Tolga Tup, Sıktırmalık Portakal

Düz yolda sekiz çizen alkollü araç ve üç arkadaş. Ölmemek için hayli yüksek şansa sahipler. Bu şansı polise rastlayışlarında da kullandılar. Aracın durması camın açılması üfleme cihazı uzatılması. Şoförün ‘Mariyn Ketr üflesin, ilk o üflesin doğum günü doğum günü’ derkenki sesin tonu çocukluk yıllarından kalma. Memur Mariyn Ketr’ın kim olduğunu öğrenmek için nüfus kağıtlarını istedi. Aracı kullanan üçünü de uzattı. Bu isim hiçbirine ait değildi. ‘Baylar gözaltına alındınız’ cümlesini söylerkenki aksanı ve arkasından savurduğu sinsi bakışlar entellektüel olma hakkı istiyordu. Bunlar olurken gıcırdayarak açılan bagajdan kısa boylu uzun bacaklı Mariyn Ketr çıktı. Mariyn’in araçtan çıkışında ‘uzaklara doğru gidecek!’ hali vardı. Durdurmak fena olurdu çünkü zombi gibi ışıldayan gözleri operasyondayım mesajı veriyordu. Beş metre uzaklaştıktan sonra sisin arasında kayboldu. Herkes şaşırdı duruma. Sessizliği yırtıp tekrar geldi. Kimse unuttuğu şeyi aramaya böyle gelmezdi. Memur ‘sen insan değilsin aga’ demeyi göze alamadı. Bagajdan çıkardığı ata binip yine uzaklaşması ikinci darbeyi koydu. Fazla uzaklaşamaz lafına hiç inanmamıştı fakat at çatlayınca fazla uzaklaşamadı. “Dili ısırmak kötüdür” dedi. Bunu niye söylediğini sorguladığımda attan düştüğünü anladım. Peynir baştan hatta tam yağlı kokuyordu. Aslında memur entelektüel değildi. Her sinsi bakan ve baylar kelimesini kullanan için bu söylenemez. Araçtaki üç adamı tanıyamadım. Toplanması zor satılması kolay nesneler gibiydiler. Çok da önemli değillerdi. Bu duruma alışığım.

Kendini şarz edemeyen pil nasıl hissederse Mariyn Ketr da kendini öyle hissederdi. Belki de bu yüzden çocukluğundan beri ip cambazı olmayı hayal etti. Ne kadar iğrenç bir görüntü oluşturacağını düşünürdü. Sonra da bu kadar fazla düşünmemesi gerektiğini düşünürdü. Bahtsız bedeviyle kupa asının yılsonu balosunda ettikleri dans aklına geldikçe kederlenir babasından iki tane samsun çalardı. Rahatlamak için satılık cezaevi koğuşu ilanı verir ve ismini vermek istemeyen bir kuruluşun direklerine yapışıtırırdı. Adrenalinden seruma dönen yüzünü gizlemez hatta bununla gurur duyardı. Samsunlardan birisini içer diğerini gelişigüzel fırlatırdı.

Mariyn Ketr sırtındaki atı ahırın önünde bıraktı.Dört kişinin arasında mendille serinlemeyi deneyen, beceremeyen ve asla becerememiş olan kişiye yürüdü. Bu babasıydı. Annesinin tüm itirazlarına rağmen ismini babası koymuştu. “Yine yarı yolda bıraktı bu kaçıncı” dedi. Duruma alışmış hareketlerle içeri girdiler. “ Nası iş var mı bu gece?” diye devam etti. Baba içeriye hapsettiği üç adam olduğunu söyledi. Numaralı deniz gözlüğünü uzattı kapıyı açmak için almasını bekledi. Asansöre aynı anda girdiler. İçeride suratı düşen üç, hareketsiz iki. Sürekli aynada asılı duran ‘dört kişiden fazla binilmesi durumunda yetkiliye bildiriniz’ yazısına bakmaktan bıkan adamla göz göze geldiler. Ne bakıyorsun anlamına gelen bu bakış daha iyi hissettirilemezdi. Adam Mariyn Ketr’ın diş yokluğu çektiğini gösteren manasız gülüşüne maruz kalınca tekrar bıkmaya razı geldi. Adamı nereden hatırladığını düşünürken saate baktı. Saat durmuştu. Sık duran saatleri severdi çünkü çıldırmayı tetikleyen her şeyi severdi. İşte bu da onlardan biriydi. Kolundaki saati sinirle çekiştirmeye başladı, korpardı ve fıtlattı. İnsanlar göz ucuyla onu süzüyordu. Etrafı süzdükten sonra kolunu çekiştirmeye başladı. Anlamsız bakışlar ona çevrilmişken o kolunu koparıp attı. Arkalardan birinin “ Ay o ne ses ya” tepkisi kulaklarda yerini buldu. Aslında o kadar da arkadan değildi. Bu duruma alışığım.

İçeridekiler olanlara anlam vermeye çalışırken biri daha geldi. Dört kişilik kuralı tekrar bozuldu. Gelen adamın davranışlarından mutlu olduğunu çıkardılar. Tek sorun pis kokmasıydı. Burun kırıcı bu koku hiçbirine tanıdık değildi. Kötü olmasını da sağlayan buydu.. Adam kollarını kavuşturunca koku daha hissedilir hale geldi. İşte o an babası bunun ayak kokusu olduğundan emin oluyor ve kendini yiyip bitiriyordu. İki kat çıktıktan sonra adam indi. Akıllardaki soru işareti iki kat çıkmanın bu kadar zor mu olduğu yönünde birleşiyordu. Ardından Mariyn Ketr’ın bu dar yerden çıkması onun için yaşama sevincine dönüştü. Zehirlenmemek için ayran aradı.

Daha sonra bana uğradı. Mariyn Ketr sürahiyi utandırınca ben istemem dedim. Soğuk ayrandan Einstein’a ikram ettiler. Tadına baktı bu hareketi muhabbeti böldü. “Mantığı kavrayamayan birey klonlanmış fare gibidir” dedim. Dikkatini çekti tabi. “İnsanlar ne kadar yaşarlarsa yaşasınlar büyümezler. İçine doğduğumuz büyük mucizenin karşısında meraklı çocuklar gibi durmaktan asla kurtulamayacağız” dedi. Balkondaki taburede oturan Beethoven kafayı uzattı. Sen var ya dedi harcandın burda harcandın. Mariyn Ketr’da hareketlenme sezdim. Cebinden el bombası çıkardı bunu arkadaşım verdi dedi. Etkilenmişti. İçindeki çocuğu özgür bırakacaktı. Sakın ağbi dedim efendi gibi oturalım tadımız kaçmasın. Yok yok pimi çektim dedi. Anladım ben onu diye karşılık verdim. Bana hiçbir şey olmayacağından emindim. Einstein’ın son anda dışarı gönderdiği el bombası Beethoven’ın yanında patladı. Kulaklarda çınlama falan derken bunu götürdük. Sağlık karnesini uzattı bırak onu mevsimdendir bişeyin kalmaz dedim. Çok zaman geçmeden işitemez oldu.
Kendi halinde bıraktık.

Bizim çocukları aldım Mariyn Ketr’ın ahıra gidiyoruz. Babası az önce çatlamış olan atın başında durup nedenini düşünüyor. Yerde bulduğum gülü ezilmiş olsa da uzatıyorum. Arkadan geçen peynir gemisi garip bir ses çıkartıyor hepimiz dönüp bakıyoruz. Beethoven hariç. Mariyn Ketr’ın babası uzaklara dalıyor. “Lafta peynir gemisi yürümez insanın komşusu ruh hastası olunca…” derken oğlunun kime çektiği sorusuna cevap buluyor. Mariyn Ketr gardolaba benzeyen gardolaptan dışarı çıkıp bize katılıyor. Babası derin ayak kokusu aldığını belirtiyor. Bahaneyle Beethoven’ın ayakkabılarından birini çıkartıyor. Duvarda Mariyn Ketr’ın canına kıyıyor. Beethoven dokuzuncu senfonisini besteliyor. Einstein “Oğlum rahmetlinin arkasından çalma” diyor. Numaralı deniz gözlüğü düşüyor

Evet Mariyn Ketr haddini aşan bir böcekti ve hatta tanıdığım en insansı böcekti. Isırmayı hiç bilmiyordu ama bu böcek olmasını engelleyemezdi. Aldığı ağır sivriburun darbe sonucu hayatını kaybetti. Tek suçu ise babasından çaldığı iki adet samsun. Bu duruma alışığım.

Tolga Tup
İZDİHAM

İzdiham'ın 37. sayısında Rainer Maria Rilke'nin vasiyetnamesi Sema Peltek'in çevirisiyle Tükçe'de ilk kez İzdiham'da yayımlanıyor. Müslüm Gürses’i kapağına taşıyan İzdiham Dergi’nin Ekim-Kasım sayısı; Meltem Gülname Kaynar’ın hazırladığı İzdiham Maarif Takvimi’yle başlıyor. Rilke’nin Vasiyetnamesi ilk kez Sema Peltek'in çevirisiyle Türkçe yayımlanırken Gökhan Özcan’ın kendine has bir tarzda yazdığı yazısıyla devam eden bu sayıda Gerard de Merval’in morg kaydına yer veriliyor. Erhan Tuncer köşesinde Yeşilçam Şiirlerinden oluşan bir yazı dizisine başlarken; birbirinden farklı üsluplarıyla dikkat çeken ve bu sayıda yer alan yazarlar: Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Faruk Aksoy, Furkan Güngör, Güray Süngü, Hakan Göksel, İbrahim Varelci, Melda Zirek, Muhammed Güleroğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Seda Nur Bilici, Talip Kurşun, Tuğba Karademir, Turan Karataş, Yasin Kara. Şiirleriyle: Bülent Parlak, Abdülhamit Güler, yer alırken; öyküleriyle: Arzu Özdemir, Emine Şimşek, Zeynep Kahraman Füzün; masalıyla: Meryem Ermeydan yer alıyor. Filmler ve Replikler köşesini Berat Karataş hazırladı. Etibar Hesenzade Şehriyar'ın biyografisini yazdığı, Arzu Özdemir'in de bir şiirini çevirdiği dergide: Enes Aras, Mercedes Kadir’i; Ferhat Toka, Cahit Zarifoğlu’nu; Özer Turan, Bakunin’i; Yunus Meşe, Kadı Burhanettin’i anlatıyor. Röportajlarda; Beyazıt Bestami dolarla, Hacı Ahmed Eriş oto tamircileriyle, Mustafa Toprak Ahmet Hamdi Tanpınar ile konuştu. izdiham dergisinin 37. sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.    

Bir Cevap Yazın