Tiyatroyu Seveceksin

Bütün tek tanrılı dinlerde var olan 10 Emir’i hepimiz biliriz.
Bütün tek tanrılı dinlerde var olan 10 Emir’i hepimiz biliriz. Öldürmeyeceksin, zina etmeyeceksin, çalmayacaksın, annene babana hürmet edeceksin diye gider.
Tıpkı kutsal kitaplardaki On Emir gibi entelektüelliğin de bazı temel emirleri var:
Betonu lanetleyeceksin.
Teknolojiye hep şüpheyle bakacaksın.
Börtü böceği seveceksin.
Operayı seveceksin.
Cazı seveceksin.
Tiyatroyu seveceksin.Gibi.
Üstelik bunlar bir paket. İçlerinden birini sevmem derseniz, paketin tümünü reddetmiş sayılır, “klan” dışına sürülürsünüz. Geçenlerde Perihan Mağden bu On Emir’den birini çiğneyerek büyük bir “günah” işledi, tiyatrodan nasıl nefret ettiğini kendine özgü o nefis üslubuyla ortaya koydu ya, içim nasıl serinledi bilemezsiniz. Gerçi günah paylaşıldıkça küçülen bir şey değil ama yine de başka günahkârların varlığını bilmek insanı rahatlatıyor. Tabii tepki çabuk geldi. Cevabı tiyatromuzun “sir”lerinden Cihan Ünal, adını bile ağzına alamadığı, yani o kadar aşağıladığı “o kadın” a karşı dayanılmaz bir pataklama isteği duyduğunu gazete sayfalarından ilan etti.
Gerçi ben Cihan Ünal’ın bu tehdidinin bundan sonraki açıklamalar için pek caydırıcı olduğunu sanmıyorum. On yumruk mu, dört perdelik bir oyun mu deseniz, yumruğu tercih edecek çok okur yazar var bu memlekette. Ama manevi baskı o kadar büyük ki söylemiyorlar.
Tiyatro denen ilkel sanat o kadar yüceltilip, o kadar kutsanmış ki, birçok aydına duydukları nefreti psikiyatr koltuğundan başka bir yerde söyletemezsiniz.
Milyonlarca hayranı olan pop starları, manken oyuncuları yerden yere vurmakta, dalga geçmekte herkes özgür. Ama sıra tiyatronun baronlarına baroneslerine gelince susup yutkunmaktan başka yapacak bir şey yok.
Onların kırk yıldır aynı replikleri aynı te-atral ses tonuyla tekrarlayıp durmaları karşısında dalga geçme, hatta esneme özgürlüğümüz yok.
Hayır, önyargılı değilim.
Her yıl bütün iyi niyetimle bir ya da iki deneme yapıyorum. Adı, o sezonun en iyi oyununa çıkmış birkaç oyuna gidiyorum. Bu deneme için yanıma arkadaş bulmakta zorlandığımı da itiraf etmeliyim. Önce epey Metin’e yalvarıyorum, hadi bir kez daha deneyelim, diye. Hayır! O, Nuh diyor, peygamber demiyor. O zaman Ali’ye dönüyorum. Oğluma daha rahat geçiyor nazım. Ayrıca o henüz babası kadar çok sayıda acı tecrübe yaşamadı.
Taze bir umutla gidip yerlerimize oturuyor ve ilk on beş dakika hiç moralimizi bozmadan seyrediyoruz. Ama on beş dakikanın sonunda çaktırmadan birbirimize bakıyor ve ilk arada kendimizi dışarı zor atıyoruz.
Söz konusu olan, bir okul müsameresi olsa, çocukları üzmemek için yüzümüze hoşgörülü bir tebessüm geçirir, dişimizi sıkar otururduk.
Ama kazık kadar insanları ömür boyu böyle “idare etmek” zorunda mıyız?
Bu dokunulmazlık nereden geliyor?
Ben demiyorum ki tiyatro sanatı toptan yok olsun. Hayır, elbette onun da bazı meraklıları hep olacaktır.
Ayrıca, geleneksel bir sanat dalı olarak, tıpkı gölge oyunları gibi, ebruculuk, minyatür sanatı, halıcılık, kilimcilik gibi korumaya alınmalı, Güzel Sanatlar Akademisi’nin Geleneksel Sanatlar Bölümü’nde adına bir kürsü açılarak yaşatılmalıdır.
Ama artık şu toplu yalan ayinlerinden vazgeçsek diyorum. Dinde bile reform yapılırken, biz de artık şu “Entelektüel Olmanın On Emri”ni biraz revize etsek. Bu müsamerelerden çok sıkıldığımızı itiraf etsek ve kurtulsak.
Sevgili “zoraki” tiyatro severler;
Özel sohbetlerde söylediklerinizi biliyoruz.
Hadi bakalım dökülün birer birer.
Atilla Yayla  –  TAKİYYE
Herkesin hayatında tercih çarpıtması (bir anlamda takiyye) yapmak zorunda kaldığı anlar olabilir. Ben de böyle zamanlar yaşadım. Bunlardan biri tiyatro sanatını sevip sevmemek hakkındaydı. Yıllarca, tiyatroyu sevmediğimi kendimle sakladım, zira tiyatro sevmemek, sanatı sevmemek veya anlamamaktan sanatçıya ve tiyatrocuya düşman olmaya kadar giden bir yelpazede suçlanmak, aşağılanmak anlamına geliyordu.
Meğer Gülay Göktürk de aynı durumdaymış. Sonunda o bunu bir yazıyla itiraf etti, kurtuldu. Ben de itiraf ediyorum, tiyatroculara insan olarak saygım her insana duyduğum saygıdan ne fazla ne eksik, ama ben tiyatro sanatını sevmiyorum. Üstüne para verseler tiyatroya gitmem.
Ümit Ünal 
Türkiye’de yapılan bir tür tiyatroyu sevmiyorum. Kalıplaşmış bir anlayış var, bu anlayışla tiyatro yapılıyor. Ama zaman zaman beni heyecanlandıran, ilginç oyunlar da görüyorum. Ama bazı şeyler yüzünden bir sanat dalı öldü demek yanlış. Bitmez. Başka alanlarla iç içe geçerek yeni anlayışlar ortaya çıkabilir.
Ahmet Cemal  
Tiyatro halktan uzaklaştı. Sorun şu; halka kendi tiyatrosu verilebiliyor mu? Halkın sorunu ile tiyatronun gündemi ne kadar örtüşüyor. Gerek özel tiyatrolar, gerek kamu tiyatroları, halkın dilini yakalayan tiyatro yapamıyorlar. Halk kendini sahnede bulamıyor. O zaman tiyatroya yabancılaşıyor. Türkiye’de sanatla ayıp olur diye bir ilişki kuruluyor. Tiyatronun modasının geçeceğine inanmıyorum, ama tiyatro gündemi yakalayabiliyor mu, bakmak gerek.
Sibel Arslan Yeşilay 
Oyuncu eleştiri istemiyor. Tiyatronun izleyicisini kaybettiği, sinema karşısında seyirciye daha eski geldiği ne yazık ki doğru. Türkiye’de hâlâ tiyatroya gitmemiş pek çok insan var. Sinemaya TVden bile ulaşıyorlar. Türk tiyatrosunda ben yaptım, eleştirmeyin yaklaşımındaki tiyatrocular var. İyi oyuncular için olmasa da, tiyatrocularda benim yaptığım harikadır yaklaşımı var. Eleştiriden hiç hoşlanmıyorlar. Her yaptıkları beğenilsin, izlenilsin ve eleştirilmesin istiyorlar.
Perihan Mağden – Tiyatrofobia
Bilmiyorum tam kaç yaşındaydım: Yirmi üç? Yirmi dört? Yirmi beş? Oralarda bir yerlerde işte. Annemin organizasyonuyla Kenterler’e gitmiş buldum kendimi. ‘Harold ve Maude’u izlemeye.  Bu bir dönüm noktasıdır; zira üç-beş yaşından itibaren nerdeyse tüm trupların tüm oyunlarına taşınarak büyütülmüş bulunan bu çocuk (bendeniz yani) orda geri dönüşsüz ve devasız bir hastalığa yakalandı: Tiyatrofobia. (Bu tabir de buradan kamu yararına yaratıklandırılıyor.)
Aman Allahım!.. Yıldız Kenter kendini ordan oraya attıkça, Türk Tiyatrosu’nun Grande Damme’ı biz basit halklar için kendini parçaladıkça, beni şiddeti giderek artan bir mahcubiyet hissi esir almaya başladı. ‘Niye yapıyor ki?’ gibi oluyorum. “Niye böyle bizlerin önünde/bir nevi bizler için/ama temelde kendi için kendini mahv-u perişan ediyor ki?”
Hani daha hafif, limonatalı bir halet-i ruhiye olsa beni pençelerine geçirmiş bulunan: ‘Değer mi hiç’i bağıra bağıra söylemeye başlayacağım. Hem onu bu eziyetten azat etmek, hem de durumumuzu ‘eşitlemek’ için.  Zira biliyorsunuz tiyatrocular bir ömür boyu bir rüyaya esir düşüyorlar: Tiyatroculuk rüyasına. Tiyatronun en/çok/bir mühim olduğuna.
Tiyatrocukluksuzu yaşayamayacaklarına. Hayatın tüm anlamının tiyatrocuklama coşkusunda yattığına.  Tabii, kendi açılarından haklı olabilirler. Ama ya bizler? Biz basit insanlar… Onların bu tutkularını tatmin etmekle mükellef zavallı kuzucuklar?
Biz bu oyunları, biz bu tiyatroları, biz bu tiyatrolucukları hak etmek için ne yaptık?
Biz basit/normal/düz insanlar; onlar burnumuzun dibinde kendilerini ‘sev beni, sev beni’, ‘izle beni, izle beni’, ‘beğen beni, beğen beni’ diye ordan oraya attıkça; kızarıp bozarmadan, yerin dibine geçmeden, bu ısrarcı ruhların dramı karşısında merhamet dalgalarıyla tir tir titremeden durmaya, evet yalnızca koltuklarımıza mıhlanıp orada kalmaya muvaffak olabilecek miyiz?
Çok şey istemek değil mi bu? Onların tiyatroculuğu varsa, bizim de canımız yok mu?  Bu çağa/bu hayatlara/bu ağır yabancılaşma zamanlarına hiç de uymayan, arkaik bir sanat işte bu.
O burun burunalık, işte üç-beş adımda koşsam sahnedeyim; ama hayır ordan onların kestiği o alabildiğine demode/bitmiş tükenmiş/içi boşalmış rollere inanmam gerekiyor. Onların oracıkta yaptıkları yapmacıklıklar normalmiş gibi, dahası saygınmış gibi, beni duygulanmalardan duygulanmalara sürüklüyormuş gibi oturmam, oturmam, OTURMAM gerekiyor. Ben Allah razı olsun Yıldız Kenter’in o müthiş oyunundan beri tiyatroya gitmiyorum.  Kendi özgür irademle gitmiyorum yani.
Ama gün oluyor, seyran dönüyor; özellikle yurtdışındaysam, işte annemin organizasyonlaması gibi bir şeyle -zaten yurtdışında bir nevi çocuk ya da yeniyetmeye dönüşüyor insan. Bunun güzelliği de var tabii ki. Ordan oraya sürükleniyor, ne kadar isterlerse orada o kadar kalıyor, nerdeyse onların istediklerinden yiyor, onların istediklerini giyiyor.
Yani ben bir sıçrıyorum, iki sıçrıyorum, üçüncüde DÜŞMEMİŞ MİYİM TİYATRO ZULMÜNÜN KUCAĞINA! Dünyanın tüm dişçi koltuklarını bana getirin! Hoş dişçi korkum yoktur ve de ağzımda bir adet dolgu var. Yani dişçi olayımız da altı ayda bir. Ama diyelim dişçim beni mahçup etmiyor. Orda o koltukta ağzımı açmış otururken, “Nedir bu insanın meselesi? Bunun bir çaresi, bir ilacı yok mudur ya Rabbim?” diye utançtan alı al, moru mor bin bir fikrin pençesinde kurtuluş reçeteleri eşelendirmiyor.
Evet dişçimle olan, bakkalımla, manavımla, mimarımla, başmabeyincimle (dermişim)
-yani başka mesleklerle kurabildiğim insani/saygılı/mesafeli ilişkiyi sahnedeki bu çırpışan ruhlarla kurmamın imkân ve ihtimali yok. Eşitliğin olmadığı tüm ilişkilerde mutsuzluk vardır. Ve ben ömrümde tiyatro oyuncusuyla seyircisinin arasındaki kadar eşitliksiz bir ilişki düşünemiyorum. Belki psikanalistle hastasının ilişkisi -o bile, o bile azzz kalır. Azzz kalır. Düşünün bir grup insan süsleniyor, püsleniyor o yüksekliğe çıkıyor. Perdeler açılıyor, perdeler kapanıyor ve tüm derdi şu: BEN ÇOCUK KALAYIM.
Hani bazı çok yorucu çocuklar bağırır çağırır, koşar, takla atar, kendini yaralar, olmadı; yerlere yapışıp tantiumlar atar: BAK BANA. BAK BANA. İLGİLEN BENİMLE. Derdi, bu.
Tiyatrocular da öyle çıkıp habire oynasınlar, oynasınlar. Aman onlar ömrü billah oynasın öyle; cücük, pardon çocuk ruhlar kalsın bizler de bayılalım, ayılalım. Alkış, kıyamet. Ve hatta kuliste ayakkabılarından şampanya içelim.
Şimdi bu Cahide Sonku’ya yapılabilir. Cahide Sonku’nun zamanlarında, böyle hissiyatlanmaların mümkünatı da olabilir. Ama: ‘IN AN AGE LIKE THİS’. Böyle bir zamanda nedir yani tiyatronun durumu ve de dramı? Yabancılaşma almış başını gitmiş, postpost yabancılaşma olmuş. Sinema orda koç gibi. Hiçbir canlıyı soluk alıp verme mesafene sokmuyor.
Birkaç çocuk ille de ‘zevk vermekten zevk alsınlar’ diye (böyle bir formüllemeleri filan vardır herhalde) biz naçar halkların mahcubiyet domatesleri gibi habire ezilmeleri mi gerekmektedir? İsyanımız sonsuzlarda artık yani.
İZDİHAM
“İzdiham, 31. Sayısında kapağı okuyucuları istediği şekilde tamamlasınlar diye manşeti siz atın dedi.” İzdiham Dergisi’nin 31 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye.
İzdiham dergisinin 31. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın