burnunu sızlatan yemek kokuları perdeleri çekilmiş pencerelerden sızardı. İşte o an mümkün olurdu şiir. Hatırası, çektiğim fotoğraflardı. Ne yaparsam yapayım altlarına birkaç dize yazmazsam da olmazdı. Haydar Ergülen’den bir şiir kiralardık. Hem ne yapalım, “Hatıralar da bir dal istiyor, kuşlar gibi konacak.”

“Bu sabah şu denizi kirala,

Mavi mavi hatırlayalım birbirimizi

Bu öğlen şu güneşi kirala da,

Bir daha soğukluk girmesin aramıza.

Bu ikindi tembelliği kirala

Belki gölgesinde kesin olurum senin

Bu akşam bahçeyi kirala

Elimizde büyüsün gül, menekşe, yasemin.”

İşte böyle… Şiire perde iniyor, adı fotoğraf oluyor sevgili Çelebi. Seyahat de, gittiğin ülkelerde, şehirlerde tabiatın en küçük kıpırdanışını duyarak, hayatın sarsılmaz bir ayniyetle akıp gidişini seyrederek yaşamak demek. “Herkesten daha çok, daha kuvvetli yaşadığını, âna bir ömür kadar çok hayat doldurduğunu bilerek yaşamak”…

Bütün bu ziyaretler bitti mi, anılarımı giyiniyorum oturduğum yerlerde. Mutlu ediyor. Dokunduğum yerleri şöyle bir ruhumla dolaşıyorum. Bilmediğim dillerde şarkılar söylüyorum. Hava güzelse, ufuk da genişse, yollar da varsa önümde artık değmesinler keyfime… Seni çok seviyorum Evliya Çelebi. Senden öğrendiğim bir duayla bitirmeliyim mektubumu. Aynı Ahi Çelebi Camii’nde olduğu gibi, misk, menekşe, karanfil kokuları içinde : “Seyahat ve ziyareti bu kuluna kolay eyle Ya Rabbi!” Kim bilir, belki bir gün zağferan ve kırmızı gülün kokusunu da duyarım.

Hürmetlerimle.

Tuba Kapusızoğlu

İZDİHAM

İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Yorumlar!

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: